24 Ekim 2021

Cumhuriyet rejiminin ideolojisinin edebiyatı

Cumhuriyet’in edebiyatına her nereden bakılsa resmî ideolojinin gölgesinin bu edebiyatın üzerine düştüğü görülür, gölgeden kaçanlar da güneşi uzun süre görememiştir. Bireyin anlatılması ya da estetik kaygı yerine Atatürk miti ve bir de inkılapların toplumsal yaşamda yerleşmesi odağındaki ‘toplumsal yarar’ vurgulu bir edebiyattır istenen.

Louis Althusser'in, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları (2010) kitabının, son yazısındaki dikkat çekici ve bir o kadar da tartışılan, "devletin ideolojik aygıtları" belirlemesinin bizdeki pratik ilk karşılığına yirminci yüzyılın ikinci çeyreğinin uygun düştüğü yabana atılacak bir görüş değildir. Bu sözümle yüzüncü yılına iki kalmış 'rejim' hakkında netameli bir alana adım atmış olmamın sorumluluğunu, alan daraltmasıyla hafifletebilirim diye Althusser'in "DİA" başlığıyla sıraladığı maddelerden sonuncusu, "Kültürel DİA (edebiyat, güzel sanatlar, spor vb.)" olanı seçiyorum. Maddedeki; vb. açılımı, spor ve güzel sanatlar alanlarını da bir yana bırakıp sözümü 'edebiyat' ile sınırlandırıyorum. Cumhuriyet adına, 29 Ekim 2021 günü ve sonrasındakilerinde en az konuşulacak olanın 'rejimin edebiyatı' olacağını söylemek bile fazladır. 

Yüzyıl başları, imparatorlukların 'ulus- devlet' biçimine dönüştüğü zamandır. Yeni devlet modeli, dağınık toplamın yerine 'tek kimlik' gerektirdiğinden 'kimlik yaratma' çabası, çok zaman diğer toplumsal projelerin önüne geçer. Bu dönemlerde, toplumsal projelerin kitapların kapakları arasından çıkarılıp somutlaşmasında 'edebiyat' vazgeçilmezdir. Gecikmiş Modernlik ve Estetik Kültür -Milli Edebiyatın İcat Edilişi- (Gregory Jusdanis, 1998) kitabının birkaç cümlesini, kanıt sayıyorum sürecin bize dair olanlarına: "Modernleşme, katmanlaşmış sistemin etnik-dinsel kimliklerinin yerine geçecek bir milli kültürün oluşturulmasını gerektirir. İmparatorluğun mutlak yasalarının ve kilisenin zorlamaya dayalı âdetlerinin tersine, milli kültür bireyleri, cemaat alışkanlıkları, deneyimler, hikâyeler ve tabii ki dil aracılığıyla birleştirilir. Devletin bu planlı birlik yoluyla birbirlerine bağlanan üyeleri ortak miraslarını, insanlıklarını ve yazgılarını yaşarlar. Milletin hikâyesini anlatan metinlerden oluşan bir toplam olarak edebiyat kanonu insanların kendilerini birleşmiş bir milletin yurttaşları olarak görmelerini sağlayarak dayanışma deneyimini kolaylaştırır. Ama kanon milli kimliği temsil etmekle kalmaz, aynı zamanda halka milliyetçiliğin değerlerini aşılayarak bu kimliğin üretilmesine katılır da." 

İdeoloji kavramı -Althusser'in ve başkalarının yazılarında olduğu türden- tartışılıyorsa da bizdeki ulu/s devlet uygulamalarının 'ideolojik' olmadığına tanıklık edilemez. Bu uygulamadan payını en çok alan, kuşkusuz edebiyattır. Yüzyılın ilk çeyreğinin sonlarında kuruluş aşamasını tamamlayıp tam tamına bir çeyrek yüzyıl boyunca aynı düşüncenin devamcısı kadroların söz sahibi olduğu Cumhuriyet döneminin azımsanmayacak edebiyat birikimini göz ardı etmek ya da yok saymak, kör bir cehalet olur en hafifiyle. Türkçenin, edebiyat dili olarak bu dönemdeki işlevselliğini, dilin zaferi saymamız gerekir. 

