19 Mayıs 2015

Bombaların ardından: İstediğiniz, on binlerce insanın daha ölmesi mi?

Mersin ve Adana’da bombalar patladı. Onlarca insan ölebilirdi. İç savaş kıvılcımları çıkabilirdi...

Dün Mersin ve Adana’da bombalar patladı.

Onlarca insan ölebilirdi.

Siz bu yazıyı okumaya başladığınızda ülke iç savaş şartlarında olabilirdi.

Bu sefer de can kaybı olmadan atlattık, ucuz kurtulduk.

Sırada ne var?..

 

Bu böyle gitmeyecek.

Artık belli oldu.

Mert ve dürüst bir mücadele istenilen sonucu vermeyecek.

Demokratik bir seçim kampanyasıyla olmayacak.

Olursa iktidar kaybedecek.

Bu ayan beyan ortaya çıktı.

 

*  *  *

 

En fazla oyu alabilirler.

Birinci çıkabilirler.

Ama bu onlara yetmiyor.

Onların kendilerini güvence altına almaları için muhalefetin ezilmesi gerekiyor.

Evet, ezilmesi. Bazılarının yok olması. Birçoğunun bir daha belini doğrultamayacak kadar ağır darbe alması.

Kendilerinin - eski mesut günlerde olduğu gibi - açık ara önde ipi göğüslemeleri gerekiyor.

Ama böyle giderse sonuçlar pek öyle olmayacak, bu belli oldu.

 

*  *  *

 

İşler sarpa sardı.

Herkes oyunu artıracak.

Bir tek onların oyu azalacak.

Birinci olsalar da, seçimlerin kaybedeni olacaklar.

Gidişleri kötü.

Yüzde 52 artık uzak bir hayal.

Yüzde 48, yüzde 45 hayal.

Giderek yüzde 42, hatta 40 da hayale dönüşebilir.

Maazallah, böyle devam ederse yüzde 38'lere, hatta 35'lere kadar inilebilir...

 

*  *  *

 

Bu böyle gitmeyecek.

"Bir şeyler" yapmalı!

Ve o "bir şeyler" yapılıyor.

O "bir şeyler"den ne anlarsanız artık, her şey...

Çünkü her şey "mübah".

Ezici bir zafer kazanmaları zorunlu çünkü.

Dürüst bir mücadelede asla güçlerinin yetmeyeceği kadar ezici.

Dürüst olmayan, ama "mübah" olan "bir şeyler"...

 

*  *  *

 

Diktatör Evren'in ruhuyla kanatlanmak için dünyanın en adaletsiz seçim barajı olan "yüzde 10" duvarının arkasına sığındılar.

Olmadı!

Duvar sallanıyor, devrildi devrilecek.

Devletin bütün açık ve gizli imkânları seferber edildi.

Hükümet, Başbakan, bakanlar, valiler, kaymakamlar, iç işleri, uçaklar, arabalar, örtülü-örtüsüz ödenekler...

Yetmedi!

"Tarafsız" Cumhurbaşkanı şerefi üzerine ettiği yemini çiğnemeye başladı.

Hem de ne çiğneme!

Günde üç öğün, yemeklerden sonra, bütün dişleriyle ve çenesinin bütün gücüyle çiğniyor...

O da kâfi gelmedi!

Tuzaklar gündeme sokuluyor.

 

*  *  *

 

En büyük hedef HDP.

"En büyük baş belası" olan o!

Çünkü o son zamanlarda oylarını bu kadar yükseltip de duvarı sallamaya başlamasaydı, en az 50-60 milletvekili daha garantideydi. Tek başına iktidar garantideydi. Ve belki de “başkanlık sistemi”...

Ama o "kahrolası" HDP ve özellikle de lideri Selahattin Demirtaş bir türlü durdurulamıyor.

Bıraksan yüzde 13-15 "bandına doğru" koşacaklar...

"Bir şeyler" yapmalı...

HDP defalarca hedef gösterildi, kışkırtmalar yapıldı.

Kuran ellere alındı.

Kâbe tepsiye kondu. Bazen pasta olarak, bazen de silah...

"Zerdüştlük" piyasaya sürüldü, ateistlere karşı zehir saçıldı.

"Bunların seçim beyannamesinde 8 defa 'Kürt' geçiyor, 9 defa 'lezbiyenlik, gay, bilmem ne' kelimeler" dendi...

Ağızlardan köpükler saçıldı.

Yetmedi.

Olmayacak gibi hâlâ.

 

*  *  *

 

O zaman bu toprakların o malum kara yüzü çıktı ortaya, o puslu karanlıkta çakal gözler parladı.

"Daha etkili bir şeyler" yapılmalıydı.

En etkilisi "kan"dı...

Ağrı'da denenmişti ilk olarak. Ve can alınmıştı. Ama "yeteri kadar değil"...

