20 Temmuz 2014

İnsan hayatının bedeli olur mu hiç? Olur, usta, pekâlâ olur...

Sude, babasının ölümünden bu yana ağlayamıyor, tepkilerini içine atıyormuş

Soma'dayım...

Eminim, tek kelimelik bu ilk cümleyle birlikte okurların bir kısmını kaybettim.

Soma, Soma, Soma! Yeter artık, değil mi ama?

Bıktınız artık maden kazası haberleri ve yazıları okumaktan!

Filistin-İsrail çatışmalarının kanlı bilançolarına da alıştınız zaten yıllardır...

"Büyük politikalar uğruna" düşürülen sivil uçaklarda ölenlere ilginiz de çabuk tükenir, bilirim.

Hayatın en önemli gerçi olan ömden söz etmek bile kolay değildir bir gazeteci için; ne yapsa da sizi Pelin Sönmez'in dövmesinden, Beren Saat ile Kenan Doğulu'nun nerede evleneceklerinden, Murat Boz'un Eliz Sakuçlu'ndan ayrılmasından ya da Demba Ba'nın Beşiktaş'a transferinden koparıp bir çift acı kelam edebilse...

Okurun canı hep sıkkındır çünkü.

Ve fazla bunalmaya gelemez.

Haber kanallarında kan görmeye pek katlanamaz.

Hemen Flash TV'yi açıp göbek atanların arasına karışmak ister.

Soma'da "yaşanılanlar" pek fenadır, tabii. "Ulusça" üzgünüzdür. "Acız büktür", falan...

Ama "hayat da bir şekilde devam etmektedir, haliyle"...

E, üzerinden de iki ay bir hafta geçmiştir artık.

O günlerde ülkede üç günlük millî yas ilan edilmiş ve bayraklar yarıya indirilmiştir.

Hep acıyla, hep kederle, hep ölümle ve Soma haberleriyle de yaşanmaz ki!..

Şairin dediği gibi:

"Hep kahır, hep kahır, hep kahır, hep kahır...

ktım be!"

 

*   *   *

 

"Bir insan örse trajedi, bir milyon insan örse istatistik olur", deyip bilgiç bir edayla onay bekleyenlere siz de rastlamışsınızdır mutlaka.

Oysa bir milyon insanın ölümüyle bir milyon trajedi doğar.

Hatta daha da fazla.

Soma'da 301 kişi öldü.

432 çocuk yetim kaldı.

Kocasız, oğulsuz, kardeşsiz, arkadaşsız kalanlarla birlikte kaç trajedi yapar?..

Zincirlikuyu Mezarlığı'nın girişinde "Her canlı ötadacaktır" diye yazar.

Demek ki ölüm, hayatın "fıtratında" var.

Hele madenciliği seçmişsen her gün ölümle dans ediyorsun demektir.

Ölümün kıyısında çalışmak kötü, lakin kömür çıkarmak elzemdir.

Ölürsen de "şehitlik" mertebesine erişmişsindir.

Eğlence programlarını yasaklayıp sandıktan hüzünlü yüz ifademizi çıkarır 3-5 "felsefi laf" ederiz.

Başka ne gelir ki elden!

Ölenle ölünmez, değil mi?

Ha bir de ömleri satın almak noktasında cömert davranırız...

Roboski (Uludere) katliamını eleştirenlere karşı sinirlenen Başbakanımız, "34 vatandaşın ailelerine bu şartlarda verilebilecek en yüksek tazminat neyse onu verdik, daha ne yapalım!" diye tepki göstermemiş miydi?

 

*   *   *

 

Soma'da Roboski'yi hatırlayıp durdum hep.

İkisi aynı değil tabii. Birinde devlet bombalıyor, ötekinde ise devlet...

Devlet...

Sahi, devlet ne yapıyor?

Bunu soruyorum 40 yaşındaki kocasını kaybeden iki çocuklu Nuray Hanım'a.

Gözyaşlarıyla birlikte yere düşüyor bakışları. Susuyor bir süre.

Acaba aklından neler geçiyor o birkaç saniyede?..

Sonra taşeron şirketlere kızıyor; işçileri ölüme süren, para kazanmak için hiçbir engel tanımayan işadamlarına.

Devlet ise...

Bir başka soruya cevap verirken devletin elinden geldiğince yardım yaptığını anlatıyor.

Önce Kaymakamlık aracılığıyla iki kez para yardımı almışlar.

Sonra "Bir derdiniz var mı?" diye soranlara, rahmetli İsmail'in uğraşmaya fırsat bulamadığı bir sorunu iletmişler: Balkon demirlerinin yapılması. Hemen halledilmiş...

154 bin liralık devlet yardımı yoldaymış.

Ve iki daire.

Bir de fena sayılmayacak bir maaş, devletten.

