23 Haziran 2015

Seçim sonrası HDP(1): Fırsatlar ve sıkıntılar...

HDP bugünkü gücünü katbekat arttırabilir; olağanüstü dış etkenler ortaya çıkmazsa ve kendi içinde ciddi sıkıntılar yaşamazsa...

Ben Kürt değilim.

PKK’li de değilim.

HDP’li de değilim.

7 Haziran’da oyumu HDP’ye verdim.

İçimde hiçbir kuşku olmadan, büyük bir gönül rahatlığıyla kullandım oyumu.

Yalnızca Türkiye’nin Erdoğan’ın ittiği uçurumdan kurtulması için değil...

Aynı zamanda HDP’nin demokrasi ve barış yolunda doğru politikalar izlediğini, son derece sabırlı ve yapıcı davranarak ilerlediğini, ülkenin geleceğine ilişkin öteki partilerden daha isabetli ve güvenilir hedefler belirlediğini düşündüğüm için.

Ve seçim sonuçları beni çok sevindirdi:

Demokrasi güçlerinin tepkisi, en başta da HDP’nin yüzde 10 barajını rahatlıkla aşması diktatörlüğe dur dedi, Erdoğan açısından sonun başlangıcı oldu.

*     *     *

 

Seçim sonrası –her ne kadar biraz rahat nefes almış olsam da– tam olarak rahatlayamadım; olan biteni ve herkesi büyük bir heyecanla izlemeye çalıştım.

En çok da HDP’yi.

Doğrusu en çok onu izlerken heyecanlandım/heyecanlanıyorum.

Bazen seçimlerin ardından geçen dönemde “acaba HDP bu sıralarda biraz pasif mi kalıyor?” kaygısını hissettim/hissediyorum.

Bu genç ve umut veren parti, seçim sınavından sonra karşısına çıkacak daha pek çok aşamadan da başarıyla çıkacak mı, diye meraklanıyorum.

Onun içindir ki, HDP’nin 29 yaşındaki çiçeği burnunda Muş milletvekili Burcu Çelik Özkan’ın köy korucularına yönelik söylediği “Bu memleketten defolup gideceksiniz. Bize uzattığınız o keleşi size çevirmesini çok iyi biliriz” sözlerini duyduğumda uykum kaçtı. (Onun küçük yaşta babasını iç savaşa kurban verdiğini ve zorlu bir hayatın içinden geldiğini göz ardı etmiyorum; ama HDP’nin açtığı barış yolunun daha başlarında, üstelik bir milletvekilinin, dahası bir avukatın böyle bir söylem kullanarak en başta parti yönetimini ne kadar zor durumda bıraktığını anlayacak feraseti gösterememesine şaşırdım.)

HDP’nin bir başka milletvekili, tecrübeli politikacı Altan Tan’ın bir TV programında, CHP lideri Kılıçdaroğlu için “Demirtaş, 'ben Müslümanım' dedi, aynısını nedense Kılıçdaroğlu'ndan duyamadık.” sözlerini sarf edecek ve CHP için "yerli inek" benzetmesini yapacak kadar patavatsız konuşabilmesi beni rahatsız etti. (Onun CHP’yi ve liderini eleştirmesine karşı olduğumdan değil; böylesine yanlış ve özensiz yaklaşımları bu kadar rahatlıkla dile getirebilmesine üzüldüm.)

Bazı HDP milletvekillerinin Meclis’teki yemin töreninde, resmî olarak önlerine konan metni aynen telaffuz etmek ve/veya Türkçe yemin etmek istemediklerini duydukça ürktüm ve ürküyorum. (Elbette resmî yeminin içeriğini ve başka bir dilde telaffuz edilmesinin yasaklanmasını çok beğendiğimden ve tartışmasız gördüğümden dolayı değil; zafer sarhoşluğuyla, ilerde gündeme getirilebilecek konuların hemen bugün ortaya atılmasının doğuracağı olumsuzlukların gündemi nasıl farklı bir yere taşıyacağının gün gibi aşikâr olmasından dolayı.)

Nitekim bu üç konu da medyada ve siyasiler arasında seçim sonrasında HDP’yi yıpratma mücadelesinin mecraları arasında yerini aldı.

 

*     *     *

 

Sonra düşündüm...

Neden bu kadar heyecanlanıyorum, bana ne oluyor, diye kendime sordum.

