31 Ocak 2022

Bir lubunyanın aşk feveranı

Her aşkın kolu güvenli değildir; bu yüzden ben aşktan göçmeye karar verdim

Sütten kesilmemiş adamlarla uğraşıyorum bir süredir. Gövdesini meme ucumda taşıdığım. Ona çok âşık olduğumu söyledim. Ona onu çok sevdiğimi söyledim. Ona bir yol verdim. Ona bir kol, el verdim… 

Hayat yüzyıllardır erk. Bu yüzden dünya ve ’erk-ek-ler’; lubunyaları, kadınları sevmeyi bilmiyor.  

Neden aşkı yaşarken, önce toplumun karanlık kuyusuna, sonra bedeni inkâr edenlerin güvensiz kuytusuna düşülüyor? Seviştiğimiz, sevdiğimiz adamların olmamış çocuklarıyla ilgili hayallerini, annelerinin, babalarının, anneannelerinin bu hayattan, onlardan ne beklediğini düşünmek zorunda mıyız? Onların gelecek kaygısını düşünmek zorunda mıyız? Mahalle arkadaşlarının, iş arkadaşlarının, akrabalarının ne düşündüğünü onlar adına düşünmek zorunda mıyız? Bedenimizin çıktığı yolu, ‘olma’ çabamızı, geçtiğimiz süreçleri bir bir anlatmak zorunda mıyız? İnançlarını, inanmadıklarını, geleneklerini, gelemediklerini düşünmek, kafa patlatmak zorunda mıyız?   

Bir hikâye kaç hayat ediyor?  

“Beyler bu benim hikâyem, bu benim hayatım” demez mi insan! 

“Toplumun kurallarını, genel ahlak yapısını, her gün yüzümüze vurulan ikili cinsiyet dayatmasını, taransfobik-homofofik zorbalığı, aşkın-aşksızlığın acısını sizden mi öğreneceğiz?” demez mi?   

Ağzımıza vurula vurula, bedenimiz çalınarak, üstümüze kapılar kapanarak, dövülerek, sürülerek, yok sayılarak öğretilmedi mi bize bunlar? Mahalle baskısını, akran zorbalığını, ailede, evlerimizde, okullarda tehdit ile mücadeleyi de sizden iyi bilmez miyiz? 

“Bana bunları anlatma efendi, hadi soyun hayata atla” demez mi insan? 

 Her aşkın kolu güvenli değildir. Bu yüzden ben aşktan göçmeye karar verdim.  

Bir insanı sevmekle başlamıyor her şey. Korkutularak büyümüş bir adamı sindiği, sıkıştığı yerden çıkarmak zor bir mesele çünkü. Ahlakın sopasıyla falakaya yatırılmış bu adamların taşıdığı yaranın izini silmek mümkün olamıyor. 

Adamlar hayatlarıyla, kurallarıyla, korkularıyla geliyorlar. Birini ne kadar sevdiğiniz, ona bir yol, bir hayat göstermeniz, sunmanız hiçbir şey değiştirmiyor. Kısa süren üç beş günün ardından önce beden yaptırımı sonra ruh yaptırımı başlıyor. Aşkın dayanılmaz hafifliğinin ardından var olmanın zorunlu ağırlığı kalıyor geriye. Ayrılığı kalıyor.  

Beni böyle sev seveceksen! 

Hiçbirimiz ilişkiye başlarken gelecek kaygımızı karşımızdaki kişiye adapte ederek başlamıyoruz. 

Geçmişimizin, bedenimizin, geleceğimizin, olduğumuz, olacağımız yerin düşüncesini hiç kimseye dayatmıyoruz.

Annelerimizi, bizi sevmeyen babalarımızın öfkesini anlatmıyoruz. Örselenen çocukluğumuzun, yok sayılan kadınlığımızın hesabını hiçbir ilişkimize sormuyoruz.  

Ailenin, devletin, yasaların şiddetini anlatmıyoruz. Hayatımızı anlatmıyoruz, bedenimizi anlatmıyoruz. İstediğimiz bedene sahip olmak için ne bedeller ödediğimizden bahsetmiyoruz.  

Sadece bir sevginin akışını istiyoruz. Bir akış bekliyoruz. Ötesi yok.  

“Beni böyle sev seveceksen, olduğum gibi göreceksen. Girme ömrüme girme gönlüme ne dertliymiş bu diyeceksen” diyoruz. Bizimle bir türlü barışamayan bu hayatta, barış içinde bir ilişki istiyoruz.  

Son zamanlarda lince maruz kalan Sezen Aksu’nun şu güzel sözleriyle aşki mesajımı tamamlıyorum. 

“Ben anlamam toptan tüfekten
Ben anlamam taştan yürekten
Anlamam Akıntıya kürekten
Bunları boş ver ne haber aşktan”  

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

"Bir şehrin içinde birbirine bağlanmış bir sürü yalnızlık; anlatmanın bir dili olmalıydı…"

Işıkları bozulmuş hastane tabelasını düşünün: Devlet hasta… Temamız: Direniş

Feminist olmamı sağlayan babama ve sevgililerime…

"Varoluş" dediğimiz şey dünya üzerindeki bu gitmelerdir. Didinmelerdir. Lubunyanın gitmeye yazgılı bir varlık olması bundandır.

Kim nereden yaralıysa onu alabilir, kalça kıvırabilir, zilleri takıp oynayabilir; sonunda Geççek

Tarkan’ın şarkısı ne içerik ne müzikal alt yapısı ne de klip olarak beni tatmin etmedi. İçimi gıcıklamadı. Başımı kaldırmadı. Şarkıda da söylediği gibi Tarkan’ın eski neşesi yok.