16 Haziran 2021

Unutulan bir zirve: Güneydoğu Avrupa İşbirliği Süreci Zirvesi

Maalesef, yeni Osmanlıcılık sevdası Balkanlar'da da hüsranla sonuçlandı

Geçtiğimiz hafta dış politika yazılarının hemen hepsi, 13-16 Haziran'da gerçekleşen zirve maratonuna odaklandı. G7, NATO ve AB zirveleri hakkında ayrıntılı bilgiler verildi. Türkiye'nin zirvelerden beklentileri, zirvelerin sonuçlarının olası yansımaları üzerinde, uzun uzun duruldu. Ülkemizden binlerce kilometre uzaklıkta düzenlenen ,sadece birine katıldığımız bu zirveler, Türkiye'de gündem olurken, yarın ev sahipliğimizde, Antalya'da başlayacak Güneydoğu Avrupa İşbirliği Süreci (GDAÜ) Zirvesi'ne değinen bile olmadı. İşin açıkçası, bu önemli toplantı, zirveler furyası arasında resmen güme gidiyor.Ya medyamız tercihlerini doğru yapamıyor, ya da artık Balkanlar ilgimizi çekmiyor.

Güneydoğu Avrupa İşbirliği Süreci

1996 yılında tesis edilen GDAÜ, 13 Balkan ülkesinin dahil olduğu tek bölgesel işbirliği forumu. Halen, Birleşmiş Milletler'e üye olmayan Kosova da, eşit haklarla 2014 yılından bu yana sürece katılıyor. Antalya Toplantısına, sekiz devlet/hükümet başkanıyla, 10 dışişleri bakanının iştirak etmesi bekleniyor.

Son günlerdeki diplomasi trafiğinin getirdiği yorgunluk dikkate alındığında, oldukça başarılı bir katılım düzeyi sağlanmış. Bu yılki zirvenin bir özelliği de, Antalya'da GDAÜ sürecinin 25. kuruluş yılının kutlanacak olması. GDAÜ'nün dönem başkanlığını son bir yıldır Türkiye yürütüyor. Üçüncü kez üstlendiğimiz bu görev için, güzel de bir slogan belirlenmiş; "Komşular Birlikte Görür".

Balkanlar

Balkan yarımadası olarak da bilinen Balkanlar, yaklaşık 500.000 km2'lik bir alandan oluşuyor ve Türkiye hariç tutulursa, 12 ülkenin toplam nüfusu 60 milyonu bulmuyor. Balkanlar, tarih boyunca büyük devletlerin üstünlük sağlama mücadelesine sahne olmuş. Osmanlı, Rus ve Avusturya-Macaristan İmparatorlukları ellerini balkanlardan hiç eksik etmemişler.

Birinci Dünya Savaşı buradan patlak vermiş, zaman zaman ittifaklar kurulsa da, silahlı çatışmalar bir türlü durmak bilmemiş. Bal-kan'lar neticede az bal, çok kan üretmiş. İngilizcedeki birbirlerine düşman küçük grup ve devletler oluşturmak anlamında kullanılan "Balkanlaştırma" (balcanize) tabiri de buradan geliyor.

1990'lardan itibaren bölgede, AB'nin de etkinlik kazanma gayretleri dikkat çekiyor. Bu çerçevede üyelik vaadiyle AB'nin dışarıdan dayattığı, istikrar paktı, Royaumont Süreci, Güney Doğu İşbirliği Süreci (SECİ) gibi girişimlerin hiçbiri kalıcı olamadı. Balkanlarda bölgesel sahiplenmenin tek örneği olması nedeniyle, GDAÜ ayrı bir önem taşıyor. Bu sayede çalkantılı bir bölgede günümüze kadar ayakta kalmayı başardı.

Türkiye'nin Balkanlar politikası

Aynı Sovyetler Birliği'nin dağılmasında olduğu gibi, eski Yugoslavya'nın parçalanması da Türkiye'de coşkuyla karşılandı. Bu vesileyle evladı fatihan yeniden aklımıza geldi. Bosna'daki müslüman kardeşlerimize sahip çıkmak için tüm imkanları seferber ettik. Maalesef, yeni Osmanlıcılık sevdası Balkanlar'da da hüsranla sonuçlandı.

