20 Nisan 2011

İşkenceler ve vatan sevgisi

Benimle aynı amaçlarla, benzer faaliyetler gerçekleştiren birçok arkadaşım...


Ben hiç işkence görmedim. Bu yüzden hâlâ utanırım. 
Benimle aynı amaçlarla, benzer faaliyetler gerçekleştiren birçok arkadaşım işkence gördü, kimisi sakat kaldı, hatta ölenler oldu.
Bütün bunların yanında, birkaç kez polisin eline düşmüş olmanın, ya da uzun süre memlekete dönememekten kaynaklanan mahrumiyet hissinin ve başka ruhsal-duygusal sıkıntıların lafını etmek bile ayıp elbette.

Ama işkenceler altında ezilmiş bir toplumun bireyi olarak, bu konu beni hep derinden etkiledi, yaraladı, ürküttü. 
*      *      * 
Son günlerde “Hayata dönüş operasyonu” yeniden gündeme geldi. Birçok kentte ve bu arada Diyarbakır Cezaevi’nde yapılan insanlık dışı uygulamalar ve işkenceler üzerine yeniden yazıldı çizildi, eski yazılanlar hatırlandı. Doğan Akın’ın yazdıklarını okudukça bir kez daha ürperdim. 
Düşünün, işkenceler arasında neredeyse “en masumu” dayak... Saatlerce, günlerce dayak, falaka… 
Öteki yöntemler ise cop sokma, lağıma batırma, mahkûmları birbirinin ağzına işemeye zorlama...  
Bir buçuk yıl yıkanmalarına izin verilmeyenler, göz çukurlarına kadar bitlenenler, dışkı ve kusmuk yedirmeler, fareli ve böcekli yemekleri dayatmalar…
*      *      *
Bunları kim yapıyordu ve yaptırıyordu? Nasıl rahat uyuyabiliyorlardı bunları yapanlar ve yaptıranlar? İnsanlıklarından vazgeçip canavarlaşmaları nasıl bir süreçti acaba?
Bu işkencelerle ilgili cümleler bile, “yüzyıllar önce düşmanlar kazıklara oturtulurdu” anlatımı gibi rahat telaffuz edilemeyecek kadar yakın bir tarihe ilişkin oldukları için sıcak ve korkunç.
İşkencecilerin büyük bölümü yaşıyor. Çevremizde insan kılığında dolaşıyorlar. Belki bazılarıyla komşuyuz. Bazıları gülümseyerek selamlıyor bizi sabahları. Nasıl yaşayabiliyorlar acaba kanlı hafızalarıyla? Geceleri işkence tezgâhlarından iniltiler gelmiyor mu kulaklarına?..
*      *      *
Gazeteci-yönetmen Ruhi Karadağ, “Hayata Dönüş Operasyonu” üzerine belgesel bir film yapmış. 1996'da Bayrampaşa'da açlık grevine katılan ve 2000 yılında da dışarıdan destek veren altı kişinin yaşadıklarını anlatıyor. Bunca yıl sonra, işkence görenlerden bir kısmının hâlâ yardım almadan yaşayamadığını gösteriyor. 

Simurg
adlı 109 dakikalık filmde ölüm orucu koğuşlarından manzaralar var. “Korsakoff” hastalığına yakalanan, konuşmakta ve yürümekte zorluk çeken eski mahkûmların öyküsünü aktaran Karadağ, yakın tarihimizin vahşetini birçok uluslararası film festivalde de sergiliyor. Umarım herkes izler.
*      *      *
Ülkemizde işkencelerin ve ölümlerin sembolü olan isimler var. Hem de haddinden fazla. Herkes kendi sembollerini seçebilir. Benim için ölen değil de, yaşayan iki isim var bu semboller arasında özellikle hafızama kazınan. İkisi de ana. Biri Fadime Göktepe. Öteki ise Berfo Nine
103 yaşındaki Berfo Nine, 31 yıl oğlu Cemil Kırbayır’ı arar. Oğlu belki döner diye misafirliğe bile gitmez. Dönünce tanısın diye evinin duvarını bile boyatmaz. Gelince girsin diye kapıyı bile kilitlemez.
Onu bulmadan ölmeyeceğini söyler durur. Ve bir gün ona “müjde” verilir:

- Oğlun işkencede öldürülmüş! Merak etme artık! Bekleme de...
 
