29 Haziran 2023

Bir Türkiye manzarası: "Polise kendilerini darp ettirmek suretiyle dezenformasyon yapan gazeteciler…"

Muazzam bir plan: Kendini dövdüreceksin, ki polis zaten hak etmiyorsa dövmez, bunu sosyal medyada paylaşacaksın, bir de suç duyurusunda bulunarak polisin moralini bozacaksın ve böylece görev yapamaz hale getireceksin

Türkiye'de hak ve özgürlükler, en temel hakların kullanımı ve bunların engellenmesi konusu iyiden iyiye komik bir hâl almış durumda.

İktidara yakınsanız, iktidarın anayasa ve kanunlara göre değil, bakış açısına göre "zararsız" görünüyorsanız sorun yok. İstediğiniz gibi hareket edebilirsiniz.

Ancak anayasadan ve yasalardan kaynaklı haklarınızı kullanmak istediğinizde, iktidarın bakış açısına göre "uygunsuz" hareket ediyorsanız, mahkemelik olmanız garanti.

* * *

Aslında savcıya, mahkemeye bile gerek yok. İktidarın en önemli başarılarından biri kamuoyunu, "onlar da öyle yapmasaydı" cümlesine hemen her alanda ikna etmiş olması. Tutuklanmayı, gözaltına alınmayı gerektirmeyen herhangi bir eylem için çocuk kavgası gibi, "O da öyle yapmasaydı" denilebiliyor. Ölçülülük, yasallık gibi kavramları konuşmaya zaten sıra gelmiyor.

"O da böyle giyinmeseydi", "O da bu saatte çıkmasaydı", "O da bu görüşü savunmasaydı", "O da o yanıtı vermeseydi"…

* * *

Ama polisin de hukuka uygun davrandığını değil, uygun davrandığını evrak üzerinde göstermek için verdiği muazzam bir çaba var.

Bunun bir başka ülkede uzun uzadıya tartışılacak, ülkemizde ise üzerinde bile durulmayacak bir örneği, haklarında dava açılan üç gazetecinin Deniz Nazlım, Sibel Yükler ve Yıldız Tar'ın dosyasından çıktı.

Ankara'da, 5 Temmuz 2022'de, Diyarbakır'da tutuklanan gazeteciler için bir basın açıklaması yapılacağı tüm basına duyuruldu. Basın açıklaması için de Ankara Valiliği'nin "basın açıklaması yapılabilecek alan" olarak seçtiği Ulus Atatürk Anıtı Meydanı seçilmişti.

Ancak alana doğru yürüyen gazetecilerin önüne polis çıktı. Nasılsa aynı gün valilik, Doğu Türkistan Araştırmaları Vakfı ile Uygur Akademisi Vakfı'nın basın açıklamasına izin vermişti.

Öncelikle basın açıklaması yapmak için bir izin gerekmiyor. Anayasaya göre basın açıklaması ile protesto yürüyüşleri arasında fark var.

İkinci olarak Ankara'da yolu düşen herkes biliyor ki sözü edilen meydanda sırayla 5-6 basın açıklamasının yapıldığı günler bile söz konusu. Sırasını bekleyen kalabalık, basın açıklamasını yapıp dağılıyor.

Yıldız Tar, Sibel Yükler, Deniz Nazlım

* * *

Ancak o gün polis, gazetecileri basın açıklaması yapamayacaklarını belirterek alandan uzaklaştırdı. Bazı gazeteciler o yöne doğru yürümek isteyince de sert biçimde müdahale etti. Olayları bir pasajın içinden izleyen üç gazeteci Yükler, Tar ve Nazlım'a da uzaklaşmaları söylendi. Hareket ettikleri anda da müdahale edildi. Onlarca kişinin önünde üçü de darp edilerek gözaltına alındı. Kameralar bütün olanları kaydetti.

