02 Haziran 2013

Gücüme gitti gaz yemek ve polisten kaçmak

Taksim Savaş Meydanı'ndayım. İki gaz saldırısı arasında T24 ofisinden çıkıp Harbiye'de bir görüşemeye gitmeliyim ve meydandan geçmek zorundayım

Taksim Savaş Meydanı'ndayım. İki gaz saldırısı arasında T24 ofisinden çıkıp Harbiye'de bir görüşmeye gitmeliyim ve meydandan geçmek zorundayım.

Ofisten çıkar çıkmaz taksiye binmekti amacım, ama taksiler ya dolu ya da sürücüleri şu gergin günlerde "durumdan gelir çıkarma" ve meslek ahlakını bir solukta çiğneyerek "oraya giderim - buraya gitmem" şartları dayatmakla meşgul. Mecburen yürüyerek gideceğim.

Hızlı adımlarla ilerliyorum. Her 50-60 metrede bir polis birlikleri. Yanlarından geçerken ister istemez yavaşlıyorum. Polislere dikkatle bakıyorum. Ellerindeki silahlara, o silahların dönüp de kendilerini vurmasını önleyen gaz maskelerine, her birine sanki "terminatör" havası vermeye çalışan kara ve fiyakalı giysilerine... Ama en çok da yüzlerine... Özellikle gözlerine...

Onların iç dünyalarını merak ediyorum. Nasıl bir insan var her bir üniformanın içinde? Yoksa orada insan değil de sadece polis mi var?..

Halka saldıran, insanları tekme tokatlarla, cop ve kalkanlarla döven, onlara tazyikli su püskürterek ayaklarını yerden kesen, kadın-çocuk-yaşlı demeden herkese biber gazı sıkan, gaz bombaları atan...

Şiddeti büyük bir iştahla kullanırken karşısındakini can düşmanı sayan, direnişçilere müdahale ederken onları sanki hayatındaki bütün başarısızlıkların nedeni gibi gören, insanları sınırsız bir hırsla cezalandırırken rahatlayıp kendini bulmaya çalışan...

... polislerin duygularını merak ediyorum.

Ne dediniz? Onlar emir kulları mı? Asıl mesele "yukarıdakiler" mi? Olsun, ben yine de en az emir veren ruhsuz dudakların sahipleri kadar, emirleri uygulayan acımasız ellerin sahiplerini de merak ediyorum.

Hiçbir şey düşünmezler mi?..

Hiçbir şey hissetmezler mi?..

Hiç mi yürekleri sızlamaz, içleri acımaz?..

*    *   *

Bu yaşa geldim, duygularımı saklamayı öğrenemedim bir türlü. Merakımı da tabii. Ben bu merakla onlara bakarken yüzümde hangi çizgiler belirdiyse artık, genç bir polisin dikkatini çektiğimi görüyorum.

Şahin bakışlarını üzerime çeviriyor. Gaz maskesini ucundan tutarak sallandıran küstah elini beline koyarak vücuduna daha bir özgüven katıyor ve beni süzerken kaşlarını çatıyor...

- Ne bakıyorsun öyle?

Bu soru cümlesi ikimiz için de öylesine çekici ki o an!.. Ama kimse seslendirmiyor bu soruyu... Ne duruyorum, ne hızlanıyorum; aynı yavaş adımlarla oradan uzaklaşıyorum.

Uzaklaşırken de düşünüyorum: Bu gencecik delikanlı, önünden geçerken yorgun bir isyan duygusuyla kendisine bakan babası yaşındaki adamın yüzünde ne gördü acaba? Tahrik mi? Hakaret mi? Saygısızlık mı? Ona büyük bir güç ve güven duygusu veren "devletin küçük parçası" konumuna yönelik bir küçümseme veya onaylamama hali mi?

Belki de 50'sini aşmış adamın yüz ifadesinde gizlenen yıllar önceki "devrimci" yaşıtının derinlerde bir yerde bir türlü kaybolmayan korkusunu ve nefretini fark etmiştir, kim bilir...

*    *   *

Meydanın göbeğinden geçmek zorundayım. Orada polislere yönelik protesto alkışları az sonra patlayacak gaz bombalarının habercisi sanki. Adımlarımı sıklaştırarak delik deşik edilmiş Taksim'de daracık bir koridordan geçmeye çalışıyorum. Birkaç saniye içinde patlamalar duyuluyor. İnsanlar panik içinde koşmaya başlıyor. Önce yakıştıramıyorum kendime kaçmayı. Ama arkamdan hızla gelen insanlar bana ve öteki yavaş adımlılara çarpıyor.

Koşmaya başlıyorum. Ve koştukça küçüldüğümü, küçük bir böceğe dönüştüğümü hissediyorum. En çok da önümde hâlâ yavaş adımlarla ilerleyen bir turist kıza çarptığımda utanıyorum kendimden.

Koşuyoruz becerebildiğimiz kadar çabuklaşarak. Ama gaz bombası bizden çok daha hızlı. Arkamızdan kalleşçe sarıyor bizi ve bir yandan ağzımızdan burnumuzdan geçerek boğamıza iniyor, öbür yandan da gözlerimizi yakarak sulandırıyor.