Şimdi işkence izleriyle beraber çürüyen cesedin nerede yattığını öğrenmek için, yaşayan işkencecilere çağrıda bulunuyorlar. Hani, hiç olmazsa “insanî” bir şey yapıp da bildiklerini açıklasınlar diye…
*      *      *
Gazeteci Metin Göktepe sekiz evlat doğuran annesine şöyle diyordu bir zamanlar: 

- Anne, seni okuma-yazma kursuna yazdırdık; “işleri kim yapacak” diyerek iki günde vazgeçtin. Bak, kursa gitmezsen seni polise vereceğim!

Metin, 1996’nın başında gözaltına alındı ve polislerce dövülerek öldürüldü.
Yıllardır hep o kadını görüyoruz artık eylemlerde. Şimdi 70’ine merdiven dayamış olan Fadime Ana’yı. Bir defasında anlatıyordu:
- Geçen rüyamda gördüm Metin’i. Çok yüksek bir ağacın tepesinde. Elma, mandalina, portakal topluyor. Onun sepetlere doldurduğu meyveleri kızlar alıyor.

*      *      *
28 yıl yurtdışında yaşadım. Bu süre içinde değişik uluslardan birçok kişi bana ülkemi sevip sevmediğimi sordu. Başlangıçta, zaten çok sevdiği vatanını kurtarmak için hayatını ortaya koymuş bir genç olarak hiç duraksamadan cevap verirdim.
Yıllar geçtikçe kendi hayatımı, başkalarının yaşadıklarını defalarca düşündüm. Nice uygarlıklara beşiklik etmiş, eşsiz güzelliğine hayran olduğum bu memleketin topraklarında on yıllardır olan bitenleri tekrar tekrar canlandırdım kafamda.
Birbirlerine şaşılacak kadar benzeyen devlet yöneticilerimizi, tavırlarını, sözlerini ve bakışlarını, hükümetlerin ve öteki resmî kurumların aldığı kararları, çıkardığı yasaları, hayatımızı birer mengene gibi sıkıştıran engelleri ve yasakları binlerce kez hatırladım. 
En çok da işkenceleri… İşkencelerle aşağılanan, yaralanan, öldürülen insanları… Ve işkenceci zihniyetle bir türlü başa çıkamamamızı…
Genç kızlara bir sepet meyveyi bile, ancak ölümlerinden yıllar sonra ve analarının rüyalarında uzatabilen yüzlerce delikanlıyı… 
İşkence, şiddet ve baskıların bu kadar yoğun olduğu ülkede, ben artık sevgimi o kadar kolay armağan etmiyorum hiç kimseye…


Yazarın Diğer Yazıları

Dondurma bedava, limuzin hediye: Yaşasın Türk-Rus ilişkileri!..

Ne kadar da askerîleşmişti ilişkiler! Füze al, uçak al, helikopter al! Dön dolaş Suriye savaşına gel!

Kurban Bayramı’nın dört günü: Umut, ölüm, cenaze ve hayat

“Ölümü küçümseme, seve seve karşıla onu, çünkü o da doğanın istediği şeylerden biridir. Öyleyse us yürüten insana özgü olan; ölüm karşısında ne yüzeysel, ne düşman, ne öfkeli olmak, onu yaşamın doğal olgularından biri olarak beklemektir.”

Nâzım, Moskova, T24 ve dört fotoğraf karesi

Moskova’da Nâzım etkinlikleri başladığında başka bir iktidar vardı. Anma geleneği sürüyor. Başka siyasiler de sahneden çıkacaklar. Ölümsüz olan gerçek sanattır, büyük şairlerdir...