12 Kasım 2014

Şakacı bakan ve şu 'domuzluk' meselesi

Nasıl olduysa koca bir ülkeyi ellerine geçirmişler...

 

Nasıl olduysa koca bir ülkeyi ellerine geçirmişler.

İstedikleri gibi davranıyor, sultanlar gibi hüküm sürüyorlar.

Rant getirecek her konuya çekirge sürüleri halinde üşüşüyorlar.

Hukuk, yasalar, gelenekler, ne varsa yeniden düzenleyip kendi çıkarlarına uygun bir hale getirme telaşındalar.

Öteki dünyayla ilişkileri ve dine yaklaşımları hakkında bir şey demeyeceğim, ama bu dünyada kazanabilecekleri her şeyi sonuna kadar silip süpürme niyetleri olduğu kesin.

Görülmemiş masraflarla eşsiz bir saray yaptırıp refahlarını ve gösteriş yapma imkânlarını maksimum yükseltme de bunlarda...

Doğayı katletme, hayvanları yerlerinden yurtlarından sürme de...

*   *   *

 

Üstelik memlekette neredeyse her gün bir felaket yaşanırken, iktidarlarının sağlamlığından pek eminler.

Ve bundan dolayı neşeleri yerinde.

Sorunlardan bahsederken bile gülüp geçebiliyor, şakaya vurup konuyu kapatabiliyorlar.

Mesela, Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce, doğa katliamı sonucu yaban domuzlarının Boğaz'ı yüzerek geçip kendileri için yaşama alanı bulmaya çalışmalarını, "Bunlar magazinsel şeyler" diyerek yorumlayabildi.

Şimdi de Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu sahneye çıktı ve şakayı daha ileri götürdü:

"Yüzme bilen her hayvan yüzer, biliyorsunuz. Domuzlar da yapmış bir domuzluk!.."

Belli ki "mühim işler"i hallederken karşılarına çıkan bu tür "saçmalıklar"ı kendi aralarında gülüp eğlenerek konuşuyorlar. Kamera karşısına çıkınca da bunu yansıtma çabası içine giriyorlar.

Ama bu "şaka" anlayışının etik ve entelektüel düzeyi epeyce sorunlu.

Görev sorumluluğu açısından bakınca durum daha da vahim.

*   *   *

Her ikisi de ülkenin ekolojisinden, doğadan, sudan, ormandan sorumlu oldukları için onlara bir şey hatırlatmak isterim:

Eyy bakanlar!

Bu memleket bizim!

Yani hepimizin!

Hayır, sadece AKP'ye destek veren ve ona karşı olan milyonlarca yurttaşın demek istemiyorum.

İnsanların, hayvanların, bitkilerin; hepimizin!

O domuzların da memleketi burası yani.

Onlar sizin yandaşınız olmayabilirler, size oy vermeyebilirler, hatta anladığınız dilde konuşamayabilirler, "hayvanca" davranabilirler...

Ama onlar da buraların sahibi. Tıpkı, kediler, köpekler, balıklar ve kuşlar gibi...

Madem çevreden ve ormanlardan sorumlusunuz, onları da düşünün biraz.

Bırakın bu seviyesiz şakaları!

*   *   *

"Domuzluk" diyor Sayın Bakanımız. Ne demek domuzluk?

TDK'ya göre, "hainlik, haincesine inatçılık".

Domuzluk etmek, "haşince davranmak" demek.

Domuz kelimesinin bir de Arapçası var: Hınzır.

Hınzırlık kelimesi ise "şaka yollu söylenen söz", "yaramazlık", "haylazlık" anlamına geldiği gibi, "kötü yüreklilik", "gaddarlık" ve "kurnazlık" yerine de kullanılıyor.

Yani şaka yapayım diye "hınzırca" bir söz söylersin, ama doğaya karşı girişilen "hınzırca katliam"ı unutturamazsın.

Domuzluk öyle bir şeydir ki, zavallı domuzların aklının ucundan geçmez.

 

13:45 - TRT'ye 'Erdoğan yandaşlığı' cezası kesildi

 

Affedersiniz, yazının başlığı biraz garip oldu galiba.

