26 Aralık 2021

Arabesk; saçları zorla uzatılmış kız çocukları, saçları zorla kazıtılmış erkek çocuklarıdır

"Coğrafya kaderdir" sözünü anımsatarak bu coğrafyada ortak kaderi paylaştığım insanların acısının, isyanının ufak bir tanıklığı bu anlattıklarım

Hepimizin heyecanla beklediği Bergen filminin fragmanı yayınlandı. Filmi izlemeden yorum yapmak istemem. Ancak Bergen'le ve arabesk müzikle ilk tanışmamı, arabesk serüvenimden iki kadın hikâyesiyle bahsetmek isterim.   

Yıl 1986. Arabesk müziğin TRT'de yasak olduğu yıllar. Bergen ilk defa televizyon ekranına konuk oluyor. Takım elbisesiyle programı açan kır saçlı adam, ağlak bir tonla Dede Efendi'lerden bahsedip Bergen'in sahne aldığı gece kulübüne giriyor. Bergen bembeyaz elbisesi ve yüzüne düşmüş sarı saçlarıyla 'Acıların Kadını'nı söylüyor.

Röportaj başlıyor:

"Sizi biz arabesk sanatçısı olarak biliyoruz. Arabesk musikisi hakkında ne düşünüyorsunuz?" diyor şiirsel, ve TRT kurallarına uygun tonuyla.

"Severek ve duyarak okuyorum" diyor Bergen

"Niçin seviyorsunuz?" diyor adam. 

Yüzünde hem anlattıklarından hem sorulardan hem de adamdan sıkılmış ve dalga geçen bir ifadeyle "Yaşadığım acılar, kişisel problemlerim" diyor. 

"Acılarınız nedir?" diye soramıyor tabii adam. "Gözünüze ne oldu?", "Neden devletin ekranlarında yasaksınız?" diye soramıyor. Adam, yok olan Türk musikisine ağlıyor; Bergen, 'giden gençliğine'. 

1989'da, 14 Ağustos'u 15 Ağustos'a bağlayan gece Adana Pozantı'da daha önce yüzüne kezzap atan ayrıldığı eşi tarafından kurşunlanarak öldürülüyor. Bergen bir de o zaman çıkıyor devletin kanalına. Katili yedi ay hapis kaldıktan sonra serbest bırakılıyor. Geriye Bergen'in şarkısından şu sözler kalıyor:

"Tanrım kötü kullarını
Sen affetsen ben affetmem
Bütün zalim olanları
Sen affetsen ben affetmem"

Bu çığlık hepimiz için bir isyan şarkısı oluyor.

O yıllarda biri daha var. Yalnızca devletin televizyonuna çıkması yasak değil; Türkiye'de hiçbir mekânda sahne alamıyor. Üstelik sanat hayatına Itri Mustafa EfendiDede Efendi okuyarak başlamış biri. Türk müziği bilgisiyle devletin en ali tepesindekileri gömecek, sesiyle de dövecek biri.  

Bülent Ersoy, 1980 yılının Ağustos ayında, 12 Eylül'ün hemen öncesinde sahne aldığı İzmir Fuarı'nda göğüslerini açıyor. Bunun üzerine hakkında soruşturma açılıyor ve bir hâkime hakaret etmesinin ardından tutuklanarak cezaevine konuluyor. Hemen ardından yasaklı dönemleri başlıyor. 

Türkiye o yıllarda cinsiyet değişikliğini tanımadığı için, cinsiyet uyum sürecini tamamlamasına rağmen 'kadın' kimliği verilmiyor Ersoy'a. Hukuken erkek olarak tanımlanıp, gazinolarda ancak erkek kıyafetiyle sahne alabileceğine karar veriliyor. Çünkü 12 Eylül darbesiyle 'travesti ve transseksüel' sanatçıların sahne alması yasak. 

İntiharlara sürükleniyor, sürgün bir hayata mahkûm ediliyor. Kendi deyimiyle 'oturduğu koltuklar çöküyor'.