Gelen sayısız erzak, eşya yardımı da ayrı...

Gözlerimdeki soruyu görmüşçesine ekliyor:

"Tabii ki bün bunlar İsmail'i geri getirmez..."

Ben onaylıyorum:

"Elbette, hayatın bedeli olur mu hiç!"

 

*   *   *

 

Soma, birkaç saat içinde bu cümlemi birkaç kez yüzüme çarptı benim.

Birincisi, dolaylı yoldan da olsa, ölenler "yaşasalardı er, asla bu kadar para kazanamayacaklardı ve eşleriyle çocukların hayatlarına bu derece maddi katkı yapamayacaklardı" vurgusunu uzaktan da olsa hissettiğim o korkunç ve soğuk anlarda...

İkincisi, felâkette ölmedikleri için - sanki cezalandırılarak - devletten yardım almayanların ve akrabalarının "ön kendi hanelerine uğramamalarından dolayı duydukları pişmanlığı" ve hatta ölü yakınlarının trajediden kazançlı çıktıklarına yönelik "kıskançlığı" ifade ettikleri anlarda...

Bir şey öğrenemedim mi yoksa ben ömrüm boyunca?

Hayatın da bir bedeli var mı acaba?..

İsmail'in yakın arkadaşı Musa, bölgeye yağan AKP yardımlarını, iktidarın olayı örtbas etme çabalarını ve yöre halkının önemli bölümünün maddi yardımlar karşılığı kazayı unutmaya eğilimli olduğunu anlatırken sözünü sakınmıyor.

Her bir cümlesini yüreğini parçalayarak seslendiriyor sanki. Ve gözlerinde umutsuzluk ile mücadele ışıkları aynı anda yanıp sönüyor.

Felâket yerinde "gösteri yapan" bakan yardımcılarına tepki göstermekten çekinmemiş, onları iki kez "geri yollamış", sonunda Bakan Faruk Çelik gelmiş, konuşmuşlar. Ama ne fayda...

Bazen "tepeden tırnağa protesto"ya dönüşen bu kır saçlı delikanlının bile fren yaptığı anlar var. Mesela, ben yaşam odalarından söz ettiğimde "Yok, onlar çok pahalı, onlar imkânsız" diyerek daha ucuz ve gerçekçi çözümler üretmeye çalışıyor.

 

  *   *

 

Trajedi gününden bu yana gecesini gündüzüne katarak kazazedelere yardımcı olan Turgutalp Mahallesi Muhtarı lay Erdal, olayın farklı bir boyutuna ışık tutuyor:

"Para ve erzak yardıaçından durum kösayılmaz. Ama bu her şey demek değil. İnsanlar bük travma yaşıyorlar. İlgiye, sevgiye, bazen de psikolojik tedaviye ihtiyaçları var."

Gülay Hanım KAGİDER'in dayanışmasından, devletin bölgede kurduğu psikolojik ve sosyal yardım merkezinden söz ediyor.

Esra Şaşmaz

Sonra küçük bir aileden bahsediyor. Ölen Abdullah'ın eşi Songül Hanım'dan ve 6 yaşındaki kızı Sude'den.

Rica ediyorum, kırmıyor ve beni onlara götürüyor.

Sude, babasının ölümünden bu yana ağlayamıyor, tepkilerini içine atıyormuş.

Tanışıyoruz. İlk çekingenliği aştıktan sonra oynuyor, şakalaşıyoruz. Birbirimizin fotoğraflarını çekiyoruz. Sonunda bir gülümseme beliriyor güzel gözlerinde.

O gülümsemeyle birlikte yüreğimin bir parçasını Soma'da bırakacağımı hissediyorum.

Ve ağlamak için mutlaka oradan ayrılma anını beklemem gerektiğini.

@AksayHakan

 

Yazarın Diğer Yazıları

Dondurma bedava, limuzin hediye: Yaşasın Türk-Rus ilişkileri!..

Ne kadar da askerîleşmişti ilişkiler! Füze al, uçak al, helikopter al! Dön dolaş Suriye savaşına gel!

Kurban Bayramı’nın dört günü: Umut, ölüm, cenaze ve hayat

“Ölümü küçümseme, seve seve karşıla onu, çünkü o da doğanın istediği şeylerden biridir. Öyleyse us yürüten insana özgü olan; ölüm karşısında ne yüzeysel, ne düşman, ne öfkeli olmak, onu yaşamın doğal olgularından biri olarak beklemektir.”

Nâzım, Moskova, T24 ve dört fotoğraf karesi

Moskova’da Nâzım etkinlikleri başladığında başka bir iktidar vardı. Anma geleneği sürüyor. Başka siyasiler de sahneden çıkacaklar. Ölümsüz olan gerçek sanattır, büyük şairlerdir...