Cumhuriyet döneminden söz ederken imparatorluğun Seyyid Nesimî (1339-1344), Nef'î (1572-1635) vb. öldürülmüş şairleriyle Tanzimat dönemindeki sürgün sanatçılarının olumsuz çağrışımlarının etkisiyle "Eleştirel düşünce ancak demokrasinin tüm kurallarıyla işlediği anda yeşerebilir. Bizde ilk olarak 1923-1938 yılları arasında, Cumhuriyet'le birlikte çokseslilik ilkesine dayanan özgürlükçü bir ortam yaratılmıştır." (Betül Özçelebi, Cumhuriyet Döneminde Edebî Eleştiri 1923-1938, 1998) diyebilmek, devletin kurumundan kitap yayımlatmak iyimserliğiyle söylenebilir belki. Başkasının sözüne gerek kalmadan anılan kitap, sonraki açıklamalarıyla "sunuş" yazısını kendisi yalanlamıştır. 

Cumhuriyet'in edebiyat algısında Doğulu 'vakanüvis' ile Batılı 'kanon' sözcüklerinin önemli belirleyiciler olduğunu düşünüyorum. Reddimiras ilkesiyle yola çıkan rejiminin, edebiyatın işlevini imparatorluktan devraldığı 'vakanüvislik' yöntemiyle sürdürmesine dikkat edilmelidir. Geçmişte, çoklukla geleceğe aktarılacakları yazması istenilen vakanüvise benzer biçimde, dönemin edebiyatçıları da genç kuşaklara/halka ulaştırılacak yenilikleri yazsın istenmiştir. Bu yolda, edebiyatçıların türlü yöntemlerle, özellikle bol ödüllü yarışmalarla yönlendirildiği edebiyat kamuoyunun bildikleridir. Rejimin kurucu liderinin kalabalık bir sofradaki "Evet, edîplerimiz, şâirlerimiz, ne yapıyorlar? 'Ben bir Türküm, dînim, cinsim uludur', anladık. Fakat o zamandan beri koskoca bir İstiklâl Harbi, bir Millî Mücadele geçirilmiş. Hani bunu mevzu yapan millî şairlerimizin millî şiirleri?" (Adile Ayda, Böyle İdiler Yaşarken, 1984) uyarısına bakılırsa edebiyat, güzel sanatlar alanına ait bir terim/kavram olmaktan çıkmış da rejimin, atamayla yönetebileceği bürokratik birim oluvermiştir. Mustafa Kemal'in bu sert uyarısı, rejimin fikir babalarından Ziya  Gökalp'in, Galiçya için 1916'da yazdığı, "Asker ile Şair" şiiriyle benzerdir. "O, orada senin için kanını/ Seve seve döker iken ey şair!/ Sen ne için ona bir kaç ânını/ Vakfederek yazmıyorsun bir şiir!// O seninçün hayatını verirken,/ Üşenirsin ona destan yazmağa.../ Haktır almak kalemini elinden/ Ve git demek ona mezar kazmağa…" İki ayrı dönemin, edebiyatçılara emir buyurma benzerliğiyle İttihat Terakki'nin iyi paralarla şairlere 'savaş şiiri' yazdırması gibi Halkevleri yarışmalarında para dökülerek 'rejim tiyatroları' yazdırılması da aynı yoldadır. 

Bir tür ölçü belirten 'kanon' sözcüğü, genel anlamıyla iktidar gücünün okunmaya uygun gördüklerinin belirlenmesidir. Rejiminin, eğitim programlarıyla belirlediği edebiyat öğretimi ve edebiyat ders kitapları, okunacak uygun kişi/kitap liste kaygısını açık seçik gösterir. (Edebiyat ders kitaplarıyla ilgileneceklere önerim: Elif Baki, Ulusun İnşası ve Resmi Edebiyat Kanonu, 2010). Edebiyat ders kitabına şiiri alınan Nâzım Hikmet için kitaba "Şairi beğen, fakat aldanma" uyarısının eklenmesi, 'kanon' eleştirimi anlatmaya yeter sanırım. (İlgililerine önerimdir: Murat Belge, "Türkiye'de Kanon" , Kitap-lık, Ocak 2004) 