Koşuyoruz hep birlikte. Birer böcek gibiyiz hepimiz. Hamam böceği gibi. Taksim'in labirentlerinden hızla ilerlemeye çalışırken birbirimize o kadar benziyoruz ki: ne yaş, ne cinsiyet, ne meslek, ne karakter özellikleri; hiçbir farkımız kalmıyor; sadece hayatta kalmaya çabalayan zavallı kara böcekler gibi koşturuyoruz.

Böcekliğimden utanarak koşuyorum. Gözlerimden yaşlar akıyor. Utançtan ya da sinirden mi? Gazdan mı? Gazdandır mutlaka, gazdan!.. Bakın, herkesin gözü yaşlı zaten...

Az sonra Harbiye'de bir kafede, görüşmedeyim. Birkaç dakika içinde kafenin koca camlarından dev bir korku filmi izlemeye başlıyoruz. Dışardaki insanlar panik içinde kaçışıyor. Polis yakaladığını dövüyor. Soğuk metalden canavarlar ağızlarından gaz püskürtüyor. Bazı insanlar canını kurtarmak için oturduğumuz kafeye girmeye çalışıyor. Ama garsonlar nedense onları engelliyor, dışarı atıyor. Ne korkunç bir rüya bu, Tanrım!..

"İyi gelir" diyerek uzatılan limonu reddediyorum ve iyice biberlenen gözlerimi sımsıkı yumuyorum. Kapalı gözlerimden beynime birkaç saniye içinde bir sürü insanın yüzü akıyor: Taksiciler, polisler, garsonlar ve gazdan kaçmak için debelenen binlerce hamam böceği... Onlardan biri de ben...

Gücüme gidiyor... Çok gücüme gidiyor bütün bunlar...

Karşımdaki nefret dolu şiddete dur diyecek hiçbir güç oluşturamadığı hissini taşıdığım zavallı yumruklarımı sıkarak tuzla biberin birbirine karıştığı gözyaşlarımı siliyorum.

Yanımdaki insanlar polise ve hükümete veryansın ediyorlar. Arkadaşım hem onları destekliyor, hem de ara sıra sözde beni yatıştırmak için basmakalıp laflar ederek canımı sıkıyor:

- Takma sen de bu kadar! Mücadele bu! Savaş bu! Her şey olur, her duruma düşer insan!..

*    *   *

Sanki ben bilmiyorum bunları!.. Sanki ta 30-35 yıl öncesinde düşmedim ben bu "durum"lara!.. Ama gücüme gidiyor işte! O zaman da öyleydi, bugün de...

Birdenbire aklıma ilkokuldan bir öğretmenin kuşkulu öğüdü geliyor:

- Fazla gururlusun sen! Herkes gibi olsana!..

Bu sözler telaffuz edilirken "sıra dayağı" yiyorduk. Yani hep birlikte şiddet görüp toptan aşağılanıyorduk. Sayımız fazla olduğu için çoğumuz bu aşağılanmayı önemsemiyor gibiydi. Ve bazı çocuklar (sık sık sopalananlar) sanki ortak bir ziyafet sofrasındaymış gibi yedikleri sıra dayağından zevk alıyorlardı. Benzer bir sahneyi yıllar sonra "bedelli bölüğü"nde, yaşını başını almış adamlar arasında gördüğümde çok şaşırmıştım.

Onca zaman geçti. Şimdi de önce yüzlerce, sonra binlerce, ardından on binlerce insana gaz eşliğinde "sıra dayağı" atılıyor ve insanlar "korku ile eğitilerek" böcekleştirilmeye çalışılıyor.

Elim cep telefonuna gidiyor. Twitter'dan yansıyan bir ölçüsüzlük kanımı donduruyor: AKP milletvekili (hem de İstanbul milletvekili!) Şirin Ünal, on binlerce insanın gaz terörü altında şiddete maruz bırakılmasını açıkça savunuyor:

- Düzene itaat etmek gerekir... Oradan uzaklaşırsanız gününüz sakin geçer...

Ve ekliyor:

- Demek ki gaza ihtiyaç duyanlar var...

İlk andaki tepkimi bastırıp şöyle bir düşünüyorum da, adam (yani bu Şirin Bey) haklı olabilir.

Daha çok gaz yemeye ihtiyacımız var galiba. Her seferinde gaz bulutu altında böcekler gibi dağılıp sonra tekrar ve daha kararlı adımlarla Taksim'e yürümeye ihtiyacımız var.

Kim bilir, bakarsınız Taksim'de sevinç gözyaşları dökmek de nasip olur bir gün.

 

acaba@hakanaksay.com

@AksayHakan

Yazarın Diğer Yazıları

"Ölümlerin sorumluları hesap vermelidir!"

Bugün olay yerinde ilginç bir anıt vardır: Hayatını kaybeden 71 kişinin anısını yaşatmak amacıyla birbirine bağlı 71 koca inciyi andıran devasa yuvarlaklar...

Bazen Rusya Türkiye'dir, Türkiye de Rusya…

İki devletin refleksleri aynı tornadan çıkmış gibi. İtiraz istemiyor. Kendine meydan okunduğunu düşündüğünde hemen sopasını çıkarıyor

Sevgili Cüneyt Arkın'a mektubumdur

1975'te çekilen Cemil adlı filmde şöyle diyordunuz: Bir ülkede halk polise güvenmedi mi reisicumhuruna bile güvenmez. Dünyanın her yerinde bu böyledir