12 Eylül 2021

Hız çağında yaşamak ve filozof kırlangıcın sor(g)usu

İnsan olarak bizim de ‘doğum’ ile ‘ölüm’ arasına sıkıştırılmış ‘yaşamak’ serüvenimiz, uzunluğuyla kısalığını yok saydıran cevabı zor ne çok ‘anlam’ sorusunu barındırıyor içinde.

Sabahattin Ali, kitap yazma âdetleri olsaymış “yazacakları kitaplar muhakkak ki üniversitelerde okutulur” olacağını düşündüğü kırlangıçlardan ikisinin, söğüt dalındaki konuşmalarıyla özünde aşk olan bir ‘yaşam felsefesi’ kurguladığı “Kırlangıçlar” (Varlık, 1.3.1935) başlıklı öyküsünde, karşı cinse kur yapan erkek kırlangıca modern dünyayı sorgulatan derinlikte bir öz eleştiri yaptırır: “Yarın öldüğümüz zaman birisi bize sorsa: ‘Dünyada neler gördünüz?’ dese herhalde verecek cevap bulamayız. Koşmaktan görmeye vaktimiz olmuyor ki…” Karşı daldaki  dişi kırlangıcın içinden geçenleri gözlerinden okuyan filozof kırlangıç, her geçen gün içimizde büyüttüğümüz ‘yaşamın anlamı’ kaygısını söğüdün dalında dillendirir: “Şu dünyayı adamakıllı görmeden, dünyanın ne olduğunu adamakıllı anlamadan buradan gidecek olduktan sonra ne diye buraya geldik sanki. Yaşadığımızın farkına varmayacak olduktan sonra ne diye yaşıyoruz?”  Evet, insan olarak bizim de ‘doğum’ ile ‘ölüm’ arasına sıkıştırılmış ‘yaşamak’ serüvenimiz, uzunluğuyla kısalığını yok saydıran cevabı zor ne çok ‘anlam’ sorusunu barındırıyor içinde. Öyle ki ‘anlamın anlamı’ sorununun üstesinden gelerek yaşadığının farkına varabilenlere ‘aşk olsun’ diyesi geliyor insanın. 

Öyküdeki dille anlatılırsa yaşadığımızın farkına varmak, kitaplardan öğrenilebilir gibi gelmiyor bana ancak yine de her birimiz, Memduh Şevket Esendal’ın “Hayat Ne Tatlı” (Mendil Altında) öyküsünün Nuri Efendisi benzeri, “hayat ne tatlı şey” düşüncesine kapılarak “İnsanın ömrü olmalı da yaşamalı” arzusuyla türlü yollara başvuruyoruz iyi yaşamak için. Kendi adıma, kitapların hayat(ım)ı yönlendirdiği-hayatın kitaplar(ım)ı belirlediği ikileminin mağduru olsam da ‘yaşamak’ kitaplarım var benim de. Yaşama Sanatı (Andre Mourois), Yaşama Felsefesi (Nermi Uygur), Mutlu Olma Sanatı (Bertrand Russell), Olmak Cesareti (Paul Tillich), Hayatın Anlamı (Terry Eagleton), İç Özgürlük (Krişnamurti)… Adlarını saymadığım ve adlarından haberdar olmadığım ne çokları daha eklenebilir yazdıklarımın yanına. Peki, yararı var mı bu liste uzunluğunun, pek sanmıyorum. Sophokles’in, tragedya sözleriyle “Hiç kimse ölünceye, sonunda acıdan kurtuluncaya kadar mutlu sayılmaz.” ise yaşama bilgisi kitapları yük sayılır kişiye yaşarken. Bu böyle de Nermi Uygur’un, andığım kitabındaki “Ezbere Yaşayanlar” yazısını ara ara okuyarak sınıfı geçeyim istiyorum yine de. 

