18 Ocak 2019

Kapasitesi sınırlı ve narin hafızalarımızda bu kadına özel bir yer ayıralım lütfen!

Onun haykırışı unutulacak gibi değildi: 'Hiç mi utanmadın benim çocuğumu öldürürken? Senin de ocağın sönsün!'

Ne kadar çok insan öldü!

Ne çok üzüldük...

Kaç kez onlarsız yaşamanın zor, hatta imkânsız olduğunu düşündük...

Kaç kez “asla unutmayacağız” dedik...

Hepsi geçti.

Hepsini unuttuk.

Hatırlamaya çalışmamız için bir şeylerin bizi dürtmesi, duygularımızı uyandırması, narin ve kapasitesi sınırlı hafızalarımızı zorlaması gerekiyor.

Hayat böyle, biz böyleyiz; ne desek boş!..

Ama hafızamızın en önemli köşelerine çakıp da hiç terk etmemiz, her gün hatırlamasak bile asla sonsuzluğa kadar unutmamamız gereken kişiler olmalı.

Bunlardan birini hatırlatmak istiyorum size: Berfo Ana’yı.

Doğum veya ölüm yıldönümü ya da 8 Mart falan diye değil. Ara sıra onu hatırlayıp içim sızladığı için. Cumartesi Anneleri deyince gözüm hep onun çileli yüzünü aramaya alıştığı için. Belki de ölümünden kısa süre önce onunla birkaç saniye konuşabildiğim için. Bilmiyorum...

Ölüme meydan okuyan bir kadındı o. Öldüğünde 105 yaşındaydı. Ve ölmemeye ant içmişti.

Oğlunun mezarını, daha doğrusu kemiklerini bulmadan ölmemeye kararlıydı.

Bu azmiyle 30 küsur yıl yaşadı.

Hesap sordu. Vazgeçmedi. Korkmadı.

Onun Kenan Evren’e haykırışı da unutulacak gibi değildi: “Hiç mi utanmadın benim çocuğumu öldürürken? Senin de ocağın sönsün!"

*      *      *

1908’de doğmuştu. İttihat ve Terakkiciler’in baskılarına dayanamayan II. Abdülhamit İkinci Meşrutiyet’i ilan ederken, Balkanlar isyanlarla sarsılırken, Avrupa’da yanardağlar patlarken ve Sibirya’ya göktaşları yağarken kimin umurundaydı kara kuru bir kızın doğması. Ve elbette hiç kimse, bu bebeğin öyküsünün kendilerini gömüp 105 yıl sonrasına, 2013’e kadar uzanacağını bilmiyordu.

O zaman Ruslar’ın egemenliği altındaki Kars'a bağlı olan Göle ilçesinin (sonradan Ardahan’a bağlandı) Muzarat köyünde (şimdiki adı Çakırüzüm) dünyaya gelen Berfo adındaki çocuk büyürken Birinci Dünya Savaşı çıktı. Çatışmalar sokaklarına ve evlerine kadar yayıldı. Bölge Ruslar’dan geri alındığında kız 12 yaşındaydı.

Osmanlı İmparatorluğu yıkıldı, Cumhuriyet kuruldu. Bu toz duman altında okula gidemedi Berfo. Sonra evlendi. Taşları her yana dağılarak yıkılan köylerin, kentlerin ve devasa bir tarihin altında kalıp ezilmeden var olmaya, yaşamaya ve yaşatmaya çalıştı. Ancak askerî ve siyasi şiddet tiyatrosu ara vermiyor, büyük bir iştahla tekrar tekrar perde açıyordu.

Kürt isyanları, İstiklâl Mahkemeleri, Takrir-i Sükûn Kanunu, Dersim Katliamı, İkinci Dünya Savaşı, darbe, yeniden darbe, bir kez daha darbe…

Onunki hayat değil harp meydanı, yürek değil yangın yeriydi sanki… Çok zorluk çekti, çok yakınını kaybetti, çok gözyaşı döktü. Ama dayandı Berfo Ana; sabretti, direndi; yakınlarını korumak için mücadele etti.

Yeter ki canından çok sevdiği evlatlarına bir şey olmasındı; sağlıklı, mutlu ve hür yaşasınlardı çocukları. Yaşar, Mikail, Fatma, Yıldız, Filiz… Bir de Cemil

Cemil!..

Adının manası bile “güzel”, “iyi”; hem Allah'ın sıfatlarından biri. 48’inde doğurdu onu. Yıllardan 1956’ydı yani. Akıllı mı akıllı bir çocuktu Cemil. Büyüdü, koskoca, yiğit bir delikanlı olarak yetişti, arkadaşlarına örnek bir kişi oldu.

Darbenin tankları ve topları ülkenin ufkunu kararttığında Cemil 24 yaşındaydı. Yıllardan 1980, aylardan Eylül, günlerden 12’siydi. Ertesi gün evleri basılınca gözleri yaşla doldu Berfo Ana’nın.

Sonradan defalarca telaffuz etmişti o hançer darbesine benzeyen cümleyi: “Son defa ‘Cemil’ dedim, o da ‘Anne’ dedi; bir daha göremedim yavrumun yüzünü…”

*      *      *

Berfo Ana bir daha göremedi küçük oğlunu. 13 Eylül'de Göle'deki evinden alınan Eğitim Enstitüsü öğrencisi Cemil, önce 247. Piyade Alayı'na, sonra da Kars Askeri Gözetimevi'ne gönderildi. 8 Ekim'de ise “kayboluverdi”. “Vardı, yok oldu.” “Belki kaçtı, belki buharlaştı.” Sonuçta bir daha ondan haber alınamadı.

