04 Mayıs 2024

Partili gazetecilik, Pravda, sağcı ve solcu yandaş medya

Erdoğan "şöyle 10-15 milyon tirajlı bir gazete olsa" deyince Sovyet deneyimi aklıma gelmişti. Bizde niye bir "Kasımpaşa Pravdası" çıkmasındı?

Partili gazetecilik. Leningrad Devlet Üniversitesi Gazetecilik Fakültesi'ndeki derslerimizden birinin adı böyleydi.

Dersi veren yaşlı profesörü severdim. Aydınlık yüzlü bir adamdı. Açık tenli, mavi gözlü, ak saçlıydı. Genellikle gülümseyerek konuşurdu.

Bana iyi davranırdı. Hatta bir keresinde çay bile ısmarlamıştı.

"Partili gazetecilik"; komünist partisinin, parti yönetiminin, aslında tek bir kişinin, yani Genel Sekreter'in politikalarını ve çıkarlarını gözetmek anlamına geliyordu.

Bu uğurda bazen gerçeği gizlemek veya "bekletmek", zaman zaman da sessiz kalmak ya da bilerek manipülasyon yapmak gerekebiliyordu.

Aydınlık yüzlü profesörümüz bize bunları uzun süre ve uygun bir lisanla anlattı durdu. Aklıma takılan veya kabul edilmez bulduğum şeyleri dile getiremedim. Çünkü o dönemde ben de bir komünisttim ve "parti çıkarları" maalesef benim için de her şeyden önce geliyordu.

* * *

Lider Brejnev, ben Sovyetler Birliği'ne gittikten aşağı yukarı bir yıl sonra öldü. Yerine geçen Andropov'un kalan ömrü de sadece 1,5 yıldı. Sonra da bir yıl kadar Çernenko başta kaldı. Sıra "genç lider" Gorbaçov'a gelmişti.

Bir Rus arkadaşım benim "uğursuz ve lanetli" olduğumu söylüyordu. Öyle ya, SSCB'ye gelişimden itibaren birkaç yıl içinde dördüncü lideri görüyordum.

Bu arada Gorbaçov'un ilk ayları da dahil, "partili gazetecilik ilkeleri" yaşıyordu. Ünlü Pravda gazetesi bir o bir diğer lidere övgüler düzüyordu.

Sonra hareketli bir süreç başladı. Önce "hızlandırma" dediler, sonra "yenilenme", ardından "perestroyka" (genellikle yeniden yapılandırma diye Türkçeye çeviriyorlar ama ülkemizdeki bugünkü siyasi gelişmeler ışığında "değişim" diyebiliriz sanki). Medya ve tartışmalarla ilgili boyut, işin "glasnost", yani şeffaflık denilen boyutuydu.

Artık eleştirilemeyen hiçbir şey ve hiç kimse kalmamıştı. Komünist partisi de lider de kıyasıya eleştirilebiliyordu. Eski komünistler bu durumdan çok rahatsızdı.

Bense mutluydum. Çünkü 20 yaşında "dünya cennetidir" diyerek geldiğim Sovyetler'de gördüğüm türlü olumsuzlukların "güler yüzlü sosyalizm" ile halledilmesi yolunda son bir şans belirmişti.

* * *

Fakülte bitti. Yönetici yoldaşlar benim Türkiye'ye dönme isteğimi reddettiler. Yolum Doğu Almanya'ya, Leipzig'e düştü.

Bizim parti yayınlarında "perestroyka ve glasnost" rüzgârı estirme zamanı gelmişti.

Bir keresinde çok uğraşmış ayrıntılı bir eleştirel makale yazmıştım. Politbüro'dan bir yoldaş beni çağırmış önce yazımı uzun uzun övmüştü. Son övgüler dudaklarından dökülürken yüzü biraz karardı, gözleri sağa sola kaydı. Nihayet o an gelmişti:

"Yazın çok güzel, yoldaş, ama şimdi böyle bir şeyi yayımlamanın zamanı değil."

Ne diyeceğimi bilememiştim.

Aklıma bizim aydınlık yüzlü profesörümüz geldi. Hani genellikle gülümseyerek konuşan. Bana bir keresinde çay bile ısmarlamış olan...

Bir süre sonra Türkiye'ye döndüm.

Bu benim yalnızca "partili gazetecilik" ile değil, parti ve komünizm ile vedalaşma sürecimdi aslında.

* * *

Kendi hesaplaşmamı yaparken SSCB yıllarında gülüp geçtiğim bir anekdot aklıma geliyordu:

Kızıl Meydan'daki askerî törende Büyük İskender, Cengizhan ve Napolyon kendi aralarında konuşuyordu.

Büyük İskender "bende böyle tanklar olsaydı, dünyayı ele geçirirdim" diyordu.

Cengizhan "bende böyle füzeler olsaydı tüm yeryüzünün hâkimi olurdum" diyordu.

Napolyon'un dediği ise şuydu:

"Bende Pravda gibi bir gazete olsaydı, hiç kimse Waterloo Muharebesi'ni kaybettiğimi öğrenemezdi."

