03 Ağustos 2011

Çocukluk radyosu, Bizim Radyo ve ‘Rusya radyosu’

On dokuzuncu yüzyılın sonlarında, kimilerine göre Rus mucit Aleksandr Popov’un...


On dokuzuncu yüzyılın sonlarında, kimilerine göre Rus mucit Aleksandr Popov’un, kimilerine göre ise İtalyan mucit Guglielmo Marconi’nin yaptığı buluşun, gün gelip de başıma böyle bir bela açacağını nereden bilebilirdim?..
*      *      *
Yazıya nasıl başlayayım diye düşünürken sıkıntıdan yazdığım bu ilk paragrafı isterseniz çöpe atın. Konu, gazete veya televizyon değil de “radyo” olunca neresinden tutacağımı bilemedim.
Radyo deyince aklıma gelen ilk görüntü, çocukluk yıllarımdan. Yani radyonun rakipsiz olduğu, televizyonun icat edilmediği, daha doğrusu icat edilip de bize gelmediği yıllardan…
Radyomuz koskocaydı. Yüzü külüstür minibüslere benzerdi. Ağzının iki yanında durmadan sağa sola çevirdiğim yuvarlak ve şaşı gözleri vardı. Tepesinde de sanki mekanik soğukluğunun etkisini gidermek için kullanılan dantelimsi bir yüz örtüsü. Düğmeleri, yaşlı bir canavarın dişleri gibi iriydi ve sararmıştı. Bazen dalgaları değiştirirken hoyrat davrandığımda bu dişler yere düşerdi; kimse görmeden onları yerine yerleştirmem gerekirdi.
En çok sevdiğimiz program, ailecek her akşam dinlediğimiz “radyo tiyatrosu” idi. (Nedense en çok da Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Mezarından Kalkan Şehit”inden uyarlanan dizi aklımda yer etmişti.) Ve babamın hiç kaçırmadığı “ajans” haberleri... Radyonun yanındaki sobada kızartılan kestaneler… Geri gelmeyecek eski yılların sıcaklığı…
*      *      *
Çocukluk yılları çabuk geçti. Geçerken de hayatıma bir başka radyo girdi. Daha doğrusu iki. Kısa dalgadan cızırtıları bitmez tükenmez, bazen birkaç cümlesini anlamak için olağanüstü bir gayret göstermem gereken iki radyo…
Biri 1958’de Türkiye Komünist Partisi (TKP) tarafından kurulan Bizim Radyo idi. Daha doğrusu Sovyetler Birliği ve Doğu Almanya tarafından kurulan. 
70’li yıllarda Bizim Radyo daha çok “halkla ilişkilerde” konumlandırılırken, komünistler için daha prestijli sayılmaya başlayan bir başka radyonun, TKP’nin Sesi’nin yıldızı parlıyordu.
Daha yeni, gelişkin ve küçük “transistörlü radyolar” çıkmıştı. Hangisini alsam diye düşünürken hep aynı soruyu sorardım:
“Kısa dalga hangisinde daha iyi çeker?” 

Bizim Radyo ve TKP’nin Sesi dinlemek benim için ibadet etmek gibiydi o yıllarda. Kaçırmaya gelmezdi. Bazen sabah erken kalkar, bazen gece geç saatleri beklerdim.
Leningrad Üniversitesi’ni bitirince memlekete döneceğimi sanıyordum. Olmadı. Parti “güvenliğimle ilgili kaygılarını” gerekçe göstererek benim Türkiye’ye dönmeme izin vermedi. Ben “neden?”, “nasıl?” sorularıma cevap ararken, kararın çoktan verildiği ortaya çıktı. Doğu Almanya’ya, Leipzig’e gidecektim. 
İş yerim, bir zamanlar kafamda birer puta dönüşen Bizim Radyo ve TKP’nin Sesi idi.
“Bu yüce radyolara yorum yapmak benim haddime mi?”, diye düşünerek girdiğim bahçeli, küçük ve “gizli” binada kayıt ve yayın işlerinin yapıldığı bodrum katına neredeyse hiç inmedim; ama üst kattaki odamda, eski bir daktiloyla radyolar için sayısız yazı yazdım.
*      *      *
Sonra her şey tarihe karıştı. “Parti disiplini”, parti ve disiplin… Almanya, Alman birası ve Stasi korkusu… Kendi kararlarını başkalarına bırakmak, gazeteciliği ideolojik bir görev olarak görmek ve kısa dalgadan radyo dinlemek… Her şey…
Radyo da neydi ki!.. Zaten gazeteler, dergiler, televizyonlar, ardından da eşsiz cazibesiyle internet, enformasyon ihtiyacına gerektiğinden de fazla cevap veriyor gibiydi… 
Gibiydi ama… Yine de ara sıra BBC’ye kulak vermekten kendimi alamıyordum. Çünkü o, BBC’ydi... Seyrek de olsa Amerika’nın Sesi’ni, Köln Radyosu’nu dinlediğim de oluyordu. Ve Moskova’da araba kullanmak, benim için giderek Eho Moskvı Radyosu’nun dinlemek anlamına gelmeye başladı.
“Moskova radyosu” mu dediniz? Rusya’nın Sesi mi? Doğrusu çok seyrek dinlerdim. O aklıma geldikçe “Burası Moskova” diyen aksanlı bir ses çınlardı kulaklarımda. 
Türkiye’ye dönüş yapmamın üzerinden bir yıl geçmişti. Ara sıra misafiri olduğum Moskova’da bir gün çok eski bir dostumla sohbet ediyordum. Bir ara kahvesini sakince yudumlarken bana “Rusya’nın Sesi Türkçe yayınları”ndan söz etmeye başlaması beni gülümsetmişti. “Burası Moskova mı?” demiştim alaycı bir ifadeyle.
Aslında gülünecek bir şey olmamalıydı bu. Söz konusu olan, 29 Ekim 1929’dan beri faaliyet gösteren, bugün Türkçe de dahil 38 dilde, 160 ülkeye seslenen dünyanın en büyük yayın kurumlarından biriydi.   
Ama zar zor dinlenen kanallardan, çoğu kez aksanlı bir Türkçeyle “Burası Moskova” diyecek, her zaman “resmî” olduğunu hissettirecek ve dinleyicisine epeyce uzak olduğu için haberin önemlisini yakalamakta sıkıntı çekecek bir radyoyla nereye gidilebilirdi ki?..
*      *      *
O sohbetin üzerinden 7-8 ay geçti. Nereye gidilebileceğini doğrusu bugün de bilmiyorum. Ama bildiğim çok şey var artık. Umudumun kaynağı olan çok şey…

