14 Ağustos 2021

Altındağ’ın arka yüzü

İktidarın da muhalefetin de çözüm üretmeye, barış iklimi yaratmaya zorlanmaması halinde bu sorunun nasıl kullanılacağını, nelere yol açacağını da Altındağ’da gördük. Üstelik de Suriye’deki ateşin körüklenmesinin, bir ülkenin paramparça edilmesinin aktörlerini de barındıran mahallelerde.

Suriye savaşının henüz ilk yıllarında bölgeye ilişkin haberlerde o zamanlar çok da ciddiye alınmayan bir örgütün adı geçmeye başladı. Oysa Ürdün’de otelleri bombalamış, parçalanan Irak’ı birbirine katmış bir örgüttü ve yeni hedefi o güne kadar El Nusra adlı örgütü desteklediği Suriye’de egemenlik kurmaktı.

Kısa zamanda bunu başardı.

Artık dünyanın dört bir tarafında farklı savaşlara katılmış cihatçılar, akın akın Suriye’ye gidiyordu. Kullandıkları ana güzergâh ise Türkiye’nin güney sınırıydı. En rahat geçiş buradan mümkündü.

“Savaşmadan kaçıyorlar” denilen Suriyeliler, Suriye ordusunun, ifadenin tam anlamıyla “dış güçlerin desteklediği” radikal İslamcı örgütlere yenilerek ülkenin kuzeyinden çekilmesiyle zalimlikle baş başa kaldılar. İnsanların bir bölümü savaştı, bir bölümü esir düştü, bir bölümü köleleştirildi.

Hayatları boyunca biriktirdikleri ne varsa bir gecede kaybettiler. Kadınlar esir alınıp köle pazarlarında satıldı, erkekler, ailelerinin gözü önünde kurşuna dizildi. Ve kaçtılar.

IŞİD büyüdü, Rakka’yı başkent ilan etti. Petrolünü dünyanın gözü önünde, devletlerin açtığı arka kapıları kullanarak sattı, zenginleşti. Daha silahlı, daha kalabalık, daha güçlüydü.

* * *

O zamanlar Altındağ’ın orada yaşayanlar dışında kimsenin girmediği mahallelerinde IŞİD’in Türkiye hücresi hızla örgütleniyordu. Mahallede işsiz sayısı çok fazlaydı. Türklerin katılımını örgüt çok önemsiyordu. Mahalledeki bazı gençler, para için, 4-5 aylığına savaşmaya gidip, geri dönmeye başladı. İyi para kazanıyorlardı.

2014’te, Ankara Altındağ’da yaşayan 6 çocuk, sabahın erken saatlerinde evlerinden ayrıldı. Ne Suriyeli biliyorlardı, ne Suriye’yi. Dertleri IŞİD’e katılmaktı. Ailelerine işe gideceklerini söylemişlerdi ama öyle olmadı. Çocuklar, otobüsle Kilis’e gelip, orada kaçakçılara 20’şer lira vererek Suriye’ye geçti.

Elbette, birileri akıl vermişti. Akıl verenlerin aradığı kişiler sınırın diğer tarafında karşıladıkları çocukları Rakka’ya götürerek, evlere yerleştirdi. Arapça bilmiyorlardı ama gerek de yoktu. Altındağ’dan tanıdıkları birçok insan o evlerde idi.

Ellerine silah tutuşturulan çocuklardan beşi, birkaç gün sonra geldikleri yolları kullanarak kaçtılar ve Altındağ’a döndüler.

Biri ise kaldı. Zaten ağabeyi de daha önce IŞİD’e katılmıştı ve savaşması karşılığında iyi para alıyordu. Zaman zaman sınırı geçiyor, savaşıyor, Altındağ’a geri dönüyordu. Mahalle muhtarı, komşular, herkes biliyordu durumu. Biraz tatil yapıyor, sonra yeniden savaşmak için Suriye’ye gidiyordu.

