16 Mayıs 2020

"Terörist" mezarları

Artık koruyacak bir çocukları olmasa da bitmemişti annelikleri, mezarlarını korumaları gerekiyordu daha

"Gençaslan" diye bağırdı bütün gücüyle avukat.

"Müvekkilimin babası" diye tanıttı yanındakilere boynu bükük yürüyen yaşlıca amcayı.

Ulucanlar Katliamı'nın üzerinden iki gün geçmişti henüz. Aileler, çocuklarının ismini "ölüm listesinde"  görmüş, bir umut, kalplerinin bir yanı sadece bunu düşündükleri için bile ağrıyarak, belki de kendi çocukları değildir umuduyla, cenazeleri teşhis etmeyi, sonra alabilmeyi bekliyordu.

Artık neredeyse üçüncü gün bitiyordu.

Aileler, gecenin geç saatinde, o vakitler henüz iktidarın muteber semti olma özelliğini kazanmamış Keçiören'de, büfeden bozma bakkalın önünde, meşrubat kasalarının üzerinde oturmuşlar, aslında hiç gelmemesini diledikleri o vaktin gelmesini bekliyorlardı.

Ağıtlar, birbirine sarılmalar, kendinden geçenlerle ilgilenmeler, en çok ağlayanı en çok teselli etmeler, en yakını olmayanların en büyük acıyı çekiyor görüntüsü vermesine şaşkınlıklar yoktu.

Zaman akmıyordu. Her gece birbirinin aynı değildi demek ki. Bazı geceler, bir ömür kadar uzundu.

Nereden geldiği anlaşılmaz bir sabırla susan ailelerin gözleri, Adli Tıp'ın yanaşmalarına izin verilmeyen kapılarından girip çıkanlara bakıyordu.

Yolun karşısında, kasalarının üzerinde oturdukları bakkalın ön raflarındaki ürünler belliydi:

En başta çay ve tost makinesi, kolonyalar, mendiller, peçeteler, baş ağrısına iyi gelebilecek nane damlaları, gripin ve bitmeyecek kadar çok sigara. Ölü yakınlarından para kazanan bir işyerinde ön raflarda çocukların sevecekleri ürünleri toplamak, iflas etmekle eşdeğerdi. Trafik kazalarında, karanlık bir sokakta, güpegündüz yolun ortasında, evinin bir ücra köşesinde ölen, öldürülen, intihar edenlerin ailelerine alışık bakkal, elbette "terörist" ailelerini de tanıyordu. Fark etmezdi, alışmıştı.

* * *

Bu kadar bekletilmesinin bir sebebi vardı elbette cenazelerin. Eylül 1999’da, 10 mahkûmun yaşamını yitirdiği o operasyondan sonra, çatışma çıktığı, içeriden güvenlik güçlerine ateş açıldığı söylenmişti kamuoyuna. Ölü muayene tutanakları ve ölenlerin görüntüleri öyle söylemiyordu. Çoğu başından, uzak ateşle vurulanlar, bedenleri işkence izleri ile dolu olanlar, darbeler almış kafasının büyüklüğü, bir insan başının üç katı kadar olanlar… Mümkün olduğunca geciktirmek gerekiyordu.

Elbette, kamuoyu da her zamanki gibi ikiye ayrılmıştı. Ölenlerin kim olduğunu, ne yaptığını, ne yapmak istediğini, dosyalarını, suçlarını, suçsuzluklarını, nerede doğduklarını, ne yaşadıklarını, nasıl güldüklerini, nasıl ağladıklarını bile bilmeden, öğrenmek de istemeden "iyi ki öldüklerini" düşünenler, "terörist işte" diyerek geçiyordu olayın üzerinden.

* * *

Sırayla içeriye çağrılmaya başlanan ailelerden, kimi ayak parmağındaki izden teşhis ediyordu çocuğunu, kimi göğsündeki benden. Kimi, ezbere bildiği bir doğum izinden. Önder Gençaslan'ın babası da teşhis etti. Nedense diğerlerinden çok daha az yara almış yüzünden.

Avukata doğru yürüyen acılı baba, "Önder" diyebildi.

Ağlamadan, öylece gitti.

* * *

"Kontrollü defin" yapacaktı devlet.