Çağdaş Rumen düşünür E. M. Cioran, ‘hız’ karşıtı bir yaşam önerisiyle “Bir ırmak boyunca uzanmak, geçip gitmek, sularla birlikte akmak, kımıltısız, telaşsız… Ölüm içimde geviş getirirken, kendi kendine söylenip dururken…” (Doğmuş Olmanın Sakıncası Üzerine, Gendaş Kültür 2001) dese de yaşam, devingenliğini artırıyor giderek. Hız, öğretici kitaplarda adıyla bağlantılı hesaplamalar yapılan terim/kavram olmak hapisliğinden kurtulup da bir çağın adı olunca insanı önüne katıp sürükleyerek büsbütün değiştirdi onun yaşamını. Ne ölçüde uygun düşer kestiremiyorum ama Fütüristlerin hız/gelecek kehanetlerini, teknoloji gerçek hıza dönüştürerek yetişilmez yaptı gibi geliyor bana. Şimdiki zamanda boşluklarımız yok yaşamlarımızda, hızla akıp gidiyor hayatımız artık. Hayatımızdaki boşlukları, vaktiyle şehirler arası yolculukları karayolu ile yaptığımız yıllarda, gelip geçtiğimiz yerleşim yerleri arasındaki uzun kısa mesafelere benzetiyorum. Bir beldeyi geçince az çok farklı olacak yenisi için merakımız ve bunun için de şöyle böyle bir zamanımız olurdu. Bugünlerde şehirler arası yolculuklarını otobüsle yapanlar, özellikle bazı bölgelerden geçerken her ne zaman dışarıya baksalar sürekli tek bir beldeden geçiyormuş gibi oluyorlar çünkü yerleşim yerleri birbirine eklendi, arada boşluk kalmadı gibi. Karayolu yolculuğunda küçük bir tabelayı gözden kaçırınca, nereden geçtiğini bilemeyen yolcu kişide kaybolmuşluk hissi uyanıyor adeta. Söğüt dalında kırlangıcın yakınmasındaki “koşmaktan görmeye vaktimiz olmuyor” benzeri bir hız yolculuğu sanki bizim de yaşamak adıyla yaptığımız. 

Türkçe okurunun, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabıyla tanıdığı romancı ve kuramcı Milan Kundera (d. 1929), sonraki yıllarında bir yolunu bularak Sabahattin Ali’nin kırlangıçlarını dinleyebilmiş midir bilemiyorum ancak yüzyılın bitimine yakın yayımlanan Yavaşlık (1994) romanıyla, (Türkçe ilk baskı, 1995) söğüt dalındaki filozof kırlangıcın ‘yavaşlık’ beklentisine hayli katkı sağlamış olduğu açıktır. “Yavaşlığın keyfi neden yitip gitti böyle? Ah nerede şimdi geçmişin aylakları?” diye sorar Kundera’nın anlatıcısı da. Oysa kendisi de bilir ki hız, “teknik devriminin insana armağan ettiği bir esrime biçimidir” ve “İnsan hız yeteneğini bir makineye devredince her şey değişir: Artık kendi gövdesi oyunun dışındadır ve bir hıza teslim eder kendini, cisimsiz, maddesiz bir hıza, katıksız hıza, hızın hızlığına, esrime hıza.” Kırlangıcın yakınması da bu ölçüsüz hız yüzündendi.  