Kendime verdiğim cevap şuydu:

Galiba 7 Haziran zaferinin, sanıldığından çok daha önemli bir dönüm noktası olabileceğini düşündüğümden ve hissettiğimden...

Bir yıl içinde ve özellikle son birkaç ayda Türkiye’nin nasıl farklılaştığını, çeşitli etnik ve siyasi kökenli insanların HDP’ye nasıl sempatiyle baktıklarını görüp bunun çok önemli bir iklim değişikliğinin başlangıcı sayılabileceği kanısında olmamdan...

HDP’nin aynı zeki, titiz ve enerjik tempoyu sürdürürse, olağan şartlarda belki bugün hiçbirimizin tam olarak öngöremeyeceği kadar güçlü bir siyasi alternatife dönüşebileceğini, kısa sürede yüzde 13’ten yüzde 20-25’lere tırmanabileceğini ve hatta birkaç yıl sonra seçimleri kazanıp iktidara gelebileceğini ciddi bir ihtimal olarak görmemden dolayı...

Fark ettiyseniz yukarıdaki cümlede iki kelimeye dikkatinizi çektim: Olağan şartlarda...

“Olağan şartlarda” derken kastettiğim:

Savaş, diktatörlük, ağır provokasyonlar vs. dış etkenler ortaya çıkmazsa...

Ve bir de...

HDP bünyesinde ve Kürt hareketi içinde ciddi sıkıntılar yaşanmazsa...

 

*     *     *

 

Hassas bir konuya girdiğimi ve üstelik “hariçten gazel okuyanlara” gösterilen sabrın genellikle sınıra yakın durduğunu biliyorum.

HDP, Kürt hareketinin içinden çıkan bir parti ve mevcut kitlesinin büyük bölümü Kürt.

Ama seçtiği yol ve son dönemde attığı adımlarla “Türkiyelileşme” açısından devasa ilerleme kaydetti.

Belki bir süre sonra herkes onu yalnızca Türkiye partisi olarak tanımlayacak...

Ama bence bugün HDP hem bir Kürt partisi, hem de Türkiye partisi durumunda.

Kürtlerin mücadele tarihi çok eski.

HDP ise çok genç bir parti.

HDP’nin gücünü pekiştirmesi için, partinin çok kısa bir süre içinde attığı yüksek performanslı adımların en başta kendi içinde ve çevresinde doğru özümsenmesinin zorunlu olduğunu düşünüyorum.

Sanırım HDP’nin ve Türkiye’nin hızlı değişim dinamikleri birçok şeyin tekrar tekrar gözden geçirilmesini, revize edilmesini, geliştirilmesini kaçınılmaz kılıyor.

Başarıların sırları nerede yatıyor? Başarısızlıkların ve zorlukların kaynağında neler var? Bundan sonra nereye ve nasıl gitmeli?

HDP kendini ve amaçlarını tanımlarken sahip olduğu özgür ve zengin kaynakları nasıl daha doğru değerlendirmeli?

 

*     *     *

Çok temel bir başka konu da şu: Kürt siyasi hareketinin  - ülkenin tarihi şartları içinde kazandığı - üç odaklı yapı, kendi arasında nasıl bir etkileşim ve işbirliği içinde olacak?

Yani yeni dönemde “İmralı” (Abdullah Öcalan), “Kandil” (PKK) ve HDP arasındaki ilişkiler nasıl şekillenecek?

En başta bu üç bileşenli yapının objektif bir realite olduğunu herkesin kabul etmesi gerekiyor. Bu arada, kimi zaman bu üçlüden birinin öteki(leri)ne karşı kullanılmaya çalışılmasının, ara sıra ortaya atılan “Öcalan’ın devre dışı bırakılması” ya da “PKK’nin muhatap alınmaması” gibi yaklaşımların gerçekçi ve sorumlu sayılamayacağı ortada.

İster durumu yeterince bilmediğinden ya da önyargıların etkisi altında kaldığından dolayı, isterse de kurnaz hesaplarla ve birilerini köşeye sıkıştırma gayretiyle “Önce HDP, PKK’nin silahsızlanmasını sağlasın, gerisini sonra düşünürüz” türü şartları ileri sürenlerin bunu anlaması gerekiyor.

Eğer “aydan gelmediler” ise tabii...

