09 Eylül 2012

Gelenek ve din söylemi zengin, vicdanı fakir toplum

Çocukları ne kadar seven bir toplumuz, bunu tam bilemiyorum

Çocukları ne kadar seven bir toplumuz, bunu tam bilemiyorum. Öyle gibi bir görüntü var. Ama çocuk üretimini pek sevdiğimiz aşikâr. Bir de çocuk yetiştirilmesi diye bir konu var ki, çiçek yetiştirmekten epeyce farklı bir iş.

Bizde bu alanda hemen herkesin doğuştan sahip olduğu özgüvenin dibinde sadece kendi anılarıyla ve ailesinden, çevresinden gördükleriyle ilgili “tecrübe”ye karşı duyduğu anlaşılmaz yeterlilik hissi yatıyor. Ne bu işin eğitimi, ne kitap okuma, ne uzmanına başvurma! Herkes nasıl “yetiştirdiyse” sen de öyle yaparsın! Herkesten daha aptal değilsin ya! 

Konu komşuda, tanıdık çevrede veya parkta, metroda vs. gördüğüm “çocuk eğitimi”nin birkaç etkili unsuru var: Birincisi, “çocuğu özgür bırakmak” (“Çocuktur yapar; bağırır, koşar, şımarır, devirir”). Tercümesi, genellikle çocuğu salıverme ve onunla – karnını doyurma ve giydirme dışında – asla uğraşmama. İkincisi, çocuğun “çocuk olduğu için” yaptıklarından, bağırmasından, koşmasından, şımarmasından, devirmesinden onu yetiştirmekten yükümlü yetişkinin rahatsız olması halinde uygulanan şiddet: bağırıp korkutma, ürkütücü göz ve yüz ifadesi yapıp sindirme, çocuğa vurarak veya başka bir biçimde fiziksel müdahale ederek güçler dengesinin kendi lehine olmadığını hissettirme ve daha fazla şiddet görmek istemiyorsa yetişkinin istemediği tavırdan vazgeçmesi gerektiğine “ikna etme”.

\

Bir de izlemesi pek ilginç olan “kısa eğitim seansları” var ki, burada da sıklıkla öne çıkan “başkaları”. Yani çocuğa kızabilecek ve kızdığında ne yapabileceği kestirilemeyecek yabancı bir amca, şu ya da bu kılığa girmiş “öcü” veya “ayıp”, “el âlem ne der”, “başkalarının dikkatini çeker” türü bir söylem…

 

*      *      *

 

Bu “ayıp söylemi”, sanırım toplumsal bir ayağı olduğundan dolayı, anne ve babada çocuğa ahlak eğitimi verdiği duygusunu uyandıran bir uyarı biçimi. Ne var ki özü bakımından, kendini her adımda topluma bakarak sınırlamaya ve birey olmaktansa sürüdeki koyunlardan biri olmaya yönelten bir ilke.

Okul ve aile, bizi ahlaklı, vicdanlı, kendine saygısı olan bağımsız birer birey haline getirmekte çok yetersiz kalıyor. Bu olmayınca ne “en az üç çocuk yapma” amacı, ne de “4+4+4” ve başka formüller ciddi bir anlam taşıyor.

Galiba “ayıp” da dâhil tüm bu “yetiştirme yöntemleri” hayatımızın ileri aşamalarında da bizi yalnız bırakmıyor. “Ahlaki gelişme” sandığımız şeyler, çoğu kez bu sınırlamalardan ibaret kalıyor.

Giderek geleneklerimizin kısıtlayıcı ve bizi “herkesleştirici” yönlerini daha iyi kavrıyoruz. Zaman içinde bunlara dinsel, ulusal, yerel normlar ve yasaklar da ekleniyor.

 

*      *      *

 

Toplumda farklı tercihlerin ve yetişkinler arası anlaşmazlıkların doğduğu anlarda, aldığımızı sandığımız tüm bu “eğitim”den süzülüp gelen sembolleri kullanarak karşımızdakini susturma bakımından olağanüstü insafsız bir cömertliğimiz var: Allah, ezan, vatan, bayrak, Atatürk ve benzeri sembollerden söz ediyorum.

İçselleştirilmiş değerler değil de, gerektiğinde sergilenmek ve silah misali kullanılmak için işe yarayan söylemlerde ahlakın ve vicdanın izini bulmak kolay değil.