* * *

Ancak savcılığa gönderilen olay yeri tutanağı bambaşka bir bakış açısı sunuyor bize. Akla hayale gelmeyecek bir bakış açısıyla yazılan tutanağın "gerekçelendirme" bölümünde, polisin eylemin farklı bir zaman diliminde yapılabileceğini söylediği, iyi niyetten yoksun gazetecilerin ise başka amaçlarla buna karşı koyduğu belirtiliyor. Bu amaç şöyle özetlenmiş:

"… iyi niyetten yoksun, tamamı ile güvenlik güçleri ile karşı karşıya gelip buradan sözde mağduriyet yaratma odaklı eylem ve hareket tarzının (yasal uyarılara uymayan şahısların bölgeden uzaklaştırılması ve yakalama işlemleri esnasında çeşitli noktalardan kendilerine yakın medya mensupları tarafından veya müzahir şahıslarca çekilen foto ve videoların objektiflikten uzak, yandaş haber kanalları ve sosyal medya hesapları aracılığı ile mağduriyet uyandıracak şekilde paylaşılması durumu) benimsendiğini, bu konu özelinde takındıkları tavırdan anlaşılmış, beden dillerine de bu durumun yansıdığı görülmüştür."

* * *

Gazetecilerin gözaltına alınırken bu amacı beden dillerine nasıl yansıttıkları, bunun nasıp saptandığı muamma. Ama zaten, "Polisimize karşı gelenler hak ettiği cezayı bulur" şeklindeki sosyal medya mesajlarının verdiği bir güven var.

Bununla bitmiyor.

Gazeteciler, bir anda marjinal gruplarla, terör destekçileriyle bir tutuluyor:

"Özellikle sol marjinal grupların, terör örgütü destekçilerinin ve sempatizanlarının polisle karşı karşıya gelip buradan bir kazanç elde edebileceğini zanneden ve uman tüm grupların bu eylem tarzına tevessül etmelerindeki amacın, kolluğa yetki veren kanunların önde geleni, Polis Vazife ve salahiyetleri kanununun ilgili maddelerinde belirtilen zor kullanma yetkisinin bir kanun dışılık ve hukuka aykırılık olduğunun görülüp tespit edilmesi durumunda emniyet birimleri tarafından kullanılmasını, işkence, kötü muamele, hakaret, hak ihlali vb. olarak nitelendirerek, bu hususu devamlılık arz edecek şekilde dezenformasyon amaçlı, sosyal medyada da paylaşarak ve emniyet mensupları hakkında şikayetçi olunmak suretiyle adli idari soruşturmalar açılmasını sağlamaya çalışarak, görevlilerin moral motivasyonunu düşürüp, pasifize edilerek kolluk kuvvetlerini görev yapamaz hale getirmenin amaçlandığı, yasadışı hareket eden birçok grup ve şahsın daha önce de izlediği yol ve yöntemden anlaşılmaktadır."

* * *

Öylesine cümleler ki bir yerinden kesemiyorsunuz. Ancak özetle şunu diyor tutanak:

Polisin kendilerine müdahale etmesini istiyorlar. O anki görüntülerin işkence, kötü muamele, hakaret anlamına geldiğini söylüyorlar. Bunu dezenformasyon amaçlı kullanıyorlar. Emniyet mensuplarının moralini bozarak, pasifize edilmesini, görev yapamaz hale gelmesini amaçlıyorlar.

Muazzam bir plan:

Kendini dövdüreceksin, ki polis zaten hak etmiyorsa dövmez, bunu sosyal medyada paylaşacaksın, bir de suç duyurusunda bulunarak polisin moralini bozacaksın ve böylece görev yapamaz hale getireceksin.

* * *

Üstelik basit bir basın açıklamasına giderken bunu planlamış üç gazeteci. Nihayetinde darp eden polisler hakkında değil, darp edilen gazeteciler hakkında Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'na muhalefet suçundan dava açıldı. Üç gazetecinin hayatın olağan akışını engelledikleri öne sürüldü iddianamede…

* * *

Artık açıklamak bıkkınlık verici. Kimsenin polisi engelleme, işini yapamaz hale getirme gibi bir amacı yok. Aksine, polisin işini anayasa ve kanunlara göre yapması isteniyor.