İç savaşın ve terörün bitirilmesi sorunuyla dünyada yalnızca biz karşılaşmadık. İrlanda, İspanya, Güney Afrika, Kolombiya, Filipinler ve başka ülkelerde de aynı konu gündeme geldi. Çözüm yolunda ilerleme kaydedenler, her şeyden önce gerçekleri olduğu gibi kabul etme ve uzlaşmanın zorunlu olduğunu içine sindirme sınavını vererek adım atanlardı. 

 

*     *     *

 

Öcalan’ın büyük bir tarihsel ve siyasi otoritesi var. Ancak özgürlüğü yok. Devlet onun dış dünyayla, bu arada PKK ve HDP ile bağlantısını sınırlama ve kesme imkânına sahip.

Kandil, on yıllara dayanan silahlı mücadele demek. Etkisi reddedilmez bir siyasi ve askerî güç demek.

HDP yasal bir parti. Ülkenin yıldızı parlayan ve hızla gelişen dördüncü partisi. Ve kendi içinde birçok siyasi, sosyal, dinsel, kültürel vs. farklı bileşenlerden oluşan bir ittifak.

HDP’nin en büyük sıkıntılarından biri de sık sık yasallığını tartışmalı hale getirmek isteyenlerin kuşku ve eleştirilerine muhatap olması, Öcalan’dan ve PKK’dan bağımsız olduğunu durmadan kanıtlamak zorunda bırakılması.

HDP “İmralı”dan ve “Kandil”den bağımsız mı?

Hem evet hem hayır.

Evet, çünkü çok bileşenli, kendi program ve tüzüğüne sahip, kararlarını kendisi alıp uygulamak durumunda olan bağımsız, legal bir parti.

Hayır, çünkü Kürt hareketinin içinden çıkan ve bugün sahip olduğu deneyim ve gücü büyük ölçüde o hareketten alan genç bir parti. Üstelik HDP, ülkenin en önemli meselelerinin başında gelen Kürt sorununa çözüm arayışını “İmralı” ve “Kandil” ile birlikte yürütmekle yükümlü. Dahası günümüzün özgün şartlarında devlet ile “İmralı” ve “Kandil” arasında aracılık etme misyonuna sahip.

Öte yandan HDP’nin seçim başarısı, Öcalan’ın ve PKK’nın geleceğini de radikal olarak etkileyebilecek bir pencereyi aralamış durumda.

Kürt direniş hareketinin on yıllardır verdiği mücadelenin kamuoyu desteği – en  azından seçimlerde kullanılan oy düzlemindeki verilerle ifade etmeyi denersek – yakın zamana kadar oldukça sınırlıydı.

2014 Martı’ndaki yerel seçimlerde BDP yüzde 4,5 oy almışken, aynı yılın Ağustos ayındaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Demirtaş’ın oy oranı yüzde 9,8 oldu; 7 Haziran 2015’de Demirtaş’ın lideri olduğu HDP’nin oy oranı ise yüzde 13’ü aştı.

Seçmen desteğinin 15 ayda 3 kat artması dünyada çok sık rastlanan bir şey değil.

Bu, aynı zamanda uzun savaş yıllarının toplumsal desteği ile göreceli kısa bir çatışmasızlık döneminde yaratılan kitlesel sempatinin farkını göstermesi açısından da üzerinde düşünülmesi gereken bir konu.

 

*     *     *

 

Yazının ikinci bölümünü izninizle yarına bırakıyorum.

 

@AksayHakan

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Dondurma bedava, limuzin hediye: Yaşasın Türk-Rus ilişkileri!..

Ne kadar da askerîleşmişti ilişkiler! Füze al, uçak al, helikopter al! Dön dolaş Suriye savaşına gel!

Kurban Bayramı’nın dört günü: Umut, ölüm, cenaze ve hayat

“Ölümü küçümseme, seve seve karşıla onu, çünkü o da doğanın istediği şeylerden biridir. Öyleyse us yürüten insana özgü olan; ölüm karşısında ne yüzeysel, ne düşman, ne öfkeli olmak, onu yaşamın doğal olgularından biri olarak beklemektir.”

Nâzım, Moskova, T24 ve dört fotoğraf karesi

Moskova’da Nâzım etkinlikleri başladığında başka bir iktidar vardı. Anma geleneği sürüyor. Başka siyasiler de sahneden çıkacaklar. Ölümsüz olan gerçek sanattır, büyük şairlerdir...