TRT ne? Devlet (yani devletin radyo ve televizyonu).

Cezayı kesen kim? Devlet (yani devletin Yüksek Seçim Kurulu).

Erdoğan kim? Devlet (yani devletin başı, Cumhurbaşkanı, AKP iktidarının lideri).

Anlayacağınız üzere, "olay devlette geçiyor". Ve bütün kahramanlar devlet...

İkincisi birincisine ceza kesmiş. Üçüncüsünün ikincisine fena halde bozulup kızdığına dair sizinle istediğiniz bahse girerim.

*   *   *

 

Yeterince meraklandıysanız konuya girelim.

Devlete ait olduğundan ve vatandaşların vergileriyle faaliyet gösterdiğinden dolayı "herkese eşit mesafede" olması gereken TRT, malumunuz, uzun süredir 'Erdoğan yandaşı".

Bazen kendince (ve belki başkalarınca) "ölçülü yandaşlık" yapıyor. Bazen de kantarın topuzunu kaçırıyor.

Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında öylesine dağıttı ki, ortada kantar da kalmadı, topuz da.

YSK da seçim kampanyasına bakmış...

Bakmış ki, olacak gibi değil...

Her güne, her kanala sarı kart göstersen, olmaz. Ama görmemek, göstermemek de olmaz!..

Bakmış TRT'nin kanallarından biri, TRT Türk, 6 - 8 Ağustos tarihleri arasındaki 3 günlük canlı yayınlarında Erdoğan'ın etkinliklerine 5 saat 26 dakika 3 saniye yer vermiş, ama diğer iki adaya.... tek bir saat vermemiş. Ne saati! Tek bir dakika, hatta tek bir saniye bile koklatmamış.

Eh, bu kadar "yandaşlık" da fazla tabii...

YSK basmış cezayı!

TRT Türk'teki 6 programı durdurmuş.

Bitmedi.

Resmî cezaya uymaktan önce bir de onu duyurması gereken söz konusu kanal (herhalde bir yerlere güvenerek) cezanın gerekçesini sonuna kadar okutmamış bile.

YSK buna da bozulmuş.

"Senin 6 yerine 7 programını durduruyorum, haydi bakalım!" demiş.

O durdurulan programlar yerine "belgesel" gösterilecekmiş. Hangi belgeselleri göstereceklerini bilemiyorum. Vicdan ve adalet üzerine bir şeyler olabilir bence.

 

*   *   *

 

Bugün gündeme gelen bu cezayı, bazı (yandaş) yayınlar görmezden gelirken, bazıları "tarihî karar" diye verdi.

E, yanlış da değil. TRT'nin 45 yıllık tarihinde ilk kez böyle bir şey oluyormuş.

Doğrusu günün haberlerinden biri bu. Bizim bugün siftah yapan Canlı Blog denememizin ilk yazılarından biri de bu olmalı, diye düşündüm.

Ve doğrusu sevindim.

Demek ki devlet daha bitmemiş, tümüyle teslim olmamış, diz çökmemiş.

İktidara "dur!" diyebilen makamlar var hâlâ!..

Ha, AKP Haziran seçimlerinde ezip geçer ve uzun süre seçimsiz bir döneme girersek YSK'nın hali ne olur?

Onu bilemem...

 

11: 15 - Ah şu diplomasi! Ah Putin! Ah Erdoğan!..

 

Bugün dünyanın gündemi bambaşka!

Ne Ortadoğu ve IŞİD, ne Ukrayna'daki iç savaş, ne dolar karşısında dalgalanan yerli paralar...

Hatta Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) zirvesi bile değil.

Ama "o zirveden bir sahne".

Evet, sadece birkaç saniyelik bir sahne.

APEC zirvesi etkinlikleri sırasında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Çin lideri Şi Cinping'in eşi Peng Liyuan'a bir jest yaptı. Bir kibarlık. Bir centilmenlik.

Ama...

Ortalık karıştı. Ve dünya "o an"ı konuşmaya başladı.

Lafı dolandırmayayım. Putin, Çin'in First Ladysi'nin soğuktan ürperdiğini görünce ona şalını verdi. Hem de epeyce kibarca. Ayağa kalkarak. Pelerin giydirir gibi.