Jusdanis'in, andığım kitabında edebiyatın işlevini aydınlatacak önemli belirlemesi var. "Milliyetçiliğin nihai misyonu özerk bir devletin kurulması ve pekiştirilmesidir. Ama devletin, kendisini bir arada tutacak, birbirleriyle bağlantılı bir değerler ve duygular ağına ihtiyacı vardır. Millet inşa etme, kolektif anlatılar uydurmayı, etnik farklılıkların homojenleştirilmesini ve muhayyel bir cemaatin ideolojisini yurttaşlara benimsetmeyi gerektirir." Bu alıntıdaki oldukça zor 'millet kurma' görevini, "birden çok sayıda DİA" arasından edebiyat dışında üstlenecek 'aygıt' bulunamaz çünkü onun etkinlik alanı yaygındır. 

Tarih ve Dil Kurumlarıyla harf değişikliği, yapılması gerekenleri edebiyatın omuzlarına yıkmıştır. Maarif'in, 1929'daki dil ve edebiyat dersi programının "Milli, içtimai, ahlaki gaye" içeren C bölümü: "Talebeye asil mefkûreler, milli, vatani, kahramanca duygular telkin etmek, seciyesini teşkile yardım eylemek, onu içtimai milli hayata daha müsmir ve daha faal bir fert olmak üzere yetiştirmek." (Tuğba Çelik, Dil ve Edebiyat Öğretimi, 2018). Alıntılarla uzatmak istemiyorum ancak Elif Baki'nin kitabının "sonuç" bölümündeki şu belirleme sözün özüdür: "…edebiyat ders kitaplarındaki ideolojik söylemin sergilediği görünüm, Cumhuriyetin edebiyatı ulus-devlet inşası ve bir kanon yaratma yönünde faydacı bir yaklaşımla araçsallaştırdığı olgusunu daha net olarak ortaya koymuştur. Bu ideolojik söylem ve faydacı yaklaşımın sonucu olarak Cumhuriyet'in edebiyat eğitimi müfredatı, edebiyatı sevdirme ve sanatta haz alma amacından tamamen uzaklaşmış görünmektedir." 

Cumhuriyet'in edebiyatına her nereden bakılsa resmî ideolojinin gölgesinin bu edebiyatın üzerine düştüğü görülür, gölgeden kaçanlar da güneşi uzun süre görememiştir. Bireyin anlatılması ya da estetik kaygı yerine Atatürk miti ve bir de inkılapların toplumsal yaşamda yerleşmesi odağındaki 'toplumsal yarar' vurgulu bir edebiyattır istenen. Bunun böyle olduğu; dönemin şiir, öykü, roman, tiyatro türündeki metinlerine göz gezdirmekle anlaşılabilir. Bunun için ikişer ciltlik Atatürk Devri Türk Edebiyatı ve Atatürk Devri Fikir Hayatı (Mehmet Kaplan vd., 1982) yeter de artar derim. Dönemin seçkinlerinden Ahmet Refik'in sözleri Jusdanis'i doğruluyor: "Edebiyatımızın en büyük eksiği ideolojisiz kalmış olmasıdır. Onun yaşıyan, birkaç büyük kentin sınırları ile bağlı olmıyan, sürekli bir edebiyat olmasını istiyorsak ilk adımda ideolojisini yapmalı, amacını çizmeli, bugünkü dağınık çalışmaları bu yolda birleştirip sıklaştırmalıyız. (…) Tek kişinin yerine topluluk konulup onun sevinci, yası işlenilecek, söylenilecek. San'at eri, benliğini topluluğun potasında kaynatıp ruhunu dört bir yana savuran ve topluluğun duygusunu, düşüncelerini, acısını, sevincini giyendir." (Bizim İstediğimiz Edebiyat, 1933)