Kabul etmek gerekir ki, Osmanlı, bunca hoşgörüsüne rağmen, bu coğrafyada pek iyi anılmıyor. Osmanlı'dan kalan eserler birbiri ardından yok edilerek bölgedeki Türk izleri silinmeye çalışılıyor. Yunanistan'daki Osmanlı "sevgisini" anlatmaya gerek yok. Selanik'te var olduğu söylenen 300'ün üzerindeki camiden bir tanesi ayakta kalmamış.

Üsküp'e giderseniz, şehrin her yerinden görünecek şekilde yüksek bir tepeye dikilen haç işareti hemen dikkatinizi çeker. Bulgaristan'ın dağıttığı milli gün davetiyelerinde, bugün hâlâ "Osmanlı boyunduruğundan kurtulma günü" ifadesi yer alıyor. Sırp yetkililer, AB'ye yaranmak için Osmanlının Avrupa'daki ilerleyişini nasıl durdurduklarından övgüyle söz ederler.

Biz de adamların unutmak istedikleri tarihlerinin bir dönemlerini, adeta gözlerine sokarak ilişkileri geliştirebileceğimizi zannediyoruz. Türkiye'deki camiler yeterli değilmiş gibi, her hafta kalabalık cemaatlerle balkanlarda farklı bir camide kılınan Cuma namazları, ev sahibi ülkeleri ürkütüyor.

Sadece ortak tarihi kültürü öne çıkaran balkan politikası, bu bölgedeki ülkelerle kalıcı dostluklar kurabilmek için yeterli olmuyor.50 milyon dolar harcayarak yaptırdığımız hastahanenin anahtarını verdiğimiz Arnavutluk, ülkesine kaçan Thodex'in kurucusu Fatih Özer'i, avuç içi kadar yerde bulup Türkiye'ye vermiyor, vermek istemiyor.

Firari Özer'in götürdüğü 2 milyar dolar, Türkiye'nin dostluğundan daha ağır basıyor. Her türlü yardımı yaptığımız Bosna-Hersek'ten uluslararası örgütlerde gösterdiğimiz adaylıklar için bildiğim kadarıyla bugüne kadar tek bir oy alabilmiş değiliz. Yıllarca tüm belgelerde tek başımıza "Türkiye, Makedonya'yı anayasal ismiyle tanımaktadır" diye şerh düştüğümüz Kuzey Makedonya, yakında Yunanistan'la can ciğer kuzu sarması olursa hiç şaşırmayın.

Balkanlar'da Türkiye-AB rekabeti

AB, Türkiye'yi Balkanlar'da kendisine rakip olarak görüyor ve dışlamak için elinden geleni arkasına koymuyor. Önce 1990'lı yılların başında Balkanlar yerine "Güneydoğu Avrupa" demeye başladı. Tabii Avrupalı olmak herkesin hoşuna gittiğinden, "bu da nereden çıktı" diyen olmadı. AB bir süredir de, Balkanlar'da bir grup aday ülkeyle ayrı toplantılar yapıyor. Sırf Türkiye'yi davet etmemek için bu kere de "Batı Balkanlar" diye yeni bir kavram icat etti. Sanki Doğu Balkanlar'da Türkiye'den başka aday ülke kalmış gibi.

Son dönemde dış politikada, gözle görülür ayarlamalar yapılarak yanlışlardan geri dönülmeye başlanıldı. Umarım Antalya'da yapılacak GDAÜ toplantısı Balkan polikasını da gözden geçirmek için vesile olur.

Yazarın Diğer Yazıları

OBİT, Orta Doğu'daki sorunları çözebilir mi?

İster kabul edelim, ister etmeyelim, Türkiye Orta Doğu’daki ülkeler tarafından kendilerinden biri olarak görülmüyor.

Aykırı insan Mikis Theodorakis’in ardından

Mikis Theodorakis Filistin davasının hararetli bir savunucusuydu, ama aynı zamanda Sırp kasabı Miloseviç’in en yakın dostları arasındaydı. Rahmetli hep kafasına göre takılan farklı bir insandı vesselam.

“Kabuli Pulao” daha çok su kaldıracağa benziyor

Afganistan’dan Türkiye’ye yönelik bir tehdit yok. Göçü engellemenin yolu da mutlaka sınırlarımızın daha iyi korunmasından geçiyor. Ankara’nın güvenliğini Kabil’e kadar uzatmak pek inandırıcı gelmiyor. Bu gidişle yakında, birileri de çıkıp Türkiye’nin güvenliği kutuplardan başlar derse, kutuplara da asker mi göndereceğiz?