\

“Dindar kuşaklar yetiştirmek” belli ki çok önemsenen bir konu. Ne var ki, bütün dinlerin en önemli mesajları arasında yer alan ahlaka ve vicdana ilişkin unsurlar fazla önemsenmiyor.

Öldürme! Çalma! Yalan söyleme! Kıskançlık etme! Komşuna ait olana göz koyma! Tanrı’nın adını gereksiz yere anma!.. Dinin bu emirlerinin ne kadar içselleştirildiğini, dinsel söylemi en yaygın kullananların tavırlarına bakarak kolayca kontrol edebilirsiniz.

Ya da bağımsız birey olma konusunda, örneğin, Muhammet Peygamber’in “doğru bildiğin yolda tek başına da kalsan yürü” mesajını kaç Müslüman uyguluyor? İktidarla, yöneticisiyle, parasal çıkarıyla, sosyal statüsüyle çelişen sorunlar çıktığında kaç kişi uysal hareketlerle sessizce sürüye katılıyor, kaç kişi “doğru bildiği yolda tek başına da kalsa yürüyor”?

 

*      *      *

 

Zülfü Livaneli, bir yazısında Dostoyevski’nin ünlü eseri Suç Ve Ceza’dan söz ediyordu. Orada bilinçli olarak ihtiyar tefeci kadını ve (tanık bırakmamak için, mecburen) kız kardeşini öldüren Raskolnikov, zamanla vicdanıyla büyük bir mücadeleye girer. Sonunda zorlu kişisel muhasebeler ve çekilen yoğun acılar, onun teslim olarak Sibirya sürgününe çıkmasına yol açar.

\

Livaneli, bunu bizim toplumumuzla karşılaştırarak, bizde kimse seni görmediyse ve yakalanmadıysan “suç yoktur” tezini öne sürüyordu.

Gelenek ve din söylemi zengin, ama vicdanı fakir bir toplumda yaşadığımızdan dolayı, bu teze katılmamak elde değil.

 

*      *      *

 

Siyasetçi, bakan, bürokrat, gazeteci gibi herkesin önünde ve gözlem alanında olan insanlara bir bakın. Dün dediklerinden bugün ne kadar kolay vazgeçebiliyorlar. “Duruma göre” din, ahlak, vicdan unsurlarından ne rahat uzaklaşabiliyorlar.

Çünkü tercihlerini belirlerken çoğu kez tek bir ölçüt kullanıyorlar, gücü en fazla temsil ettiğini düşündükleri ölçütü. O da günümüz koşullarında Başbakan ve Başbakan’ın istekleri.

Yarın Başbakan değiştiğinde manevra yapmak zor olmaz mı? Hani tükürdüğünü yalamanın güç olması bakımından? Tümüyle kaybolmayıp sadece sinmiş olanlar açısından belki. Ama çoğunluğun zorlanacağını sanmam. Çünkü insanın içinden güçlü bir tepki ve direniş gelmiyorsa, vicdanı onu sarsmıyorsa, inançları utandırmıyorsa, ne yapsanız boş; o her kılığa girebilir; üstelik uygun bir fırsat bulduğunda rahatlıkla size ahlak dersi verebilir.

\

 

*      *      *

 

Bakın, örneğin, Başbakan’ın emir eri gazetecilere. Onun buyrukları doğrultusunda yazan veya yazmayanlara. Onun karşısında el pençe divan durarak “arıtılmış” ve mahcup sorular yöneltenlere. İçimden böylelerine sormak geliyor:

Öyle yapmasan ne olur, be adam? Ölür müsün? Öldürürler mi seni? Elini, dilini mi keserler? Hapse mi atarlar? İşini kaybeder, aç ve sefil mi olursun?

Hayır, kahramanlık yap ve isyan et, demiyorum. Sadece aşağılanma sınırını aşma, hepsi o kadar. Bunu yapamaz mısın?

Hani, durmadan “başkaları ne der?”, “ayıp-günah” deyip dururdun ya! Başkalarını düşün! Hiç olmazsa alenen aşağılandığın için önlerinde utanabileceğin insanları: eşini, çocuklarını, anne ve babanı, arkadaşlarını!.. Kendini onurlu ve gururlu biri gibi göstermeye çalıştığın birilerini! Ya da kutsal bildiğin bir şey veya birisi için!.. Tabii varsa eğer…

Biraz utan! Ve vazgeç!

Kahraman ol, demiyorum; şart değil kahramanlık yapman.

Sadece aşağılanma!

O yeter!..