İlk çeyreğini geçmekte olduğumuz bu yeni yüzyıl baş döndüren bir hızın çağıdır, karşı durmak ne mümkün. Geçmişin ‘ışık hızı’ ölçüsü, ‘internet hızı’ ile yer değiştireli hayli zaman oldu. İçinde yaşadığımız dünya, bütün güç odaklarıyla kuşattığı kişioğluna sunduğu yeni olanaklarla ona yeni gereksinimleri dayatmaktadır bir bakıma. Teknoloji, ekonomi, medya, iletişim, eğitim, ulaşım, beslenme, barınma vb. alanlarda edindiklerine yenilerini eklemek kaygısı, kazancın ardından koşan kişide yaşamı görmeye vakit bırakmıyor. Tam da Russell’ın belirlediği bir yerdeyiz: “Eskiden kaygısızlığa, oyuna bir yer vardı; verimlilik fikrine bir dine sarılır gibi bağlanılması, insanlar arasında kaygısızlığın da, oyunun da yerini bir dereceye kadar daraltmış bulunuyor. Modern insan her şeyin, o şeyin kendisi için değil de, başka bir şey uğruna yapılması gerektiğine inanıyor.” (Aylaklığa Övgü, Cem 2016). Siegfried Kracauer, planlı eğitim gezilerine dönüşen bugünün “seyahat” anlayışıyla doğruluyor Russell’ı: “moda olan seyahat aslında artık yabancı mekân duygusunun keyfini çıkarmak için değil –otellerin hepsi birbirine benziyor çünkü otellerin arkasında kalan doğa da resimli gazete okurları tarafından zaten biliniyor- sırf kendisi uğruna yapılıyor.” (Kitle Süsü, Metis 2011). Pek çok örneğin tanığıyız yaşamda ancak özellikle çocuklarını, sırf ‘arkadaşlarından geri kalmasın’ diye etkinlikten etkinliğe koşturan anne babalara tanık olunca bir şeyi, “o şeyin kendisi için değil de, başka bir şey uğruna yapılması”nın yersizliğini görebilmek kolaylaşıyor. 

Yaşamadaki hız artışının yeni bir tüketim kültürü ürettiğini söylemek abartı sayılamamalı artık. Zygmunt Bauman, Yaşam Sanatı (Versus, 2013) kitabında “anlık tatmin tutkumuz” nedeniyle hemen her birimizin “bekleme yetisini de kaybettiğini” düşünen Laura Potter’ın araştırmasından (2007) ilginç bir bölüm aktarmış ki dünyanın bugününü özetliyor: “Bekleme’nin kirli bir kelime haline geldiği bir çağda yaşıyoruz. Giderek herhangi bir şey için bekleme zorunluluğunu (olabildiğince) yitirdik ve yeni, favori sıfatımız ‘hemen’ oldu. Artık bir tencere pirinci kaynatmak için on iki dakika bile ayıramıyoruz, bu yüzden zaman kazandırıcı, iki dakikada pişiren mikrodalga modeli yaratıldı. Bay veya Bayan Doğru’nun ortaya çıkmasını bekleyerek canımızı sıkamayız, bu yüzden flörtlere hız veriyoruz…” Vaktiyle şehirler arası bir yolculuğumda, otogar çıkışından çeyrek saat sonra yol kenarında bekleyen yolcu anne ile kız otobüse bindiğinde henüz yerlerine yerleşmemişken ilkokul çağındaki kızın çınlayan sesiyle “Anne, bunlar bize ne zaman yemek molası verecekler!” diye bağırışını anımsayınca “ ‘bekleme’nin kirli bir kelime haline geldiği” bu hız çağını somutlaştırıyorum gözümüm önünde. Behçet Necatigil’in o güzelim “Sevgilerde” şiirinden ödünçle söylersem hiçbirimiz, ‘böyle olsun istemezdik’ elbette.   

Sabahattin Ali’nin kırlangıcının, “Yaşadığımızın farkına varmayacak olduktan sonra ne diye yaşıyoruz?” yakınmasına bakılırsa Montaigne’in “Bizi mutlu eden bir şeyin sahibi olmak değil, onun tadına varmaktır.” uyarısına kulak verilmediği anlaşılıyor. Her iki alıntı, yaşamım anlamı-mutluluk durağına getirip bırakıyor kişiyi ve ‘hadi bu duraktan yol alabilirsen al’ diyor bu hız çağında. Nermi Uygur, andığım kitabının “Mutluluk” yazısında “Ayçiçeği nasıl güneşe bakarsa, insan da mutluluğa dönüktür.” diyor ya bu dönüş için nelere katlanması gerekiyor kişinin. Bunun böyle olması, nihayetinde kişioğlunun düşlediği kendi cennetine varmasıdır ki çok bilinmeyenli denkleme benzer bu çabanın biçimi, üstüne üstlük kendi var ettiklerine kendi varlığını feda etmişken kişi. Koşarak giderseniz “görmeye” vaktiniz kalmıyor, Homeros’un lotus yiyenleri benzeri yavaşlayanlar ise çok zaman yer bulamıyorlar vadedilen mekânlarda. Söz yerindeyse kralın sarayında, ağzında silme yağ dolu kaşıkla dolaşan endişeli genç gibiyiz her birimiz bu çağda. 