Yayınlar uzaktan bir yerden değil, buradan, İstanbul’dan yapılacak. Ve FM üzerinden. Mikrofonlara çıkacak, haberleri okuyacak, yorumlarını aktaracak ve programlar yapacak arkadaşlara bakıyorum; eğer bende aksan sorunu çıkmazsa onlarda hiç çıkmaz. Yapılacak haber ve programların kalitesi konusunda ise içimde merakla harmanlanan büyük bir güven var.
Medyanın hiç de kolay olmayan günlerinde bir haber radyosundan beklenen her şeyi ve daha fazlasını vermek için yola çıkan, mesleğinin erbabı gazeteciler ve her biri kendi konusuna hâkim uzmanlar, coşkulu bir titizlikle yayına çıkacakları güne hazırlanıyorlar.

“Yakında, pek yakında”
başlayacağımız yayının, Rusya’nın Sesi için Güneşli’deki ofis ve stüdyolarımızda ürettiğimiz içeriğin ilk işaretleri...
Pırıl pırıl pek çok insanın enerjisi… 

Aydın
Engin, Doğan Akın, Barbaros Devecioğlu gibi, kelimenin tam anlamıyla “sağlam” gazetecilerin deneyimi…
Adlarını yakında duyacağınız bir dizi arkadaşımız…
Adlarını çok iyi bildiğiniz ve bizde çeşitli programlar yapacak olan birçok ünlü kişi…
“Pek yakında”
*      *      *
“Burası Moskova” değil, burası İstanbul… 
Sonra Ankara, İzmir, Bursa, Antalya… 
Sonra… Belki…
Sonrasını bilmiyorum... Ve yarınla ilgili düşüncelerimi şimdilik bir kenara bırakarak kendime bir kahve söylüyorum.  
Sahi, kim açtı bu belayı başımıza? 
Radyo denen şeyi gerçekten Aleksandr Popov buldu da, Guglielmo Marconi ondan daha atak ve “ticari” mi davrandı? Ya da bu buluşun “asıl sorumlusu” Nikolai Tesla, Olive Lodge, Heinrich Hertz veya başka biri mi?
Yoksa tıpkı 7-8 ay önceki gibi, şimdi yine karşımda sakince kahvesini yudumlayan Andrey İsayev mi?

Yarın: “Putin’den radyoya selam var” 

Yazarın Diğer Yazıları

Moskova'dan notlar: Maske yok, aşı çok...

Rus dostlarımın benim maske takmama bıyık altından gülümsemesine, hatta bazılarının "Sen de çıkar artık, bir şey olmaz, merak etme!" diye baskı yapmasına ne demeli?

Hiçbir şeyin 40 yıllık hatırı yok bu topraklarda; ne kahvenin, ne hayatın, ne de ölümün

Berfo Ana'ya verdiği sözü tutmayan Devlet Baba, artık Cemil Kırbayır konusunda başının ağrıtılmasından sıkılarak dava dosyasının kapatılması için düğmeye bastı.

Yine başladınız kafa tokuşturmaya ve şapur şupur öpüşmeye

Acaba ben de boynuma "tokalaşmak, sarılmak ve öpüşmek yasaktır" diye bir yazı yazıp öyle gezsem insanları kırmış mı olurum?