Üç gazetecinin de böyle bir amacı yoktu.

Ama madem tutanakta belirtildiği gibi bir şüphe var, İçişleri Bakanlığı'nın, valiliklerin, emniyetin bunu boşa düşürmesi mümkün.

Misal, basın açıklaması yapmak isteyen üç beş kişiyi bu kadar da dert etmeyip, açıklamalarını yapıp dağılmalarına izin verebilirler. Bu devasa plan da boşa düşer.

Aynı anlayışı Cumartesi Anneleri için, kendini ifade etmek için basın açıklaması yapmak isteyen tüm gruplar için de sürdürebilirler.

O zaman polisin darp görüntüleri de söz konusu olmaz, suç duyuruları da. Moral bozukluğu yaşanabilecek bir ortam da olmaz.

Bu kadar korkmaya da gerek kalmaz insanların düşüncelerini açıklamalarından.

Ya da bütün bu garip tutanakları, müdahaleleri, bu garip "açıklama yaptırmam" anlayışını bir yana bırakıp, anayasa da kararlılıkla uygulanabilir.

Hem o zaman yeni bir anayasa arayışının da biraz olsun anlamı olur.

Mutlu bayramlar…

Gökçer Tahincioğlu kimdir?

Gökçer Tahincioğlu, 1997'den 2018'e kadar Milliyet Gazetesi'nde yargı muhabirliği, Ankara Haber Müdürlüğü, köşe yazarlığı yaptı.

Haber, yazı ve fotoğraflarıyla Musa Anter, Metin Göktepe, Abdi İpekçi gibi isimlerin adını taşıyan gazetecilik ödüllerini aldı. Çağdaş Gazeteciler Derneği ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Basın Özgürlüğü ödüllerine layık görüldü.

Bu Öğrencilere Bu İşi mi Öğrettiler?: Öğrenci Muhalefeti ve Baskılar (2013, Kemal Göktaş'la birlikte), Beyaz Toros: Faili Belli Devlet Cinayetleri (2013) ve Devlet Dersi: Çocuk Hak ve İhlallerinde Cezasızlık Öyküleri (2016), Çünkü Umurumuzda adlı mesleki kitaplara imza attı. Yaralı Hafıza ve Kayıp Adalet adlı derleme kitapların editörlüğünü üstlendi. 

İlk romanı Mühür, 2018'de yayımlandı. 2020'de yayımlanan ikinci romanı Kiraz Ağacı ile Yunus Nadi Roman Ödülü'nü kazandı. 2018'den bu yana T24 Ankara Temsilcisi olarak çalışıyor.

 

Yazarın Diğer Yazıları

"Önemsiz" sayılan bir işkence ve ölüm hikâyesi: Deprem bölgesinde kanıtlanan işkence, şüpheli kazada ölüm

Yıkılan bunca binanın, ölen binlerce insanın, hayatı çalınan yüzbinlerce kişinin adalet arayışı bir türlü Ankara'dan duyulmuyorken, işkence ve ölüm mü kulaklarda yankılanacaktı, elbette öyle olmadı…

18,5 dakikada deprem adaleti

Binlerce binanın yıkıldığı, binbir soru işaretinin olduğu bir depremin bütün yükü neden tek bir yere yükleniyor? Şaşırtıcı raporlar hangi ekip tarafından, nasıl hazırlanıyor? Hiçbir kamu görevlisinin "asli sorumlu" çıkmaması sürpriz mi?

ABD elçisinden İliç'e uzanan yol: ÇED raporundaki itiraflar

Set çöküyor, toprak kayıyor, madenler işçilere mezar oluyor ama cümleler hiç değişmiyor: "Tehlike yoktur, sızma olmamıştır, ülkemiz için yararlıdır, karşı çıkanlar bellidir…"