Gazeteci Ömür Ünver’in 2014’te yaptığı bu habere göre, 14 yaşında T., eline silah tutuşturulduğu Suriye’de yaralandı. Yarası ağırdı. IŞİD, uğraşmak istemedi ve T.’yi sınıra bıraktı. Askerler, yaralı halde bulduğu çocuğu Gaziantep’e getirdi ve Altındağ’da yaşayan ailesini bilgilendirdi.

* * *

Altındağ’dan insanlar Suriye’deki yıkıma ortak olmaya başlarken, kaçan Suriyeliler de Altındağ’ı keşfetti. Altındağ’ın bazı yerlileri Suriye’deydi ve onlar Suriye’de olduğu için Suriyeliler mahalleye geliyordu.

* * *

O yıllarda Ankara’nın göbeğindeki Altındağ’ın merkez mahalleleri Hacıbayram, Önder, Battalgazi’deki binaların büyük bölümü kentsel dönüşüme sokulmuş, evlerin bir kısmı yıkılmıştı. Hükûmetin açık kapı politikasından dolayı akın akın Türkiye’ye gelen Suriyelilere, buradaki yıkık dökük evler fahiş fiyatlara kiralandı. Bir bölümü pazar tezgâhı açıp para kazandı, gündelik işlerde çalışıp evi onardı. Başlangıçta büyük bölümünün niyetleri Avrupa’ya gidebilmekti. Ancak Türkiye’nin güneydeki sınır kapıları açık, batıdaki sınır kapıları kapalıydı. Burada kalmaları gerekiyordu. Yıkık dökük dükkânları kiralayıp esnaflık yapmaya başladı Suriyeliler. Mahallenin tek okulu bile kentsel dönüşüme sokulmuş, çocuklarını uzaktaki okullara göndermek zorunda kalan Altındağ’ın yerlisi, Türk, Kürt, Roman aileler mahalleleri terk etmeye başlamıştı. Terk edilen yerlerin Suriyelilere kiralanmasında kimse sakınca görmedi.

* * *

Zamanla Ankara’nın mobilya merkezi Siteler esnafı da Suriyelileri keşfetti. Bir bölümü kayıtsız bu insanları sigortasız, dörtte bir fiyatına çalıştırmak bile mümkündü. Bazıları daha insaflı davrandı. Gün geçtikçe Siteler’deki işçi profili değişti. Kimsenin şikâyeti yoktu.

* * *

Aynı dönemde IŞİD, Ankara’nın çeşitli semtlerinde okullar açmaya başladı. Suriyeliler, kaçıp geldikleri IŞİD’in yanı başlarında olduğunu o zaman anladılar ama gidebilecekleri bir yer yoktu. Suriyeliler IŞİD’ten kaçmıştı ama IŞİD’in Türkiye’deki merkez hücreleri de kaçtıkları yerdeydi.

IŞİD, yıllarca bu okullarda Altındağ’da doğup büyümüş çocuklara İslami eğitim verdi. Haberler çıkıyor ama kimse bir şey yapmıyordu. Çocuklara karne dağıtılıyordu yaz başında. Çocuklar, yurda dönüştürülen bu evlerde yatılı olarak kalıyordu. İşler değişine kadar IŞİD’in bu düzeni sürdü. Ardından, yıllar sonra, bu okullara da baskın yapıldı ve Altındağlı IŞİD’lilerin bir bölümüne dava açıldı. IŞİD’in Türk yöneticilerinin önemli bölümü ise hiç soruşturmaya uğramadı.

* * *

Ama zaten IŞİD, 7 Haziran 2015 seçiminden sonra Türkiye’de yapacağını yapmıştı. Türkiye emiri ilan edilen İlhami Balı, yıllarca izlenmiş, telefonları dinlenmiş ama yakalanmamıştı ve Türkiye’den gelen militanları Rakka’ya Balı götürüyordu. Elbette Rakka’dan Türkiye’ye eylem için geçecekleri de o belirliyordu.

Ama zaten o kadar uzağa gitmeye de gerek yoktu. Gaziantep ve Adıyaman hücreleri, yıllardır izlenmelerine rağmen rahat rahat silahlanmıştı. 10 Ekim katliamı, Suruç Katliamı böyle gerçekleşti.