Ağabeyi Mikail, 7 Ekimde Cemil'in ziyaretine gitmişti. Kardeşini görememiş, ona elbise ve para iletmiş, bir süre sonra kendisine verilen “Abi, elbiseleri aldım, parayı aldım. İyiyim.” yazılı pusulayla dönmüştü. Ertesi gün Cemil’in “firar ettiği” yalanı alçakça seslendirilirken, 24 yaşında bir beden tümüyle sessizliğe mahkûm olmuştu. Cesedi nereye atılmış, nasıl gizlenmişti, kim bilir…

Berfo Ana bekledi. Bekledi ve umut etti. 31 yıl boyunca oğlu Cemil gelir de dışarıda kalır diye kapısını kilitlemedi. Belki tanıyamaz diye evini boyatmadı.

Cemil, aynı yıl birkaç ay önce tutuklanıp da Erzurum Karskapı Askeri Cezaevi’ne konduğunda babası, 31 Nisan 1980’de çektirdiği fotoğrafının arkasına “Baktıkça beni hatırlarsın” diye yazarak oğluna göndermişti. Ama yanılmıştı; hatırlama görevi oğluna değil, kendisine düşecekti.

11 yıl hatırladı, unutmadı, oğlunu aradı yaşlı adam. Berfo Ana’nın ikinci eşi, Cemil’in babası İsmail Kırbayır’ın ömrü oğlunu bulmaya yetmedi. 1991’de 74 yaşında öldü.

Giderek çoğalıyordu ölümler. Ve gözyaşı gölü giderek büyüyordu.

*      *      *

Ölüsünü bulamadığı için dirisine kavuşma umudunu yitirmeyen Berfo Kırbayır’ın 30 yılı aşkın bekleyişi, pıhtılaşmış kan renginde karanlık bir finale doğru yaklaşıyordu.

Cemil’in gözaltında öldürüldüğü, binanın üçüncü katından atıldığı sadece söylenti değildi artık. O dönem Cemil’in yakın arkadaşı olan Fevzi Çelik, uzun yıllar sonra bildiklerini anlattı. İşkencecilerin adları telaffuz edildi.

Korkunç suskunluk, son yıllarda TBMM İnsan Hakları Komisyonu’ndan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kadar bir dizi yerde bozuldu. 1995’ten itibaren adım adım bir efsaneye dönüşen Cumartesi Anneleri arasında sembolik bir isim olan Berfo Ana, dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan tarafından kabul edildi.

Sonunda ona oğlunun öldüğü “resmen” açıklandı. Ama ceset bulunmadı. Mezar gösterilmedi. Belki de yoktu mezar falan. E, koca devlet ölü çocuklardan kalan kemikleri aramakla uğraşamazdı herhalde. Anlaşılır bir ifadeyle suçunu da kabul edemezdi. Zaten devlet özür dilemezdi ki bu topraklarda. Kapanmıştı işte olay. Bitmişti. Cemil Kırbayır “kaybolmuştu”, “vardı, yok olmuştu”, “ölmüş, belki buharlaşmıştı.” STOP!..

Berfo Ana boğuk bir yürek yarasına dönüşmüş çığlığı ile “Oğlumun mezarı bulunmadan, kemikleri verilmeden beni mezara koymayın” diye vasiyet etmişti.

Kahrından mide kanseri olmuştu son döneminde. 2013’te oğlunu bulamadan hayattan ayrıldı. Belki de böylece oğluna kavuştu.

*      *      *

Beni çok etkileyen bu olağanüstü kadınla ilgili birkaç kez yazmıştım. İlk yazımı unutmam mümkün değil. Yazı bitince büyük oğlu Mikail Kırbayır’a ulaşıp birkaç soru sormuştum.

Bir soruma biraz şaşarak ve gülerek “Nelere de dikkat etmişsin!” deyip cevap verdikten sonra, anlaşılan o da beni şaşırtmaya karar vermişti. Ve annesinin sağlığına ilişkin son sorumu boşlukta bırakarak telefonu birine uzatmıştı. Uzaklaşan sesinden “Anne bak, telefondaki Cemil’in arkadaşı” cümlesini yakalayıp sarsılmıştım.

Bir taraftan Berfo Ana’nın sevgi dolu sesinin birbirine karışan notalarından kelimeleri seçmeye gayret ediyor, diğer taraftan da ona güzel bir şeyler söylemeye çabalıyorum. Bir ara açık seçik “Burada mısın?” demişti bana. Ben de ona “Buradayım, Berfo Ana, buradayım. Sen de hep burada olacaksın” demiştim.

Mikail telefonu aldığında kendisine teşekkür ederek Berfo Ana’nın sesini duymaktan mutlu olduğumu dile getirmiştim. O da bana “Kim bilir,  belki de onun sesini en son duyan insanlardan biri sen olacaksın!” demişti. İtiraz etmekle kederlenmek arasında dalgalanmıştı yüreğim.

Ondan kısa bir süre sonra Berfo Ana’nın ölüm haberi geldi. Onun, o telefonda birkaç saniye konuşup duygulandığım kadının ardından ağlamıştım.

Belki birçok insanı unuturum hayatta, ama geride az sayıda insan kalsa bile hafızamda, biri bu eşsiz kadın olmalı demiştim kendi kendime.

Şimdi içimden geldi, bu dileği sizinle de paylaşmak istedim.