24 Temmuz 2021

İtinayla yok etmenin tarihi

Kolay değil öyle kalbindeki tonlarca ağırlıkla yaşamak. Onur Can'ın annesi Hatice Can da yapamadı. Yüreğindeki çizikler yarığa dönüştü, her yarıkta oğlu vardı...

Onur Yaser Can'ın işkenceyle ölüme sürüklenmesine, annesinin intiharına, babasının yaşamını kaybetmesine, bir ailenin 9 yılda yok edilmesine neden olanların yargılanmasına 11 yıl sonra izin verilmiş. Ne büyük adalet ne güzel sistem.

İşkencecileri korumak adına verilen bunca mücadelenin çok azıyla neler olabilirdi aslında?

Kötülüğü bu coğrafyadan uzak tutmak için çabalayanlar yok edilmeye çalışılacağına, onlara biraz omur verilse neler yapılabilirdi?

Ancak zehirlenmiş, üzerine hamaset suları dökülmüş bir coğrafyada ölüm bile laf anlatamaz olur. O büyük duvara çarpar sözler.

Ölenler terörist olur, hain olur, ölü olur sadece. Devletin korunaklı kollarından ayrılmayan, gölgesiyle beslenen, hayatını böyle sürdüren en sağdan, sağın yamacındaki sola kadar büyük bir kesim, kötülüğün nedenini görmek istemez. Görürse bu düzeni sürdüremez. Bu yüzden bu büyük hengame var ve bu kadar çok bağırıyorlar…

* * *

Mevlüt Can, koşuşturmaktan olacak yorgun görünen ancak vazgeçmeyen gözlerle salona bakıyor, kelimelerin üzerine basa basa konuşuyordu:

"Oğlumuzu çaldılar bizden, hayatımızı çaldılar ve adalet isyanımıza kulaklarını tıkadılar."

Önce oğlunu, ardından eşini kaybetmişti.

Bütün bunlar 4-5 yılda oluvermişti.

Bütün bir hayat biriktirdiklerini birileri gelip 4-5 ayda çalmıştı. Eşiyle gülüşmelerini, neşeli Pazar sofralarını, bayram sabahlarını, oğlunun bebeklik bakışını, kocaman bir sarılışı, kavuşmayı içeren bir özlemeyi… Elde avuçta ne varsa işte…

Daha fazla dayanamadı ve 2019'da veda etti, gözleri dolu dolu sürdürdüğü yaşama…

* * *

Her şey, annesinin "mavişim" diye sevdiği oğlu Onur Yaser Can'ın yaşama veda etmesi ile başladı.

Onur Yaser, anne ve babası aşkla evlendiklerinden olacak, bebekliğinden itibaren gülümseyen bir çocuktu.

1982'de doğdu, 4 yaşına kadar Ankara'daydı. Sonra kaderinin de benzediği Bağdat. Birleşmiş Milletler'in okulunda, onlarca farklı çocuğun arasında okudu. 1987'de kız kardeşi de geldi dünyaya. İki yıl sonra aile döndü Türkiye'ye. Anadolu Lisesi'ni kazandı. Bitirip girdiği ilk sınavda, dereceye de girdi. ODTÜ Mimarlık, ilk tercihiydi. Daha yeni kayıt yaptırmıştı ki, Belçika Güzel Sanatlar Fakültesi'nden burs geldi. Sonra yeniden Ankara. Fazla durmadı, aklı hep farklı dünyalarda. Değişim programı ile gittiği İtalya'da mimariyle büyülendi. ODTÜ'yü bitirdiğinde, 3 dil biliyordu, 3 kıtayı keşfetmişti.

Ailesinin ısrarına rağmen amcasının yaşadığı ABD'ye gitmedi, İstanbul'daydı mavi gözleri.

Kolayca iş buldu. Her şey istediği ve planladığı gibi gidiyordu.

Bir gençlik gecesinin nelere yol açabileceğini ise o tarihlerde bilmiyordu.

2 Haziran 2010'da, narkotik polisi, Onur Yaser Can'ı gözaltına aldı. Yasaya göre esrar kullanmak suç değildi ama ne yapsa, sadece kullanmak amaçlı aldığını anlatamadı.