Kaç aile bir geceyarısı mezarlıkta çocuğuyla vedalaşmak zorunda kalmış, kaç aile çocuğunun yıkanmadan öyle kıyafetleriyle kefenlendiğini son anda anlamış, kaç aile çocuğu gömülmeden "bari yüzünü temizleyeyim" diye elleriyle ölü yavrusunun yüzündeki kanları temizlemek için dayak yemişti.

Sakıncalı ölülerin memleketinde, arkadaşları yan yana defnetmemek, mümkünse o ölüleri habersizce kimsesizler mezarlığına gömmek, cenazeden sonra günlerce aileleri uzaktan uzağa izlemek ve arada bir evlerini ziyaret etmek adettendi. "Özgürlük-güvenlik" dengesi, ölü çocukları hala sakıncalı aileleri de başıboş bırakmamak demekti.

Cenazeler, ertesi gün akşam üzerine kadar bekletildi.

Sıcak geçen bir Eylül'ün son günleri, Ankara'da, sadece gelmesine izin verilenlerin katılabildiği bir cenaze töreni… Karşıyaka Mezarlığı'nın ücra köşelerinden birinde, cezaevi katliamında ölenler için açılmış, aralarında mezar yerleri bırakılmış, sakıncalı mezar yerleri.

İşte o katliamdan hemen sonra kadınların ağlayabildiği tek yer üzeri çabucak kapatılan, ne kadar ağıt yakılacağı konusunda dakika tutulan o mezar üstleriydi.


Ulucanlar Müzesi

* * *

HDP’li Aysel Tuğluk’un annesi Hatun Tuğluk’un cenazesinde yaşananlar, o gece binlerce insanın kalbinde derin bir kırık açtı.

Ankara İncek’teki mezarlığa defnedilen Tuğluk’un cenazesi, sosyal medyadan organize oldukları anlaşılan çoğu aynı köyden saldırganların ölü bir bedene saldırmaları nedeniyle mezardan çıkartıldı, otobüsle Tunceli’ye gönderildi.

Fark etmiyordu kalabalık için. Bazen ölen çocuklar terörist diye çıkartılmak isteniyordu mezardan, bazen terörist gördüklerinin anneleri.

Elbette ne esaslı biçimde yargılandılar, ne esaslı bir ceza aldılar. Unutulup gitti diğer olaylar gibi. Fotoğraflar çektirdiler, birer kahraman gibi evlerine geri döndüler.

Sınır ötesinden "silahlı destek" mesajları alan, Grup Yorum üyesi İbrahim Gökçek’in cenazesine saldırmak isteyenlere olduğu gibi… Dokunulmadılar bile. Paylaşıyordu devlet hassasiyetlerini.

Öyle bir nefret tohumlanmış ki topraklara ve öyle kirli sloganlarla karartılmış ki insanların gözleri, isteseler de göremiyorlar artık neyin, neye iyi geleceğini. Ve neyin kahramanlık olabileceğini…

* * *

Gece karanlığı indi, anneler yatırdı çocuklarını son uykularına.

Artık koruyacak bir çocukları olmasa da bitmemişti annelikleri, mezarlarını korumaları gerekiyordu daha.

Üzerindeki çicekler itinayla yolunacak, mermerle kaplandığında çevresi kırılacak, mezar taşları, üzerindeki ifadeler nedeniyle adli emanete alınacaktı belki.

Devlete göre, kalabalığa göre, onları alkışlayanlara göre, birilerinin birilerinin ölülerini toprakta bırakmama hakları vardı.

Bu yüzden beton kaplıyordu kimi bir mezarın üstünü, kimi nöbet tutuyordu başında beşik sallayacak gibi.  

Yazarın Diğer Yazıları

Başkasının faşisti

Her birimizin içinde kınadığımız bir diktatör, kınadığımız bir hayat, kınadığımız bir hoşgörü, kınadığımız bir ikiyüzlülük var. Belki bazılarımızda biraz daha fazla…

Kaldırım

Ruh dediğiniz şey büyük ölçüde anlamdır. O anlamı ise değerler oluşturur günün sonunda. Ve yine günün sonunda kemikleri saklayan bir kaldırım taşı, anlamsızlığı ve kutsalların, kavramların arkasına gizlenen telaşı yüze vurabilir

Ahmet, İbrahim ve bir tecavüz hikâyesi

İster müzisyen, ister asker, ister savcı, ister çocuk… Ölümün doğal karşılandığı, çabuk alışıldığı coğrafyalardan biri burası… Ölümler, kalımlar, kalanlar, diyaloglar hep aynı