Yasaklar nedeniyle sahne alamayan Bülent Ersoy çok sevdiği ülkesini terk etmek zorunda kalıyor. Geçinmek için sinemayı kullanıyor. Şarkılarıyla plaklarda ve filmlerde hayat bulup, insanlara ulaşmaya çalışıyor. Şarkıları giderek isyana dönüşüyor. 'İtirazım Var' şarkısıyla bu belanın içinde olan birçok kişinin sesi oluyor:                                                                                                        

"Benim şu dertlere ne borcum var ki
Tuttu yakamı bırakmıyor
Benim mutlulukla ne zorum var ki
Bana cehennemi aratmıyor"

Bu dünyada insanlara cehennemi aratmayanların yüzüne vurulan bir kırbaç gibi şaklıyor bu şarkı. Birçok şarkısı gibi. Nihayet 1988'de onun öncülüğünde çıkan kanunla kimliğine kavuşuyor. Sevdiği topraklara geri dönüyor.

İzzet Çapa'ya verdiği röportajdan alıntı:

"Bir insanın hürriyetinden önemli ne olabilir? Benim hakkımı kim arayacak? Ömrümden giden sekiz senemi geri verebilecekler mi? Gençliğimin en güzel yılları öyle gitti. Oturduğum koltuk çöktü, daha ne olsun kardeşim, daha ne olsun? Bak sinirlendim şimdi!"

"Peki Kenan Evren adı geçince şimdi ne hissediyorsunuz?"

"Ona hakkımı helal etmiyorum! Bir şeyin hesabını vereceksem, onu ben yukarıdaki en büyük yönetmene vereceğim. Sen kim oluyorsun da hiçbir kanun hükmünde var olmayan bir cezayı bana kesiyorsun? Yok böyle bir şey. Allah geçinden versin, öldüğü zaman bile hakkımı helal etmeyeceğim?"

"Geçenlerde televizyonda gördüm, şu yargılanma sürecinde. Bitkin bir hali vardı?"

"Ben de gördüm. Önce üzüldüm, sonra dedim ki içimden; 'Sekiz sene oturduğun koltuk çöktü, aynı yere oturmaktan. O sana acıdı mı?' Yukarıdaki büyük yönetmenin terazisi hiç şaşmaz İzzet Beyciğim. Şuna inanıyorum; cennet ve cehennemden önce burada yargılayacaklar! Bu hesap verilecek, ya verecek, ya verecek!"

Yine de ona cehennemi yaşatanlara üzülüyor Bülent Ersoy...

"Bir elimde cımbız bir elimde ayna
Umurumda mı ki bu dünya"

Yıllar sonra çıkmış 'Sefam Olsun'' şarkısı bu mücadeleyi kazanmış herkesin marşı haline dönüşüyor. Hayatını istediği gibi yaşamayı fazlasıyla hak ediyor Bülent Ersoy ve diğerleri. Şarkıları, kostümleri ve hayatta duruşuyla ezber bozmaya devam ediyor.

Bu iki ayrı kadın hikâyesiyle anlatmak istedim arabesk serüvenimi. Bu iki hayat, binlerce hayattı çünkü. Bu iki hikâyenin ötesinde bir yerlerde değildik. Evinde karısını döven adamın sokakta bana da 'top' diyerek o elini kaldırması elbette tesadüf değildi. Bergen'in yüzüne kezzap atıp onu kurşuna dizenle, Hande Kader'i benzin döküp öldüren aynı kişiydi. Katilleri koruyanlar da. 

Bu iki kadının hikâyesi hangimizin hayatından uzaktı ki? Evinde erkek şiddetine uğramamış, tanıklık etmemiş kaç kişi vardır? Devletin, erkeğin, yasaların cefasını çekmemiş kaç kişi var? Ondan değil midir yıllar sonra Kenan Evren'den davacı olması için Bülen Ersoy'la birçok insanın adının bir araya gelmesi? Ondan değil midir ayda onlarca şiddete uğrayan, öldürülen kadınlar için bitip tükenmeyen davalar ve mücadele? Hayatımızın ne kadar uzağındaydı- fonda 'Sürünüyorum' şarkısı çalarken- sevgilisinin şiddetine uğradığını anlatan, ilaçlarla ayakta durduğunu söyleyen Harika Avcı. Yine bir erkek yüzünden elinden çalınmadı mı sahne hayatı?

Benim arabeskim kimi zaman koca şiddeti yaşadıktan sonra müziği açıp bir Bergen şarkısında avunan alt komşum Fatoş Abla, kimi zaman mahalle transfobisine maruz kalmış ve evine gittiğinde sesi sonuna kadar açıp "Ablan kurban olsun sana" ile oryantal yapan lubunyaydı. "Pezevenklerin elinden kurtarıldığı" söylendiğinde "Beni kimse korumadı. Sadece Allah koruyor, sizi de Allah korusun." dedikten sonra çayını fondipleyen, programı terk eden Yıldız Tilbe'ydi. Almanya'da tacizcisini bıçaklayıp hapis yatan, sorulan sorulara "Ah bile etmedim" cevabını veren Dilber Ay'dı kimi zaman arabeskim. 