"Kader kurbanı" ilan edilen torbacılar, onların ağababaları, onları himaye eden siyasiler, onların yatlarının bekletildiği limanların yöneticileri yaşamlarını ferahlık içinde sürdürüp giderken, nezarethanede Onur Yaser vardı.

İlk ifadesi alınırken sorguya avukat çağrılmadı, ailesi de aranmadı.

Çırılçıplak soyuldu, dövüldü. Polise yalvaran gençlerin sesleri dinletildi Onur Yaser'e. Muhbirlik yapması isteniyordu. Onur Yaser, anlamıyordu.

Anlamadıkça, ailesinin dokunmaya kıyamadığı yüzü tokatlandı. Kurtulduğunu sandığı anda, "yeniden görüşeceğiz" denildi, korku kalbini kapladı.

Doktor muayenesinden önce ifade tutanakları imzalatılmadı, muayene sırasında polis de girdi odaya. Muayene bitince okumasına izin verilmeden tutanaklar imzalatıldı.

Serbest bırakıldıktan sadece bir gün sonra yeniden emniyete çağrıldı. Korkuyla gittiği emniyetten çıktıktan sonra da takipteydi.

İfadeleri alabilmek için bir avukata başvurdu. Ancak ifadeleri avukatı da alamadı. Emniyetten, imzası eksik olduğu gerekçesiyle yeniden çağrıldı.

Yeniden ifadeye gitmesi gereken günün akşamında, 23 Haziran 2010'da, oturduğu apartmanın 3. katından kendini boşluğa baktı.

Daha birkaç saat önce, hiçbir zaman sıkıntılı olmayan o sesiyle, büyük sıkıntıların içinde Ankara'yı aramıştı. İstanbul'a çağırmıştı annesi ile babasını. Anne ve babası, oğullarının cenazesini almak için gece 03.00'te İstanbul'daydı.

* * *

Yemiyordu, içmiyordu günlerdir, tedirgindi, yarım kalmış son notunda da "Yakalandıktan sonra çırılçıplak soyuldum. Duvara yaslanmamı söylediler. Öksürtüldüm, bir süre çömeltilerek bekletildim. Bu süreçte ağlayan, polislere yalvaran bir kişinin sesi dinletildi, tokatlandım, sözlü olarak aşağılandım. Polislerden biri beni telefonla emniyete çağırdı ve önceki ifademden farklı bir ifade imzalattılar. Muhbirlik yapmam söylendi" diyerek, o korkusunu anlatmıştı.

* * *

İçinizde kalan bir acıyı oradan söküp atma şansınız artık yoktur ama bazen adaletin sağlandığını hissettiğinizde misal, o acının yanına bir çiçek dikmiş olursunuz.

Ailesi de oğullarının acısını, adaletle hafifletmek istedi. Borçluydular çocuklarına.

11 ayda, dosyayı 3 ayrı savcı aldı. İşkence iddiaları araştırılırken, sadece emniyetin giriş çıkış kayıtlarına bakıldı. İşkence iddiası takipsizlikle kapatıldı.

Onur Yaser Can'ın ifadelerinin emniyette değiştirildiği ise netti, buna rağmen tutanağı neden imzaladığı da araştırılmadı, işkence ihtimali akla bile getirilmedi.

İki polise sanki değiştirdikleri bir önemsiz belgeymiş gibi, "evrakta sahtecilikten" dava açıldı. Polis ifadelerine göre ise "Yaser çırılçıplak soyulmuş ama nazik davranılmıştı".

İki polis, indirimli cezalar ve bir gün aylıktan kesinti cezasıyla kurtardı. Yargıtay kararı bozdu, 8 yıldır sürüyor davaları.

* * *

Kolay değil öyle kalbindeki tonlarca ağırlıkla yaşamak. Onur Can'ın annesi Hatice Can da yapamadı. Yüreğindeki çizikler yarığa dönüştü, her yarıkta oğlu vardı.

2 Mart 2014'te kahvaltıyı hazırladı. Gazeteleri inceledi, isteksiz. Birkaç dakika sonra eşi banyoya girmiş, kızı içerideki odadayken o da kendini boşluğa teslim edip, dünyayı bir iyilikten daha eksik bıraktı.