HDP'ye 60'ı aşkın saldırı düzenlendi.

Ülkücüler kışkırtıldı (ne güzel, bir taşla iki "kuş"; hem HDP hem MHP!)

"Ülkücü süsü verilmiş", "kurt işaretli" provokatörler sahneye çıkarıldı.

Olmadı.

HDP sabırla direndi, partili gençler - zor da olsa - şimdiye kadar saldırılara cevap vermemeyi, soğukkanlı davranmayı başardı.

HDP, MHP ve CHP yönetimi oyuna gelmemek için çok dikkatli davranıyor.

Çünkü biliyorlar ki, eğer tuzağa düşülürse sonuç tek bir yere yarayacak...

Öte yandan zaman geçiyor, seçimler giderek yaklaşıyor, sinirler geriliyor...

 

*  *  *

 

Dün Adana'da ve Mersin'de bombalar patlatıldı.

Kan döküldü. Yaralılar var.

Bombalı saldırı mekânlarından ölü çıkmadı.

Çıkabilirdi. Çıkmadı.

Çıkmadı ama, korkunun karanlık bulutu iyice yayıldı ortalığa.

Aynı anda bir yerlerden "Goebbels'in vurgusuyla” bir ses yankılandı:

"Kendileri patlatmıştır!"

"Biz masumuz!"

"Biz tertemiziz!"

"Ne hırsızlık ve yolsuzluk biliriz biz, ne yalan ve iftira, ne de cinayet ve katliam!.."

Tehlike devam ediyor.

Yeni "Ağrılar", yeni "Adanalar", yeni "Mersinler" yolda mı?

Her zaman bu kadar ucuz atlatılabilir mi?

İktidar aşkına daha neler planlanabilir?..

 

*  *  *

 

Barış sürecinin devam ettiğini söylemek zor. AKP süreçten çıkmış görünüyor.

Bu ülkede 30 yıllık iç savaşta 45-50 bin kişi öldü.

İlk kez barışa bu kadar yaklaşılmıştı.

"Süreci biz başlattık" diye övünenler, önce görüşmeleri durdurdu, sonra süreci, masayı ve hatta Kürtlerin varlığını reddetti.

Şimdi sıra herhalde sürecin tümüyle gömülmesine, iç savaşın tekrar başlatılmasına geldi.

Tek bir öncelikleri var: İktidarı korumak! Koltuktan inmemek!

Varsın PKK ile savaş tekrar başlasın...

Varsın, Kürtlerin barışa ve yasal siyasete açılan kolu HDP kesilsin, yok olsun...

İç savaş tekrar başlarsa ne olur?

Bir 45-50 bin insanımızı daha feda etsek ne yazar?

Umurlarında mı?

Çatışmalar tekrar körüklenirse, bir daha "masa başına oturmak" ne zaman ve nasıl mümkün olabilir?

Umurlarında mı?

"Kan gerekiyorsa kan dökülecek!.."

Hem "içerde" iç savaşla, hem "dışarda" Suriye'de, belki Irak'ta girişilecek maceralarla!..

Binlerce, on binlerce insanımızı daha kurban edelim, öyle mi?

 

*  *  *

 

AKP 13 yıl önce "mağdur edebiyatı" ile başa gelmişti.

İktidara önce yaklaştı, ardından şöyle bir ilişti, sonra yerleşti, güvenle kök saldı, derken iyice yayıldı, dahası koltuğa yapıştı...

Zengin oldu, paraları yere göğe sığmaz oldu, 1000 küsur odalı saraylar yaptırdı.

Ama bakıyorsunuz...

O hâlâ "mağdur"!..

Bugün bile "beyaz kefen"den bahsedebiliyor.

Belki de haklı...

Kefen bizim siyasetimizin değişmez parçası maalesef.

Ama ortada bir "beyaz kefen" varsa...

Galiba bunların derdi onu giymek değil...

Giydirmek!..

@AksayHakan

 

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

İmamoğlu mazbatayı aldı ama devrim falan olmadı, İstanbul fethedilmedi, ‘hürriyet kavgası’ kazanılmadı

İmamoğlu’nun kazanmasını Kurtuluş Savaşı’na benzetenler, onunla Atatürk’ü zorlama montajlarla el sıkıştıranlar, 17 Nisan'ı 'İstanbul’un AKP’den kurtuluşu' ilan edenler çoğaldı...

Sayın Sadi Güven, Gladyatör filminin 141. dakikasını izlediniz mi?

Acaba Quintus neden tavrını değiştirdi? İktidarın sonunu hissettiğinden mi? Maximus’u destekleyen halkın tepkisinden korktuğu için mi?

Erdoğan küskün muhalifleri oy kullanmaya ikna etti

Gücünün sınırlarını anlayan muhalefet, en başa 'hata yapmamayı' koyuyor; iktidara puan kazandıracak pozisyonlardan uzak duruyor