Nilüfer Öndin'in, bu tür yazılarım için çok şeyler öğrendiğim Cumhuriyet'in Kültür Politikası ve Sanat 1923-1950 (2003) kitabının, "Gücün, sanattan beklediği kendisinin zaferini ve başarısını görselleştirmesi bağlamındaki talebi, sanatı bir propaganda aracı haline getirir. Devletin değerler sistemini telkin ederek, didaktik bir nitelik kazanan sanat, özellikle halkın okuma-yazma bilmeyen kesimini devrim ideolojisi doğrultusunda aydınlatmak üzere propaganda amaçlı kullanır." cümleleri, resmî ideolojinin edebiyat türleri arasındaki seçimini aydınlatıyor. 'Öykü' en az tercih edilen propaganda aracıdır çünkü okuyucusu seçicidir onun. Rejime ve kurucusuna adanmış onca 'şiir', 29 Ekim ve 10 Kasım günlerinde tören görselidir dense yeridir. Daha çok okumuşlara yönelik 'roman' ile okuma-yazma bilmeyen kalabalık halk kesimini etkileyecek 'tiyatro' ideolojik propaganda için uygun edebiyat metinleridir. 

Taner Timur'un, "Bu romancıların [Cumhuriyet romancıları] en çarpıcı özelliği, rejimin otoriter niteliğine ve Atatürk kültüne rağmen toplumsal eleştiriden kaçınmamaları; hatta, konularını bazen daha önceki dönemlere aktararak korunma önlemi alsalar bile, yapıcı eleştiriyi misyoner bir zihniyetle benimsemeleridir." (Osmanlı -Türk romanında Tarih Toplum ve Kimlik, 1991) cümlesi, neyin eleştirilebildiğine bakılmazsa iyimser görünüyor. Rejimin romancısı Reşat Nuri'nin,  Yeşil Gece (1928) romanını 'sipariş üzerine' yazdığı yaygın kanaattir. Yaban, Ankara (Yakup Kadri), Ateşten Gömlek (Halide Edip), Sümer Kızı (İskender Fahrettin), On Yılın Romanı (Ethem İzzet Benice) vb. pek çok romanda Atatürk mitiyle resmi tarih tezi ayan beyandır. Nur Baba (Y. Kadri), Miskinler Tekkesi (R. Nuri), Vurun Kahpeye (H. Edip) gibileri, laiklik için zemin hazırlayıcılardır. Cehennemden Selam (Turhan Tan), Deli Deryalı (Nizamettin Nazif) vb. tarihî romanlar, resmi ideolojinin Osmanlıya yönelik eleştirileridir. Timur'un değerlendirmesi, 1940 sonrası romanlarının pek çoğu için uygun düşer diyebilirim. 

Okuma-yazma oranı oldukça düşük toplumun halkına bir şeyler anlatabilmek görselliği gerektirdiğinden resmî ideoloji 'tiyatro' türüne özel bir önem vermiştir. Resmî ideolojiye uygun oyunları öne çıkarmak bir yana rejimin kurucusu, oyun metinlerine ve sahne çalışmalarına katılarak da gösterimlerine müdahale etmiştir. 1932'de kurulan Halkevleri, önceki kişisel/dağınık sanat-edebiyat çalışmalarını rejim ve dolayısıyla da Parti adına örgütlemiştir. Öyle ki bu etkinlikler, çok partili yaşama geçilen yıllarda bile devam etmiştir bir süre. Devlet bütçesinden iyi ödemelerle '10.Yıl' adına düzenlenen ve sonrasındaki yarışmalarla resmî ideolojiyi destekleyen pek çok oyun yazdırılmış, gerektiğinde oyun siparişi verilmiş bu da yetmemiş olacak ki Halkevleri üyelerine yazdırılan oyunlar bastırılarak dağıtılmıştır. Reşat Nuri'nin 1933'te yayımlanan "dinî nikâh, tesettür, nâmahremlik, cerre çıkmak gibi dinî mesele ve adetlerin hep olumsuz örnek ve tipleriyle" anlatıldığı Hülleci adlı oyununun başlangıcına, "halka yeni davalarını anlatacak piyeslerin azlığı, bunu telafi için ulusal tezlerimizi yığına anlatacak eserlerin tanınmış yazarlara ısmarlandığı, Hülleci'nin bu serinin ilk kitabı olduğu" (Orhan Okay, Yeni Türkiye 23-24, Eylül-Aralık 1998) notunun eklenmesinden anlaşılıyor ki tiyatro, rejim için vazgeçilmez propaganda aracıdır. Esra Dicle Başbuğ'un, "Kemalist İdeolojinin İnşasında Halkevleri Dönemi ve Tiyatro Oyunlarının Etkisi" çalışmasını Resmî İdeoloji Sahnede (2013) adıyla kitaplaşmasını anlayabiliriz artık.

