22 Aralık 2010

Trenin dışı ve içi

Pencere kilitlenmiş, üzerine de “Açmak yasaktır” yazılmış. Neden insanları suça tahrik ederler hep?

Tren... Gece... Kalabalık bir vagon... Yalnız bir kompartıman...


Daracık koridorda votka kokulu gürültü... Yan bölmedeki kadınların koridora taşan kışkırtıcı kahkahaları… 



Karşımda boş bir yatak. Düşlenecek bir yol arkadaşından mahrum kaldığıma mı üzülsem? Yoksa huzur kaçıracak bir komşudan özgür olduğuma mı sevinsem?


Uzaktan bana yalnızca kendi aksimi öneren pencerenin kirli camına sokularak trenin bir bıçak yarası gibi bağrını deldiği doğanın sessiz kıpırtılarına uzanıyorum.


Pencerenin dışındaki kar, şehirdeki gibi kirli ve eğreti durmuyor. Donmuş nehirlerin kenarında gizlendiğini umduğum su birikintileri arıyorum. Mevsime göre yaprak döken ağaçlardan ziyade, zamana meydan okuyan çamların heybetinden keyifleniyorum. Büyük şehirlerde etlerini yerken bile varlıklarını hatırlamadığım inekleri gördüğümde, nedenini bilmediğim bir sıcaklık sarıyor beni. 


Trenin içi de çok sıcak. Pencere kilitlenmiş, üzerine de “Açmak yasaktır” yazılmış. Neden insanları suça tahrik ederler hep? Yan taraftan yükselen kahkahalar da cabası. Galiba pek genç değilller. Erkeklere meydan okumayı ve onların zaaflarından yararlanmayı iyi bilen kahkahalar bunlar…  


Pencerenin dışındaki ahşap evler, tüm yakınlığına karşın içine girilmesi imkânsız narin bir tabloya benziyor. Bazılarının güzellikleri donuk; belki yalnızca yazları hatırlanıyorlar. Bazılarının tepesinden yoksul dumanlar çıkıyor; demek ki içinde acılar, umutlar, özlemler yaşıyor.   


İşte paltosunun ve şapkasının içinde kaybolmuş bir çocuk fırlıyor evden. Bakışımı peşine takıp koşuyor, beni başka insanlarla tanıştırmak ister gibi... Sonra uzun bir kar şeridi dolduruyor penceremi... Ardından yeni bir köyün gizemli görüntüsü… 


Pencerenin dışındaki insanların, benim düşünce ve hislerime aldırmadan, sanki bambaşka bir boyutta yaşamaları ne garip! Acaba onlar mı daha mutlu, ben mi? Köpeğine talim yaptıran şu orta yaşlı köylü de benim gibi 30 yıl siyasetle ilgilendi mi? Şiir yazar, günce tutar mı acaba? En son ne zaman kitap okudu? Benim telaffuz ettiğim bazı felsefi kavramları o hiç kullanmamış olabilir; ama belki daha sağlam bir hayat felsefesi vardır.


Yoksul köylerin bilgeliğinde, telefonsuz, bilgisayarsız ve sıcak susuz geçen yıllar çok mu büyük eksikler yarattı? Aşklar daha mı tekdüze yaşanıyor buralarda? Kent kültürünün önümüze yığdığı ayrıntılar, köylülerin cinselliklerine tepeden bakma hakkı veriyor mu bize? Sahi, köyde ihanetler daha mı azdır acaba? Ağaç türlerini iyi bildiklerinden ve zehirsiz mantarları bir bakışta seçtiklerinden kuşkum yok. Ama ya insanları, onları kim daha iyi tanıyor? 


Pencerenin dışındaki köylerin çekiciliğini zaman zaman sıkıcı kentler bölüyor.


Benim yumuşak kulaçlarla ilerleyen duygularımı bölen ise tuz isteme bahanesiyle kapımı açan kadının davetkâr bakışı. Bu bakış, az önceki kahkaha izleriyle uyuşuyor. Çıkışta kapıyı aralık bırakıyor...  


Gözlerim hâlâ pencerenin dışında, ama kulaklarım artık koridor tutsaklığına sırnaşıyor...  


Bir kez daha not defterime dönerek sakin köylerin ve çılgın isteklerin arasında kalem oynatmaya çalışıyorum... 

Yazarın Diğer Yazıları

Dondurma bedava, limuzin hediye: Yaşasın Türk-Rus ilişkileri!..

Ne kadar da askerîleşmişti ilişkiler! Füze al, uçak al, helikopter al! Dön dolaş Suriye savaşına gel!

Kurban Bayramı’nın dört günü: Umut, ölüm, cenaze ve hayat

“Ölümü küçümseme, seve seve karşıla onu, çünkü o da doğanın istediği şeylerden biridir. Öyleyse us yürüten insana özgü olan; ölüm karşısında ne yüzeysel, ne düşman, ne öfkeli olmak, onu yaşamın doğal olgularından biri olarak beklemektir.”

Nâzım, Moskova, T24 ve dört fotoğraf karesi

Moskova’da Nâzım etkinlikleri başladığında başka bir iktidar vardı. Anma geleneği sürüyor. Başka siyasiler de sahneden çıkacaklar. Ölümsüz olan gerçek sanattır, büyük şairlerdir...