Gülümsedi de Vladimir Bey bunu yaparken. Peng Hanım da ona gülümsedi.

Ama birkaç saniye sonra kadın şalı çıkardı ve başka bir örtüyle soğuktan korunmayı tercih etti.

Olay bu.

 

*   *   *

 

Alman, İngiliz, Amerikan, Türk, Rus bütün medya kuruluşları bu konuyu şu ya da bu şekilde "görmeye" başladılar.

"Kötü niyetliler" açtı ağzını. Putin'in eşinden ayrıldığını hatırlatanlar, Çin liderinin eşine kur yaptığını savunanlar, olayın gelişen Rusya-Çin işbirliğine darbe indireceğini iddia edenler, "skandal" ve "rezalet" başlıklarını atanlar az değil.

Bir süre önce Çin medyasının bu konuya sansür koyup televizyon kanallarındaki ilgili görüntüleri kaldırması da olaya tuz-biber ekti.

Elbette, "olay üşüyen bir kadına şal verilmesinden ibaret" diyen Putin'in Basın Sözcüsü Dmitriy Peskov'a hak verenler de çok.

Ancak konu uluslararası bir etkinlik sırasında, kartvizitleri epeyce şatafatlı insanlar arasında olunca, işin içine "diplomasi kuralları" giriveriyor.

Bazı liderler de diplomasiye pek önem vermiyorlar işte. Putin de bunlardan biri.

Aynı hareketi zamanında Almanya Başbakanı Angela Merkel'e de yapmış, olayı basit bir "Danke schön"le atlatmıştı. Bazı toplantılarda argo konuşmuş, birçok görüşmeye geç gitmişti. Şimdi de bu!

 

*   *   *

 

Şu diplomasi denen şey bütün liderlere uymuyor. Belki yeniden tanımlanması gerek, kim bilir...

Bizim liderimiz de diplomasi kurallarını fazla sevmez.

Yurtdışına bir basın toplantısında Fransız muhabirinin sorusuna cevap verirken "Sen bu işe çok Fransız kalmışsın" diyebilir, mesela.

Ya da "aile fotoğrafı" çekilirken yerde gördüğü bütün Türk bayraklarını, yanındaki liderlerin şaşkın bakışları ve gülüşmeleri eşliğinde toplayıp cebine koyabilir.

Bu tavır, organizasyonu düzenleyenlere karşı bir tepki ve saygısızlık olarak algılanabilirmiş, hiç umurunda olmaz.

Geçen hafta da Aşkabat'taki resmî törende Türk ve Türkmen bayraklarını yerden almak için aniden eğilmiş. Türkmenistan Devlet Başkanı Kurbankulu Berdimuhammedov da "Eyvah, yoldaşım düşüyor!" diye Erdoğan'ı tutmaya çalışmış. Sonradan anlamış ki, mesele "bayrak hassasiyeti"...

Putin ve Erdoğan. İkisi de diplomasiyi fazla takmaz. Attıkları "pek diplomatik olmayan adımlar" onlara içerde biraz daha kitle desteği getiriyor mu?

Getiriyor.

Tamam o zaman!..

 

 

08:50 - Zeytin ve insan: Kalan sağlar bizimdir

 

Bugünkü gazetelerden birinde, Milliyet'te küçük bir haber:

"Milletvekilinden ilginç yorum: 5 bin ağaç kesilse ne olur?"

Acımasız bir demeç... Vahşi bir yaklaşım...

Ama "Yeni Türkiye"nin gündeminde sıradan birkaç cümle...

Ondan dolayı iç sayfalardan birinde (17. sayfada) öteki haberlerin arasında kaybolup gitmesi doğal.

AKP Manisa Milletvekili Selçuk Özdağ, Yırca’da kesilen ağaçlarla ilgili iddiaları cevaplarken, Manisa’daki zeytin ağacımızın toplam sayısının 16 milyon olduğunu belirtip sormuş:

"5 bin ağaç kesilse ne olur?.."