İnsana yönelen ve estetik kaygıyı önceleyen edebiyat metni, bir gücün arkasına takılarak değil, imgesel diliyle zamanın elinden tutarak yaşayandır. Gücünün iktidarı yok olduğunda ne çok kişinin adları unutulur edebiyat ortamında, bilelim. Hamdullah Suphi Tanrıöver, Behçet Kemal Çağlar, Halit Fahri Ozansoy gibilerin şairliğini anımsayan yok artık. Abdullah Ziya Kozanoğlu, Turhan Tan, İskender Fahrettin Sertelli, Aka Gündüz vb. adların 'romancılık' dosyaları çoktan kapatıldı. Yaşar Nabi Nayır, Nihat Sami Banarlı, Faruk Nafiz Çamlıbel, Aka Gündüz, Halit Fahri Ozansoy, Burhan Cahit Morkaya, Kazım Nami Duru, Vasfi Mahir Kocatürk, Vedat Nedim Tör, Galip Naşit Arı vb. pek çok kişi, vaktiyle siparişle oyun yazdırılarak ya da yarışmalarda derece kazandırılarak para aldılar diye 'tiyatrocu' olarak geçmediler kayıtlara. 

Sözünüz, "Sen gül dalında gonca/ Ben dağ yolunda yonca" gibileriyle başlıyorsa 'uysallık' testinden başarıyla geçtiniz demektir buna karşılık egemen güç, ayakta yazmasından rahatsız olduklarına diz çöktürmek istemiştir her dönemde. Ne var ki edebiyat okurunun gündeminde kalanlar, diz çökmeye razı olmayıp da ayakta yazmak için bir biçimde direnebilenlerdir. Sözünü ettiğim ayakta yazma-diz çöktürme bağlamında, Nihad Sîris'in Sessizlik ve Gürültü (2015) romanı, dünya edebiyatına bir armağandır. Durumun bizdeki boyutu, bu yazının kapsamını fazlasıyla aşar, bunu söyleyeyim. 

Yazımda "sunuş" yazısından 'çokseslilik' ile 'özgürlükçü' vurgusu aldığım kitaptan bir bölüm: "Bu sırada [1925 ve sonrası, HÖ] resmî ideolojiye karşı yazılar yazan yazarlar ve gazeteciler de tutuklanırlar. Hüseyin Cahit, Zekeriya Sertel, Cevat Şakir, Eşref Edip, Sadri Ethem, İlhami Safa, Suphi Nuri İleri, Nazım Hikmet, Vedat Nedim, Hikmet Kıvılcımlı 1925'ten 1927'ye uzanan süreçte tutuklanıp yargılanır ve çeşitli illere sürülürler. Basına yönelik bu baskılar sağdan soldan bütün muhalefeti kapsar." Bu alıntıyla 'çoksesli' ile 'özgürlükçü' olmak nasıl bağdaştırılır, ben bilemem. Alıntının devamına Sabahattin Ali, Hasan İzzettin Dinamo, Rıfat Ilgaz, Sait Faik vb. pek çok adı ekleyerek bizdeki 'diz çöktürme' operasyonları için Çetin Yetkin'in Siyasal İktidar Sanata Karşı (1970) kitabına bakılabilir. Kitabı okurken 'bu işler neden böyle olmuş' diye kafası karışanlar, kılavuz olarak Tek Parti Döneminde İktidar ve Sanat (Yalçın Lüleci, 2015) edinebilirler. Hayır, 'öyle değildir' diyen sesleri de duyalım elbette. 