Geriye gazetelerde yayımlanmış o notu kaldı:

"Ey oğul, maviş oğul... İnanıyoruz ki insanlığın 'onur'u kazanacak."

Baba Mevlüt Can ve kızı, artık iki cinayetin hesabını sormak zorundalardı. Bütün mahkeme kapılarında beklediler, bütün savcı odalarının önünde, bütün kurumlara yazılar gönderdiler, bütün insanlara anlattılar olanı biteni.

Mevlüt Can, bu acılara 9 yıl dayanabildi.

9 yıl boyunca, yargının yapması gerekenleri yapmış, oğlunun nasıl ölüme sürüklendiğini, işkence gördüğünü, evrakların nasıl değiştirildiğini tek tek açığa çıkartmıştı.

İki polis, bir aile yok olduktan ve 9 yıl süren yargılamadan sonra indirimli biçimde ceza almış, 6 yıl 5 ay hapse mahkûm edilmişti. Alican Uludağ'ın haberine göre, işkence evraklarını değiştiren 6 polisle ilgili yargılama izni de İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi tarafından,  11 yıl sonra verildi.

Ailenin geriye kalan tek üyesi Ezgi Can, iki yıl önceki duruşmada, mahkemeye, "Çok geç kaldınız" diye seslenmişti.

Çok geç kaldılar ve henüz yargılama bile olmadı… Ve biliyoruz ki 11 yıl sonra birileri yargılama izni verse de birileri yargılarken yine geç kalacaklar.

Bir fotoğraf kaldı geriye, hepsinin neşeli ve geleceği bilmez baktıkları.

Birer birer eksildikleri, geriye boşluğun kaldığı bir fotoğraf…

Her şeyi anlatan, anlamı ve anlamsızlığı öğreten bir boşluğun fotoğrafı…

* * *

Yoklukla baş başa kaldığınız gün, dünyayı edepsiz bir merakla kucaklayanlarla aranızda da büyük bir uçurumun bulunduğunu fark edersiniz.

Temsilin, öyle gibi görünmenin, kariyer basamaklarını ne pahasına olursa olsun tırmanmanın manasızlığı bir rüzgâr gibi çarpar yüzünüze.

Büyük bağırmaların, yapmadığını bırakmayıp başkalarını ilkesizlikle, ahlaksızlıkla suçlayanların, direnemeyenlerin, direnmeye hiç niyeti olmayanların görüntüleri bir anda netleşir karşı kıyıda. Onların hep yanı başınızda olduğunu, onların bir gülüşü için ne kadar çok sesi feda ettiğini anlarsınız.

Üstelik görmek ve anlamak bir şanstır esasen. O boşluğa ve uçuruma rağmen…

Yazarın Diğer Yazıları

"Beyaz Torosların" hedefi bu kez kadınlar

90’larda kaybedilen insanların hesabı hâlâ verilmedi. O dönem beyaz Toroslar kullanılıyordu bu işlerde, şimdi beyaz yeni araçlar ve siyah transporterlar.

Terörist çocuklar ve “vardır devletin bildiği” suskunluğu

Haklılar, sonuçta İdil’de öldü bu çocuk, doğan bütün çocukların potansiyel tehlike olarak görüldüğü bir yerde, zırhlı araçlar ne yapsın? Yatağında ölen çocukların davasında ne oldu ki şimdi olsun? Bazı çocukların hava değişiminden nasıl etkilendikleri üzerine saatlerce konuşulur ama hayatını kaybeden bazı çocukların adı geçmez yaygın medyada. Geçmez çünkü biliyoruz ki onlar herkesin zihninde başka bir iklimin çocuğudur.

Ağaç köküne muhtaç bırakmak ve korkusuzluk

Dün cemaat sayesinde olmadık servetler ve payeler elde edenlerin bir bölümü yurt dışına gitti, bir bölümü, kamudaki üst düzey görevlerine devam etti. Onlar her dönem ayrıcalıklıydı. Geriye kalanlar “ağaç kökü” yiyebilir ya da ölebilirdi.