* * *

Altındağ’ın merkez mahalleleri evet Halep gibiydi artık. Birkaç yılda dönüşmüştü.

Arapça tabelalar, Arap müziği, Arap yemekleri. 350 bini aşkın kişinin yaşadığı ilçedeki Suriyeli sayısı 100 bini buluyordu neredeyse. IŞİD üyeleri de mahalleliydi. Mahalle her anlamda Suriye’ye benziyordu.

Ama artık kentsel dönüşümün sonuna gelinmiş, yıkık evler, dükkanlar, arsalar değer kazanmıştı. IŞİD yenilmişti, konjonktür değişmişti. Gitmelilerdi ama nereye…

* * *

Çok aydın, çok seküler, çok modern, “narin ayaklarına taş değmesin”, nazenin Batı ülkeleri, Türkiye ile geri dönüşüm anlaşması yapmıştı. Türkiye, sınırlarının güneyini bu nedenle açmış, batısını bu nedenle kapatmıştı.

Sadece Suriyelilere ödenmesi için fonlar vermekle yetinmedi Batılı ülkeler. OHAL Komisyonu gibi bir garipliği “hukuki” saydı. AİHM’deki dosyaların gereğinin yapılması konusunda yıllarca adım atmadı. Daha önce bas bas bağırdıkları antidemokratik uygulamalar nedense artık sadece “endişe verici” bulunuyordu. Kendi ülkelerinden bir gazeteci, bir vatandaş tutuklandığında ise sempatik kanallardan işler hallediliyordu. Kendi refahları için yangın yerine çevirdikleri mülteciler aralarına karışmasınlar diye ne gerekiyorsa yapıyorlardı.

Hükûmet de bu nedenle gerektiğinde sopayı gösteriyordu. Gerekirse sınırlar açılırdı, Avrupa milyonlarca mülteci ile baş başa kalırdı.

Ama olmaz, yüzyıllardır dünyanın kanını emen bu ülkelerin refah düzeyi bozulamazdı. Bazı insanlar, sadece başka bir yerde doğdukları için sefalet içinde yaşamalı, bazıları ise daha şanslı oldukları için o insanlara acıyarak bakmalıydı. Yan yana yaşamak ise düşünülemezdi.

* * *

Cihatçı militanlar vızır vızır sınırlardan geçerken, mülteciler bir yerde kalmalı, oradaki aşağılamalara, saldırılara da göğüs germeli idi.

Hükûmetler, insanlık yapmış, sınırları açmıştı, daha ne yapsınlardı. Batıya gitmelerine izin verilmeyen, ülkelerine zaten dönemeyen, dönseler de yaşayacakları bir evleri, işleri kalmayan, “kalıp savaşsalardı” denilerek aşağılanan insanlara bir yurt yoktu dünyada.

Ama Alan bebeğin cesedi karaya vurduğunda, yüzüstü altın kumlarda ıslak saçlarıyla yattığında vicdanlar sızlıyordu biraz elbette.

Vicdanlar biraz sızlasa da ertesi gün, tıpkı mülteci botlarını denizin ortasında batıran Yunanistan, İtalya’ya dönüşüyordu bazı belediyeler. Ve alkış alıyorlardı. Suları, elektrikleri kesilerek, evlerden tahliye edilerek, evleri taşlanarak gönderilmelerinde de sakınca yoktu tabi ki bu insanların.

* * *

Bu ülkede yaşayan insanlar, elbette, milyonlarca gencin işsizlikle boğuştuğu, ferah feza yaşayamadığı yurtlarına birkaç yılda milyonlarca mültecinin gelmesinden ve kalmasından, bu insanların yok pahasına çalıştırılması nedeniyle yeniden işsiz kalmaktan, yaşadıkları kentin profilinin bir anda değişmesinden rahatsızlık duyabilir.

Ama o rahatsızlığın nedeni de savaştan kaçmış insanlar değil.