Yazımın, bir tür 'zincirleme tamlama' biçimindeki başlığını özellikle seçtim. Bir dönemin edebiyatının bağlantılarına bir gönderme yapmaya çalıştım açıkçası. İyi ki konuşarak ya da yazarak değerlendirdiğimiz bir 'dönem edebiyatı' var karşımızda, bugünlerde o da yok. Edebiyat siyasetsiz, siyaset de edebiyatsız olmaz, bunu bilmeyenimiz yok, sorun ayarda. Italo Calvino, ilişkideki ölçüyü belirliyor: "Siyasetçilerin ve politize olmuş kişilerin edebiyatla fazla ilgilenmesi, çirkin bir göstergedir (özellikle edebiyat için çirkin bir gösterge), çünkü o zaman asıl tehlikede olan, edebiyatın kendisidir. Ama edebiyattan söz edildiğini işitmek istememeleri de çirkin bir göstergedir (bu, daha geleneksel olarak dar görüşlü burjuva siyasetçilerinde olur, daha ideolojik devrimcilerde de); özellikle onlar için çirkin bir gösterge, çünkü kendi dillerinin kesinliğini sorgulamaya açan her tür dil kullanımından korktuklarını ortaya koymuş olurlar." (Yeni Bir Sayfa, 2008). 

Söz 'ölçü' ya anlatayım. Kızılderililerin lideri kabız olunca, bir grup sorunu çözmek için bölgenin ünlü doktoruna gitmiş. Doktora, "reis var, kaka yok" demişler, doktor da ilaç hazırlayıp kendilerine vererek geri göndermiş. İlaçtan çözüm alınamayınca doktora giden grup "reis var, kaka yok" demiş yeniden. Bu kez ilacın etkisini biraz daha artırarak yeniden hazırlayıp gelenlere vermiş doktor. İkinci kez de sorun çözülemeyince tekrar doktorun yanına giden grup, "reis var, kak yok" demiş biraz da seslerini yükselterek. İlacın dozunu iyice artırarak hazırlayıp gelenlere vermiş doktor. Reislerinin üçüncü ilacı kullandığında ölüğünü görenler, doktora gidip bu kez de, "kaka var, reis yok" demişler mahcup bir sesle.

Yazarın Diğer Yazıları

Yokülke diyarında yokinsan: Âlemin özü ve varlıkların gözbebeği olmak…

Değer bilmemiş toplumda âlemin özü ve varlıkların gözbebeği olan kişi ile okunmamış kitap bezerdir, onların varlıklarıyla yoklukları aynıdır, anlamsızdırlar yani. Cemiyet mensubu olunca 'fert' olmaktan çıkan Sunuhi Bey, her birimizin adına modern trajedide rol alır: "İnsan bu yaştan sonra ne için yaşar? Rahat etmek için yaşar. Vicdanı rahatsız olan rahat edebilir mi?"

Mutluluğu bulmak ve bulunca konum atmak

Arayan herkesin bulamayacağı, buna karşılık bulanların ise her zaman arayanlar olduğuna dair yaygın bir kanı vardır bizde. Bulmak tanımının ilk karşılığına bakılırsa aramadan da bulabiliriz mutluluğu. İkinci tanıma göre ancak kendi emeğimizle elde edilen bir şey olarak mutluluğun sahibi olabiliriz

Rilke: "René" ile "Rainer" adları arasında yersiz yurtsuz bir şair

Yaşamını iki ayrı yüzyıla eşit ölçüyle dağıtmış Rilke'nin, 4 Aralık 1875'te doğduğu Prag dışındaki mekânlarını harita üzerinde çizgilerle belirlemeye kalkışsak elimizdeki harita olmaktan çıkardı herhalde. Almanya, Avusturya, Rusya, Fransa, İsviçre, İtalya, İsveç, Macaristan, Danimarka, Tunus, Cezayir, İspanya durakları, Aytaç'ın, "bir yerde kalmak sözü Rilke için asla süreklilik ve yerleşiklik anlamında kullanılamaz" yargısını doğruluyor