20 Ocak 2019

Yansın geceler!

İstanbul, Ankara ya da bir başka kentte, sanayiye doğru başınızı bir uzatın

Uyarılara rağmen düğünün keyfini kaçırmaya kimsenin niyeti yoktu.

Daha birkaç gün önce “Kuşlar ölüyor, havai fişek kullanmayın” diyen birkaç eş dost, bir geceliğine de olsa sussunlar değil mi?

Fişekler patladı.

Genç çift, biraz sonra ailelerinin senetle, kredi kartıyla 24 aya böldürmeyi başardığı yeni mobilyalarla dolu evlerine gidecek ve yeni bir hayata başlayacaklardı.

İşçidir belki biri, bir hafta sonra atölyede işbaşı yapar, gece-gündüz derken, hayat geçer yaşlanırlardı.

Ya da belki varlıklıdır genç çiftin aileleri. Havai fişeklerin, mobilyaların, masraftan kaçınılmadan dekore edilen, boya badanası yapılan evin fiyatının bir önemi yoktur. Onlar, muhakkak ki hayatı daha ağır yaşardı.

* * *

Ve o düğünler olurken, o mobilyaların üzerinde hayatlar geçerken, her bahar yenilenirken boyalarla duvarlar, işçiler hayatın alışıldığı biçimde sürmesi için sürekli çalışırlardı.

Bizi ziyadesiyle kıskanan, neden kıskandıkları belirsiz, misal kıskandıklarını iddia eden dar gelirlilerin görme ve kalma fırsatı bulsalar geri dönmeyecekleri başka ülkedeki gibi mesai saatleri ve ücretleri belirgin değildi. Sigorta yoktu varsa en düşükten yatırılmıştı, mesai belirsizdi, ücret fazladan istense kapı gösterilirdi.

* * *

Ankara’da 3 Şubat 2011 sabahında, OSTİM’deki bir jeneratör fabrikasında oksijen tüplerinden meydana gelen patlamada 3 işçi yaşamını yitirdi. Aynı günün akşamı, OSTİM’in yanı başındaki İvedik Sanayi’de boya atölyesinde tiner ve boya tanklarının patlamasıyla yangın çıktı. Yanan, birbirini ezen, duman soluyan 17 işçi yaşamını kaybetti.

Bir madende 302 işçinin yaşamını yitirdiği ülke burası, rakam 100’lere çıkmadan lafı mı olur?

Olmadı. Birkaç gün konuşuldu. Birkaç adliye muhabiri davayı takip etti. Her şey unutuldu.

İki işyerindeki ihmallerle ilgili açılan davada, 18 sanıktan 13’ünün beraatine karar verildi. Firmaya oksijen ve patlayan tankları satan isimlerden ikisi 15 yıl, biri 6 yıl 3 ay, biri 4 yıl ceza aldı. Tamamının cezasında indirim yapıldı.

Kamu görevlileri elbette itinayla korundu.

İş cinayetlerini titizlikle takip eden gazeteci İsmail Saymaz’ın o dönem yaptığı habere göre, tam dört bakanlık, ayrı ayrı gerekçelerle, soruşturulmalarına izin vermedi.

Biri, suçlanan kamu görevlisinin tüpün dışını denetlemekle yükümlü olduğunu, biri hiç şikayet gelmediğini,  biri denetim görevinin diğer iki bakanlıkta olduğunu, biri ise denetimin iş kazalarını önlemeyeceğini bildirdi, Ankara Başsavcılığı, 2014’te mesajı alıp, takipsizliği verdi.

Anımsayan yok ölenleri, ailelerini, emeklerini, hayallerini.

* * *

Davutpaşa Katliamı dosyası ise hiç kimse fark etmese de işçilerin, ölenlerin ailelerinin ısrarla, inatla, azimle takip ettikleri bir davaydı.

İstanbul Davutpaşa’da 31 Ocak 2008’de bir havai fişek fabrikasında meydana gelen patlama ve yangın nedeniyle 20’si işçi 21 kişi hayatını kaybetti, 130 kişi yaralandı.

Geçen hafta karar duruşması vardı.