Açık kapı politikası uygulayanların AB’den gelen fonları dağıtmak dışında bütünlüklü politika geliştirmemeleri, bir arada yaşamanın yollarını üretmek yerine topluma sürekli, “misafirler, gidecekler” mesajı vermeleri. Rüşvetçi AB ülkelerinin sınırlarının korunması.

Diğer yandan muhalefetin de “bir gecede göndeririz” diyerek, gerçekten de bunun mümkün olabileceği hissi yaratması.

Muhalefet bile sayılamayacak “siyasilerin”, her gün bir nefret mesajını paylaşarak, eski, yalan yanlış görüntüleri servis ederek bir ateşi körüklemesi…

* * *

Ama altını kalın biçimde çizelim.

Altındağ’da, himaye edilerek gerçekleştirilen pogrom, bir rahatsızlığın sonucu değil, bir nefret iklimi oluşturmanın provası.

Grup grup mahalleye taşınan ve engel olunmayan kalabalığa nerede ne yapacaklarının işaret edildiği bir pogrom.

Bütün ülkenin yanacağı bir nefret ikliminin nasıl bir gecede mümkün olduğunu gösteren, dehşet verici bir prova.

Gerçekten Afganistan’dan kaçanların gelişiyle yeniden gündeme oturan mültecilerle ilgili rahatsızlığı olanların bunun çözümü ile ilgili talepte bulunacakları adresler belli.

Ya Batı ülkelerinin sınırlarını açmaya zorlanması ya da bir arada adil biçimde ve refah içinde yaşamanın yollarının yaratılması gerekiyor.

Halen Ankara’da köle pazarlarında satılan Ezidi kadınların, fuhuşa sürüklenen Suriyeli kadınların, sigortasız, güvencesiz işlerde ölen Suriyeli erkeklerin, çocukların yaşamaya çalışmaktan başka dertleri yok.

Taşlanan, sokakta horlanan çocukların da değişen ülkelerden, sınırlardan, kirli savaşlardan haberi yok.

İkiyüzlülüğün adresleri belli. Birbirine kızarak, “al evinde besle” sloganlarıyla çözülemeyecek bir sorunun izleyenleriyiz şu anda.

Ve iktidarın da muhalefetin de çözüm üretmeye, barış iklimi yaratmaya zorlanmaması halinde bu sorunun nasıl kullanılacağını, nelere yol açacağını da Altındağ’da gördük.

Üstelik de Suriye’deki ateşin körüklenmesinin, bir ülkenin paramparça edilmesinin aktörlerini de barındıran mahallelerde.

 

Yazarın Diğer Yazıları

Memleketin özgür insanları: IŞİD’in Türkiye macerası

Yargı bu isimlere hep şefkatliydi. 10 Ekim Katliamı Avukat Grubu, şimdi IŞİD lideri Bağdadi’nin eşi ve akrabaları başta olmak üzere Türkiye’de yakalanan onlarca IŞİD’linin akıbetini soruyor. Bu IŞİD militanları nerede, ne yapıyorlar, belirsiz. Son 10 yıla bakıldığında neden belirsiz olduğu da anlaşılıyor.

"Beyaz Torosların" hedefi bu kez kadınlar

90’larda kaybedilen insanların hesabı hâlâ verilmedi. O dönem beyaz Toroslar kullanılıyordu bu işlerde, şimdi beyaz yeni araçlar ve siyah transporterlar.

Terörist çocuklar ve “vardır devletin bildiği” suskunluğu

Haklılar, sonuçta İdil’de öldü bu çocuk, doğan bütün çocukların potansiyel tehlike olarak görüldüğü bir yerde, zırhlı araçlar ne yapsın? Yatağında ölen çocukların davasında ne oldu ki şimdi olsun? Bazı çocukların hava değişiminden nasıl etkilendikleri üzerine saatlerce konuşulur ama hayatını kaybeden bazı çocukların adı geçmez yaygın medyada. Geçmez çünkü biliyoruz ki onlar herkesin zihninde başka bir iklimin çocuğudur.