"Neydi arabesk müzik? Neyi anlatıyordu? İnsanları umutsuzluğa mı sürüklüyordu?" gibi soruları bitmez bilgi iktidarlarının.

Benim hayatımda arabesk, bir tavırdır. Derdini dolaylı anlatmaz. Direkt anlatır; isyanı da, sevgiyi de, acıyı da, mutluluğu da. Bireyseldir. Sosyal eşitsizliğe uğramış, ötekileştirilmiş, ayrımcılığa uğramış bireyleri bir araya toplayıp eşitler. Ortak bir çığlığa dönüşür. Tavır olarak acıyla yüzleşir. Vazgeçmez. Yakasını bırakmaz hayatın. Mahallenin dışlanmış 'orospusu', kafasına taş yemiş 'ibnesi', zorla evlendirilmiş ablası, balkonlara serilen kanlı çarşafı, saçları zorla uzatılmış kız çocukları, saçları zorla kazıtılmış erkek çocuklarıdır.

İstediğimiz kadar duymamak için camları kapayalım, 'kanalı değiştirir misiniz?' diyelim dolmuşçuya, taksi şoförüne. Ötekileyelim, küçümseyelim, yukarıdan bakalım; hepimizin yolu bir pavyonun önünden geçer. Hepimizin yanından sosyal ayrımcılığa uğramış, arabasında sonuna kadar arabesk müziğin sesini açmış 'varoşlarda büyümüş' çocuklar geçer. Ayağımız mutlaka takılır yürürken kırık bir jilet parçasına. Bacak aralarında Jilet taşıyan kızlarla mutlaka tanışırız.

Şarkılara sığınmış Fatoş Ablalar, lubunyalar hep olacak hayatımızda. Bergen'ler biter mi hiç? Suları kesilmedi mi komşuları tarafından bir transın geçen hafta? Kaç kadın öldürüldü kim bilir bu ay sevdiği adam tarafından? Boğaz Köprüsü'nden atlamadan önce hangi şarkıyı dinlemişti kim bilir Eylül Cansın? Arabalarında hangi şarkılar çalar çarktaki kızların?

10 yaşında Madonna hayranıyken; gözümün önünde kocasının şiddetine uğramış ablamla sarılıp bir Kamuran Akkor şarkısında ağlamamdı arabesk benim için. Kıçıma pandik atan mahalle çocuklarından kaçıp, sığındığım 'Dilek Taşı'ydı. İlk âşık olduğumda ağlayarak dinlediğim Sinead O'Connor – 'Nothing Compares 2 U' arabesk değil miydi?

"Hayatım karanlık yerlerde geçer
Yüreğim kırılmış kadehe benzer
Yüzüme nefretle bakmayın yeter
Kötüysem düşkünsem kime ne bundan" demektir arabesk.

"Seviyorsan benimle oturup içeceksin" diyebilmektir.

"Coğrafya kaderdir" sözünü anımsatarak bu coğrafyada ortak kaderi paylaştığım insanların acısının, isyanının ufak bir tanıklığıydı anlattıklarım. "Adını sen koy."

Çünkü acıya karşı yoldaşlık etmenin adı ne olursa olsun benim için fark etmez. İster jazz olsun ister arabesk. Fark eder mi?

Yazarın Diğer Yazıları

Feminist olmamı sağlayan babama ve sevgililerime…

"Varoluş" dediğimiz şey dünya üzerindeki bu gitmelerdir. Didinmelerdir. Lubunyanın gitmeye yazgılı bir varlık olması bundandır.

Kim nereden yaralıysa onu alabilir, kalça kıvırabilir, zilleri takıp oynayabilir; sonunda Geççek

Tarkan’ın şarkısı ne içerik ne müzikal alt yapısı ne de klip olarak beni tatmin etmedi. İçimi gıcıklamadı. Başımı kaldırmadı. Şarkıda da söylediği gibi Tarkan’ın eski neşesi yok.

Bir lubunyanın aşk feveranı

Her aşkın kolu güvenli değildir; bu yüzden ben aşktan göçmeye karar verdim