Eagleton, andığım kitabında “ ‘hayatın anlamı’ sorusunun aslında bir yanıtının olması ama bu yanıtın ne olduğunu hiç bilemeyecek olmamız pekâlâ mümkündür” yargısıyla kitabın özellikle “Anlam Sorunu” başlıklı ikinci bölümünde aradığımız anlamdaki değişkenliğe farklı açılımlar getiriyor. Kırlangıcın, “Şu dünyayı adamakıllı görmeden, dünyanın ne olduğunu adamakıllı anlamadan buradan gidecek olduktan sonra ne diye buraya geldik sanki.” sitemi, yaşamı anlamlandırırken ‘bakma’ ve ‘görme’ edimlerini yeniden düşünmeyi gerektiriyor. 

Dünyayı “adamakıllı görme” ve “dünyanın ne olduğunu adamakıllı anlama” öncelikle acelesi olanların üstesinden geleceği bir iş değildir, bunu bilmemiz gerekiyor. Russell’ın deyişiyle “verimlilik fikrine bir dine sarılır gibi bağlanıl”dığı, çalışmanın kutsallaştırıldığı bu çağda her birimiz farklı umutlarla iman ettiriliyoruz bu çalışma dinine. Yaşam serüvenine ‘daha çok test’ çözerek başlaması gerekiyor çocukların ‘daha iyi bir yaşam’ kaygısıyla. Yaşamda bir yer edinmiş yetişkin ise ‘daha çok çalışmak’ zorunda, yeni gereksinimlerin dayattığı ‘daha iyi bir yaşam’ için. Zaman, her bir iş için anlara bölünüyor ve ayırdığımız sürenin yetip yetmeyeceği kaygısı ‘acele etmeliyim’ telaşını yaşatıyor kişiye. İşimize yetmeyen zamandan, kendimize ayıracak pay kalmıyor artık. Güne başlama hazırlıklarının asansörde tamamlandığı bu çağda Maurois’nın, “Bazıları acele etmeye mecburdurlar.” cümlesinin ilk sözcüğünde bir kapsam genişlemesine ihtiyaç olduğu açık.

“Yaşadığımızın farkına varmayacak olduktan sonra ne diye yaşıyoruz?” sorusu, salt soru olmanın sınırını aşarak sorgulamaya yönelmiş, hayli sert bir uyarıdır kişioğluna. Öyle ki bu sert uyarının muhatabı olmayan da yok aramızda. ‘Yaşıyorsak farkındayızdır hayatın’ karşılığı, üstünkörü bir savunmadır, o kadar. Her birimiz de biliyor ki ‘yaşadığımızın farkına varmak’ ne biyolojik gözle ne de pedagojik bilgiyle mümkündür. Bizdeki o ‘fehmetmek’ ayrıcalığıdır bizi yaşadığımızın farkına vardıran. Oysa biz “ezbere yaşayanlar” olarak kendi iç gözümüzle bakabilmekten yoksunuz: “Eline bir harita tutuşturuyorlar, ‘nereye gidersen git, yeter ki bu haritaya uy’ diyorlar. Gözünü bozan bir gözlük takıp ‘dilediğin şeye bakabilirsin’ diyorlar. Kulaklarını tıkadıktan sonra, ‘işitmene sınır yok’ diyorlar. Ayağına ille de sıkan pabucu geçirir geçirmez ‘koş’ diyorlar. Önüne bir kopya koyuyorlar, ‘dilediğini yap, gene de bunun kopyası olsun’ diyorlar.” Kırlangıcın azarından payımıza düşeni hafifletmek için Necatigil’in “Yıldızlara Bakmak” oyunu ile bir ön hazırlık yapabiliriz gibi geliyor bana.