Üniversitedeki son aylarımda Çernobil felaketi yaşanmıştı ve biz SSCB'de yaşamamıza rağmen bu olayı pek çok ülkeden sonra öğrenmiştik.

* * *

Erdoğan, iktidarının ilk yıllarında "şöyle 10-15 milyon tirajlı bir gazete olsa" diye bir hayalinden bahsedince aklıma yine Pravda gelmişti.

Pravda 10 milyon tiraja ulaşmıştı, 12 milyon bastığı da olmuştu. Erdoğan niye bir "Kasımpaşa Pravdası" çıkarmasındı?

Öyle bir tiraj, hiç gerçekleşemeyen bir hayal olarak kaldı.

Ama "partili gazetecilik" ilkeleri pekâlâ uygulanıyordu. İktidarın, AK Parti'nin, aslında tek bir kişinin, yani Erdoğan'ın politikalarını ve çıkarlarını gözetmek şarttı.

Bu uğurda bazen gerçeği gizlemek veya "bekletmek", zaman zaman da sessiz kalmak ya da bilerek manipülasyon yapmak gerekebiliyordu.

Oralardan buralara geldik. Bizdeki birçok gazetenin (sadece gazetelerden de söz etmiyorum tabii) adı Pravda değil, ama işlevi aynı.

Üstelik sadece iktidar yanlısı ve/veya sağcı medya değil, kendini "muhalif" olarak konumlandıranlar da çoğu kez "partili gazetecilik" yapıyor. Onların da gerçek ile ilişkileri ideolojik, siyasi süzgeçlerden geçiyor.

Kimisi çok hoş şeyler söylüyor ve yazıyor. Çalışanları, köşe yazarları ve programcıları da sempatik. Aklıma yıllar öncesinden o yaşlı profesör geliyor.

Hani genellikle gülümseyerek konuşan. Bana bir keresinde çay bile ısmarlamış olan...


P.S.: Bu yazı, geçen hafta Ankara'da Gazeteciler Cemiyeti'nin yüzlerce meslektaşımızın katılımıyla düzenlediği "Gazeteciliğin Dönüşümü ve Arayışlar" konulu konferansta yaptığım konuşmanın bir bölümüydü. 26-27 Nisan'da Türkiye Barolar Birliği'nin ev sahipliğinde uluslararası, ulusal ve yerel gazetecilik meslek örgütleriyle, sendikal kuruluşların, RTÜK üyelerinin, milletvekilleri ve akademisyenlerin katkı verdiği çok yararlı bir etkinlikti. Emeği geçen herkes sağ olsun, var olsun.

Hakan Aksay kimdir?

Hakan Aksay, 1981'de 20 yaşında bir TKP üyesi olarak Sovyetler Birliği'ne gitti. Leningrad Devlet Üniversitesi Gazetecilik Fakültesi'ni bitirdi. Brejnev, Andropov, Çernenko ve Gorbaçov iktidarları döneminde 6 yıllık kıymetli bir SSCB deneyimi kazandı.

Doğu Almanya'da 1,5 yılı aşkın gazetecilik yaptıktan sonra TKP'den ayrılarak Türkiye'ye döndü. Bir yıl kadar sonra bağımsız bir gazeteci olarak Moskova'ya gitti ve 20 yıl boyunca (Yeltsin ve Putin dönemlerinde) çeşitli gazete ve TV'lerde muhabirlik ve köşe yazarlığı yaptı.

Bu dönemde Türk-Rus ilişkileriyle ilgili çok sayıda proje gerçekleştirdi. Moskova'da '3 Haziran Nâzım Hikmet'i Anma' etkinliklerini başlattı ve 10 yıl boyunca organize etti. Dergi ve internet yayınları yaptı. Rus-Türk Araştırmaları Merkezi'nin kurucu başkanı oldu.

2009'da döndüğü Türkiye'de 11 yılı T24'te olmak üzere çeşitli medya kurumlarında çalıştı; Tele1 ve Artı TV kanallarında programlar hazırlayıp sundu; Gazete Duvar'ın Genel Yayın Yönetmenliğini yaptı. Gazeteciliğin yanı sıra İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde Rusya-Ukrayna danışmanı olarak çalışıyor. Türkiye'nin önde gelen Rusya ve eski Sovyet coğrafyası uzmanlarından olan ve "Puşkin madalyası" bulunan Hakan Aksay'ın Türkçe ve Rusça dört kitabı yayımlandı.

 

Yazarın Diğer Yazıları

Patron mutlu son istiyor ama kendisi pek mutsuz

ABD, Ukrayna Savaşı’nı kullanarak NATO’yu konsolide etti ama ittifak içindeki çelişkiler giderek artıyor

Okuyucu'nun düşündürdükleri: Erotizm, gurur, suç, sorumluluk, korkaklık…

Tanımlanması zor ama film boyunca sık sık insanın karakterinin güçlü veya zayıf olmasının nelere yol açabildiğini düşündüm

Ah bizim kısacık hayatımız ve asık suratlı kaderimiz

Türkiye dünyada pozitif duyguları en az deneyimleyen, en az gülümseyen ve en çok öfkelenen insanların yaşadığı ülkelerden biriymiş