18 Aralık 2020

Ne kadar bağırıp çağırsak, ne kadar milliyetçi naralar atsak, değişen bir şey olmuyor, olmayacak!

Daha iyiye değil, daha kötüye gidiyoruz, yazık bu ülkeye, çok yazık

Bugünlerde dikkatimi çekiyor,
bazı Saray sözcülerinin ağzında
Ecevit-Kıbrıs sözüne rastlıyorum.
Lafı dolandırmadan yazmakta yarar var.
Kıbrıs'ta haklıydık ama
Kıbrıs-1974'le birlikte Türkiye için
Pandora'nın Kutusu açıldı.
Ve o zamana kadar Türkiye'nin
saklı kalmış temel sorunları su yüzüne
vurmaya başladı ya da dışarıdan tetiklendi.

1. Kürt sorunu ve PKK sahneye çıktı.  

2. ASALA'nın şiddet eylemleriyle
1915 Ermeni Soykırımı
uluslararası platformlarda yerini aldı.

3. Siyasal İslam siyasette
ben de varım demeye başladı.

4. 1975'de Amerikan silah ambargosu
ile birlikte uygulanan üst örtülü
"ekonomik yaptırımlar"la Türkiye,
zamanın Başbakanı Demirel'in
deyişiyle, 70 sente muhtaç
hale gelmişti.

5. Yine Kıbrıs '74 sonrası
Devrimci-Ülkücü çatışmalarının
şiddetlenmesiyle Türkiye
kanlı bir kısır döngüye itildi,
cephe hükümetleri ile kutuplaşma
keskinleşti ve 1980'nin 12 Eylül'ünde
askeri darbe başımıza indi.

Şimdi sıralayın alt alta:

Kürt sorunu...
1915...
Siyasal İslam...
Ekonomide yapısal değişimler...
Demokrasi ve hukuk reformu...

Desen: Selçuk Demirel

Türkiye bu konularda yıllar boyu
çözüm değil sorun biriktirdi.
Demokrasi ve hukuk devletinin
gereklerini yerine getirmedi.
"Birinci sınıf demokrasi"yi başaramadı.
Yunanistan "AB treni"ne atlamaya
hazırlanırken Türkiye seyirci kaldı.
Kürt sorununda demokrasi ve insan
hakları
açısından gerekli adımları atmadı.
Siyasal İslam'ı tam anlamıyla
demokrasi sahnesine
çekecek 
dönüşümleri yapamadı Türkiye.
1915'le yüzleşmek, "resmi tarih"le
hesaplaşmak devlet aklından geçmedi.
Ekonomide yapısal değişimler
yapılamadı. Bazen radikal adımlar
atılmadı değil ama arkası gelmedi.
Bütün bu temel sorunlar
yıllar içinde birikti, derinleşti.
Bugün de bu yakıcı sorunlar
gündemdeki yerini koruyor.
Bugün de sağa sola kafa tutarak,
Zaloğlu Rüstem gibi
yedi düvele pala sallayarak,
"milliyetçi kabadayılıklar"la
teknenin yürüyeceğini sanıyoruz.
Ama olmuyor.
Olmaz da.
Haklı olduğumuz konular yok mu?
Var tabii.
Eskiden de vardı, bugün de var.
Evet, Kıbrıs'ta da haklıydık.
AB, ABD ilişkilerinde de hiç kuşkusuz
haklı olduğumuz taraflar vardı, bugün de var.
Ama haklı olmak yetmiyor.
Sorunlar çözümsüz kaldıkça,
o sorunlar dışarıdan mıncıklanıyor. 
Türkiye'yi köşeye sıkıştırmak,
istikrarsızlaştırmak
için kullanılıyor.
Kürt sorununda böyle...
PKK sorununda böyle...
1915'te böyle...
Kıbrıs'ta öyle...
Ekonomide öyle...
Siyasal İslam'da öyle...
AB, ABD ilişkilerinde öyle...
Sorunlarımızı eğer zamanında çözseydik,
birinci sınıf demokrasi rayında
yol alsaydık, bütün bunları
elbette kendimiz için yapmış olsaydık,
bugünkü hazin, acıklı hallere düşmezdik.
Sonuç olarak:
Bugün avazımız çıktığı kadar
bağırıp çağırsak da, milliyetçi naralar
atsak da, değişen bir şey olmuyor,
olmayacak da...
Daha iyiye değil,
daha kötüye gidiyoruz.
Yazık bu ülkeye, çok yazık.

Yazarın Diğer Yazıları

1993 Nisan ayı, Bekaa'da Apo'yla sohbet: "Silahlı mücadeleyle her iki taraf da kesin bir üstünlük sağlayamaz"

Apo ekliyor: "Gelin şiddeti durduralım, siyasal çözüm yollarını devreye sokalım"

Yaşamak için ille de acı mı çekmek gerekiyor?

Öcalan'ın "Öldürelim, otorite olalım!" sözü...

İŞKENCE... "Genç olsam dağa çıkardım!"

"Kanalizasyonun kapağını kaldırdılar, bir avuç bok alıp ağzıma attım. Sonra ağzımda pislik, hazır ola geçtim. Kıpırdamak yok. Yere tükürmek yok"