Hızını alamayıp devam etmiş:

"Toplam 60 milyon ağacımızın içinde 5 bin kesildiyse geride 59 milyon 995 bin ağaç daha duruyor."

 

*   *   *

 

Yırca Köyü Muhtarı Mustafa Akın'ı televizyonda izlediniz mi?

Güçlükle konuşuyordu.

"Termik santral planı sadece 1 km kuzeye kaydırılsaydı 6 bin ağaç kesilmezdi" dedikten sonra sesi titremeye başladı:

"Bunu yapan sofrasında zeytin yemez mi? O zeytin dile gelmez mi? Nasıl kıydın da kestin demez mi?"

Ve mavi gözlerinden sicim gibi gözyaşları akmaya başladı.

Zeytinciliğin yöre halkının tek gelir kaynağı olmasını da, kıyım sırasında "devlet adına" davrananlardan yedikleri dayağı da anlatamadı.

Ey okur, sen şimdi AKP'nin - hem de Doç. Dr. olan - milletvekilinin buz gibi cümleleriyle, bu köy muhtarının gözyaşlarını yan yana koy!

 

*   *   *

 

Aslında mesele yalnızca Selçuk Özdağ'ın demeci değil.

Son yıllarda Başbakan/Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan başta olmak üzere iktidar temsilcilerinden çok duyduk bu sözleri.

"Binlerce ağaç kesilse ne olur? Milyonlarca yenisini dikeriz!"

Bu yaklaşımı büyük bir rahatlıkla dile getirenlerin bilmediğini Muhtar Mustafa Bey biliyor.

Kestiğiniz her bir ağacın canı var. Yok ettiğiniz her bir ormanın ruhu var.

Ama olaya kazanılacak paraların ve büyük rantların gölgesinde "basit bir matematik" olarak bakarsanız kolay tabii:

- 60 milyondan 5-6 bin çıktı. Geriye ne kalır?..

Aslında bu paldır küldür yaklaşım sadece ağaçlarla ve hayvanlarla ilgili değil. İnsanlarda da geçerli.

Roboski'de (Uludere) öldürülenler ne oldu?

Ya Soma'da kurban olanlar?

Ermenek'te toprağın altındakiler ne olacak?

- Nüfusumuz 77 milyon. Çıkarın 77 milyondan bu kayıpları. Kalan sağlar bizimdir!

Sonuçta çoğunluğun hâlâ yaşadığını görür, büyük bir rahatlıkla haykırırsınız:

"Durmak yok, yola devam!"

 

*   *   *

 

Sizce biz bu "zeytin konusu"na fazla mı taktık acaba? Çok mu gündeme getiriyoruz?

Gezi Parkı olaylarını hatırlıyor musunuz?

Yakın tarihimizin en önemli olaylarından biri. Hatta "olay" değil, bir süreç. Bir kırılma noktası.

"Alt tarafı birkaç ağaç" idi mesele.

O ağaçlar, korkuya kapılan iktidar güçlerini "baltalı çeteler"e dönüştürürken, ülke çapında 5 milyon kişiyi sokaklara dökmüştü.

Onun için zeytin deyip geçmeyin.

Zeytin insandır. Hayattır.

Bazen dalıyla birlikte "barış"ın sembolüdür.

Bazen kökleriyle güçlü bir direnişe uzanır.

 

@AksayHakan

 

Yazarın Diğer Yazıları

"Ölümlerin sorumluları hesap vermelidir!"

Bugün olay yerinde ilginç bir anıt vardır: Hayatını kaybeden 71 kişinin anısını yaşatmak amacıyla birbirine bağlı 71 koca inciyi andıran devasa yuvarlaklar...

Bazen Rusya Türkiye'dir, Türkiye de Rusya…

İki devletin refleksleri aynı tornadan çıkmış gibi. İtiraz istemiyor. Kendine meydan okunduğunu düşündüğünde hemen sopasını çıkarıyor

Sevgili Cüneyt Arkın'a mektubumdur

1975'te çekilen Cemil adlı filmde şöyle diyordunuz: Bir ülkede halk polise güvenmedi mi reisicumhuruna bile güvenmez. Dünyanın her yerinde bu böyledir