Yargıtay’ın daha önce aldıkları 5 ve 3 yıllık cezaları yüksek bularak bozduğu Zeytinburnu Belediyesi’nde 2007 öncesinde ve sonrasında imar müdürlüğü yapan iki sanık, yapılan indirimlerle sadece 10’ar ay ceza aldı. Ceza ertelendi. Bakırköy 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nin ilk yargılamada 9’ar yıl ceza verdiği, Yargıtay’ın cezalarını yüksek bularak bozduğu Zeytinburnu Belediyesi Ruhsat ve Denetim Müdürü ve Zabıta Müdürü sanıklar ise 2’şer yıl ceza aldı. İndirimle ceza 1 yıl 8 aya düşürüldü, hükmün açıklanması geriye bırakıldı.

2014’te yapılan ilk yargılamada, binanın iki sahibine 6 yıl ceza verildi ve bu ceza onandı.  Başkan danışmanına verilen 5 yıllık ceza ise bozuldu. Suçun niteliği değiştirildi ve hakkındaki dava zamanaşımından düştü.

Yargıtay, kalan sanıkların ise cezalarının düşürülmesini istedi.

Zeytinburnu Belediye Başkanı ile İstanbul Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bölge Müdürü ise beraat etti.

Dava, 2019’a böyle geldi.

Mahkeme, ilk kararında direnmeyerek, Yargıtay’ın kararına uydu ve dosyayı cezasızlıkla kapatıverdi.

* * *

İstanbul, Ankara ya da bir başka kentte, sanayiye doğru başınızı bir uzatın.

Orada, Suriyeli fiyatına çalıştırıldıklarından yakınan genç işçiler göreceksiniz.

Suriyelilerin asgari ücretin yarısını bulmayan rakamlara çalışmasına kimsenin aldırmadığını.

Çocuk işçileri göreceksiniz.

Güvencesiz, emniyet tedbiri olmadan çalıştırılan ve Suriyeli olmadıklarına şükreden işçiler göreceksiniz.

Suriyeliler için laf geldiğinde “Kaçmayıp savaşsalardı” diyen ancak üç paraya o işçileri sömüren patronları göreceksiniz.

Ankara’da daha geçen hafta yanarak ölen 5 Suriyelinin izlerini göreceksiniz.

Dil bilmedikleri için kimin öldüğünü soramayan ve tanınmayacak haldeki cenazelerin çıkmasını bekleyen ailelerin diğer çocuklarını.

İşçileri göreceksiniz, kaçak atölyelerde çalışmayı kader sayan ve iş bırakmamaları, isyan etmemeleri, ölmeleri, yaralanmaları olağan sayılan.

O atölyelerde yine boyalar, mobilyalar, havai fişekler.

Durmayan ve şaşırmayan bir ülke ve hiç itiraz etmeden akan hayat.

Sözüm ona gecelerin yandığı, neşeli gözükmeye çalışan ve muhakkak yapılan neşesiz düğünler göreceksiniz, daha birkaç saat önce ne olup bittiğine, kimin ölüp kimin kaldığına hiç aldırmayan.

 

Yazarın Diğer Yazıları

O bombalar nasıl patladı: "IŞİD beklesin, Gergerlioğlu'nu mahkûm edelim"

İnsanlık suçlarına imza atanların o imzaları nasıl bu kadar kolay atabildiklerinin kanıtları, basit bir arşiv taraması ve bu dosyaları yıllarca sayfa sayfa takip eden hak savunucularının, avukatların çabalarıyla hep önümüzde duruyor

Dört mevsim cinayet

"Ölen ölür" düzeninde yaşamaya sadece bazılarının hakkı var. Ve o hakka sahip olanlar, birkaç insanın daha korkusuzca yaşamasını sağlayabilecek ve zaten uygulanmayan İstanbul Sözleşmesi kalksın diye uğraşıyorlar

Ahmet Atakan 31 yaşında: Akla zarar raporlar, suçluluk ve güçlülük

Akla zarar kararlarda yazsanız da "kanıtlar kanıtlamamıştır" diye, Atakan'ın gencecik başının üzerinde hesabı verilmesi zorunlu bir gaz kapsülünün resmi raporlara geçmiş izleri var