10 Mayıs 2015

Davacıyım Ey İnsanlık!

Ve artık bizim yarattığımız ‘Tuzla Yoksul Çocuk Kampı’mız, bizim ‘Atlantis uygarlığımız’ şimdi bir harabe…

Bugün köşemi Hrant Dink’le Hayko Bağdat’a bırakıyorum.
İyi pazarlar!

                              *  *  *

Aldılar bir sabah biz 13 çocuğu…
Gedikpaşa’dan yürüyerek Sirkeci’ye…
Oradan vapurla Haydarpaşa’ya…
Haydarpaşa’dan trenle Tuzla İstasyonu’na…
İstasyondan da bir saat yürüyerek, göl ile denizi kenarlayan geniş ve uçsuz bucaksız düz bir araziye götürdüler.
O zamanın Tuzla’sı bugünkü gibi zenginlerin ve bürokratların villalarıyla dolu bir mekân değil…
İnce kumlu, bakir bir deniz kenarı ve denizden kopma bir göl parçası…
Uçsuz bucaksız arazide bir iki ev, tek tük incir ve zeytin ağaçları ve hendek kenarlarına serpilmiş dikenli böğürtlen çalıları…
Ve artık…
Bir de bizim kurduğumuz Kızılay çadırları…
8 ila 12 yaş arası biz 13 çelimsiz için yazları Gedikpaşa Yetimhanesi’nin beton bahçesine mahkûm olma sona ermişti...

Hrant Dink: Üç yıl şafak vakti kalkıp, gece yarılarına dek çalışarak kamp binasını tamamladık...

Ailelerimizi, yakınlarımızı ancak geceleri uzaklarda, parlayıp sönen kent ışıklarını izlerken anımsıyorduk. Yere düşmüş ve üst üste yığılmış yaşlı yıldızlara benzetiyorduk kent ışıklarını.
Üç yıl şafak vakti kalkıp, gece yarılarına dek çalışarak kamp binasını tamamladık.
En kısa boylularımızdan biri olan ‘Kütük’ (Zakar’a böyle hitap ederdik) bir başına çimento torbasını kucaklayıp çatıya kadar çıkarabiliyordu.
Geceleri uykuda yorgunluktan altımıza işerdik.
Sekiz yaşımda gittim Tuzla’ya.
Tam 20 yıl oraya emek verdim.
Eşim Rakel’i orada tanıdım.
Birlikte büyüdük.
Orada evlendik.
Çocuklarımız orada doğdu…

Hrant ve Rakel Dink, çocukken tanıştıkları, evlendikleri, çocuk sahibi oldukları Kamp Armen'de  çocuklarla...
12 Eylül’den sonra kampımızın müdürünü ‘Ermeni militan yetiştiriyor’ suçlamasıyla içeri aldılar.
Haksız bir suçlamaydı.
Hiçbirimiz Ermeni militanlar olarak yetiştirilmemiştik.
Başsız kalan kampın ve yetimhanenin kapanmaması için görevi bu kez ben ve oradan yetişen arkadaşlarım üstlendik.
Ama bir gün elimize bir mahkeme kâğıdı tutuşturdular…
‘Siz Azınlık kurumları yer satın alma hakkına sahip değilmişsiniz! Biz zamanında size izin verirken yanlış yapmışız. Artık burası eski sahibinin olacak.’
Beş yıl süren direnişimize rağmen yenildik…
Ne yapalım ki karşımızda devlet vardı. Şikâyetim var ey insanlık!..
Bizi, yarattığımız uygarlığımızdan attılar.
Orada yetişmiş bin beş yüz çocuğun alın terinin üstüne oturdular.
Bizlerin çocuk emeğini gasp ettiler.
Orayı tekrar yoksul çocuklar için bir yetimhane yapsalardı, kimliği ne olursa olsun, yoksul ya da özürlü çocuklar için kamp olarak kullansalardı, hakkımı helal ederdim.
Ama bu şekilde emeğimi helal etmiyorum.
Ve artık bizim yarattığımız ‘Tuzla Yoksul Çocuk Kampı’mız, bizim ‘Atlantis uygarlığımız’ şimdi bir harabe…
Çocuk cıvıltıları çekilince suyu da çekilmiş kuyunun…
Binanın omuzları düşük...
Toprak çorak…
Ağaçlar küskün…
Benim isyanımın pike uçuşları ise, binbir özenle yaptığı yuvası bir darbeyle yok edilmiş kırlangıcınki kadar keskin…
Lakin çaresiz…

(Davacıyım Ey İnsanlık! Hrant Dink, Agos)

Arazisi üzerinde villalar yapılması planlanan Kamp Armen'in yıkımına çarşamba günü başlandı. Tepkiler üzerine yıkıma ara verildi

 
 
 
Agos)
 

 

Hrant Dink’in gözümüzün önünde katledilmesine yol veren, katillerin işlerini kolaylaştıran, delilleri gizleyen, onlara kahramanlık posterleri hazırlayan, duruşmalarda katilden yana davranan yani külliyen başına beyaz bere geçirmiş devlet, işte bu kampa dozer soktu.
Alışkanlıktan olmalı.
Kampta insan emeği, yeşil, ağaç falan görmüş olsa gerek, burayı hemen yıkmak için durdurulamaz bir iştahla beton kamyonlarını kampın kapısına dayadı.
Şimdilerde Ermenice Kur’an bastırıp dağıtmakla övünen Erdoğan, meydan meydan dolaşıp bu icraatına müteşekkir olmamızı salık veriyor.
Emin misin Erdoğan?
Ana dilimizde yazılmış o Kur’an’ı okuyalım mı?
Çalma!
Öldürme!
Kul hakkıyla gelme!
Diyorsa ya kitapta?..
Binlerce yetim çocuğun hakkını, onlarca garip çocuğun canını, fakirin cebindeki üç on parayı senden soralım mı gerçekten?
Gözünü hırs bürümüşlere hakkımızı helal etmiyoruz be…
Bari kutsalları kendilerine zırh yapmasalar… 

(Hayko Bağdat, Taraf yazısı)

Yazarın Diğer Yazıları

Gazetecilerin adresleri, kapı numaraları bazı çetelere veriliyorsa...

Savunduğum ne kadar değer varsa çöküyor mu ya da çoktan çöktü mü?

Savaş değil barış, ölüm değil hayat, silah değil diplomasi...

Şehitlerin sorumlusu kim? Savaş değil barış isteyenler mi? Yoksa sen misin?

Yazılarıma bir süre ara veriyorum

Okurlarımın bilgisine...