Yaşadığımızın farkına varmak, birbirimizin farkına varmaktır ki bu farkındalık aşkta derin anlamlar ifade eder. Bu derin anlamlı dünyada farkındalığı engelleyen ne çok engel vardır ki ayrılıkla başlayan ölümlerdir onların her biri. Sabahattin Ali’nin yazısını estetik metne dönüştüren de yazımın başlarında söylediğim gibi yaşam felsefesinin ‘aşk’ odağında kurgulanışıdır. “Sabahleyin karşı karşıya gelince dişi söylemek istediği şeyleri gözleriyle anlatmak istedi. Tam bu sırada, üzerinde oturdukları söğütten sarı bir yaprak koptu, iki tarafa sallanarak aralarından geçti ve dişinin en manalı baktığı zamanda gözlerinin önünü kapattı. Erkek bu bakışı göremedi. Fakat her ikisi de sarı yaprağı gördüler. Erkek ağzını açtı: ‘senden hiç ayrılmak istemiyorum…’ demek üzereydi ki, buvv diye soğuk bir rüzgâr esti… Dişi, erkeğin sözlerini işitemedi. Fakat her ikisi de soğuk rüzgârın sesini duydular.” 

Kadim zamanlardan bu yana yaşamak üstüne bunca söz/yazı biriktiren kişioğlunun yaşadığının farkına varamayışı şaşırtıcı gelebilir bize ancak yaşadıkça gördüğümüz üzere hayata yüklediğimiz anlamın değişkenliği, cevap aradığımız ‘yaşamın anlamı’ bilmecesini bizden sonrakilerin de soracağını gösteriyor. Her şeye rağmen yaşamak bizim işimiz, doğrusu da bu: Yaşaya yaşaya öğreneceğiz yaşamayı. Krişnamurti’nin uyarısıyla bitiriyorum: “Eğer genç yaşınızda yaşamı anlamaya başlamazsanız yaşlanınca iğrenç bir insan olacaksınız. Dış görünümde paralı pullu, lüks arabalarda dolaşan yukarıdan hava atan bir kimse olabilirsiniz ama bu sizi içi boş, ruhsuz, anlamsız bir kimse olmaktan kurtaramayacaktır. İşte bunun için dar pencereli küçük odanızdan dışarı çıkıp şöyle tüm gök kubbeyi görmelisiniz.”

Yazarın Diğer Yazıları

İki ayrı ‘dil bayramı’ bir ‘dil sevgisi’ eder mi?

Türkçe adına, 13 Mayıs ve 26 Eylül günlerinde yapılanlardan anımsadığım pek bir şey yok kaç zamandır. ‘Türkçe’ için yakınır olduk: Sırası mı şimdi? Yalnızca başkalarının dil yazılarının değil, bu yazımın da bir karşılığı olmadığını az çok kestirebiliyorum. İki dil bayramından bir dil sevgisi çıkarmaya çalışırken fıkranın gerçeğini düşündüm.

Paskalya Adası, doğa sevgisi ve edebiyatın gücü

Bu yazımın, başlığındaki sözcüklerden anlaşılacağı üzere, doğrudan edebiyatın işlevine yönelik bir vurgusu yok. 2021’in Temmuz sonu/Ağustos başı günlerindeki büyük çaplı orman yangınlarının bize gösterdikleri, Sait Faik’in o can yakıcı sorusuna götürdü beni. Andığım öykünün sonunda 1938 yazılı ve öykü ilk kez 28 Nisan 1939 tarihli “Vakit” gazetesinde yayımlanmış.

Maksim Gorki, her gazeteye bir “Bozguncu” gönderebilir miydi?

Gorki’nin, “Bozguncu” öyküsünü, modern edebiyatının kurmaca metne dair kuramsal ölçeklerine vurmadan da okuyabilmeliyiz. Edebiyatçı olmayan ne çok kişi okusun isterdim bu öyküyü.