04 Ağustos 2019

1071, 2023, anayasa ve pusu kurulanlar

Yiğit kişi pusu kurmaz…

Dünyadaki en kolay işlerden biri, hiçbir tepki çekmeyeceği kesin olan, üzerine bir de aferin alacağını bildiğin konularda görüş belirtmektir.

Hararetin yükseldikçe "aferinler" artar, sırtın sıvazlanır, kapıların önü açılır, koltuklar senin için boşaltılır.

Senden çok daha fazla üretimde bulunan, dil bilen, sürekli indeksli yayın yapan, yetmezmiş gibi bir de toplumsal duyarlılıkları nedeniyle bedel ödemeyi de göze alarak tutum geliştiren hocalar mı var önünde… Sorun değil, akıllıca kullandığın bir bayrak örter onların üzerlerini de.

Anayasa Mahkemesi'nin barış akademisyenlerine yapılanların "hak ihlali" olduğunu belirterek, hem yargılandıkları davaların beraatle sonuçlanmasının, hem de ihraç kararlarının kaldırılmasının önünü açan kararından sonra boş koltuklara oturanlarda büyük telaş başladı.

Sadece onlarda değil elbette… İhraç listelerine kendilerine oy vermeyen, uygulamalarını eleştiren, dünya görüşünü sevmedikleri isimleri hukuksuz biçimde ekleyen rektörlerde, dekanlarda da.

Anayasa Mahkemesi'nin kararına karşı 1071 imzalı, bir başkasının hayatının kaydırılmasına alkış tutmaktan başka hiçbir amaca hizmet etmeyen bir bildiri hazırlandı.

1071 imzayı bulabilmek için yöntemler denendi, bildiriyi desteklemeyen hocaların bile imzası konuldu.

Malazgirt'le ne ilgisi olduğu belirsiz ve hamasetten başka ne hukuksal ne de etik işlevi olmayan bildiriyle iktidara "biz buradayız" denildi.

Oysa Anayasa Mahkemesi'nin bütün üyeleri, Adalet Bakanlığı, Danıştay, Yargıtay'ın ortaklaştığı, son derece tartışmalı bir konu var; kamu görevlilerinin devlete sadakat yükümlülüğü.

"Beğenmedikleri" akademisyenlerin tartışmaya açtığı bu "anayasal kavram" gereği söz konusu "akademisyenlerin" soruşturulması gerekiyor. Açıkça memleketin en yüksek mahkemesinin kararını yok sayanların anayasaya hangi güce dayanarak karşı çıktıklarının, böyle bir güçlerinin olmadığının anlaşılması…

* * *

Ama iki üç "kutsallaştırılmış" kelime kullandığınızda bu ülkede yaptığınız yanınıza kâr kalıyor.

Bir örneği yine bir barış bildirisi imzacısının yaşadıklarında gizli.

Hazel Başköy, "Bu suça ortak olmayacağız" başlıklı, hiçbir suç unsuru taşımadığı karar altına alınmış olan barış bildirisinin imzacılarından biri.

Doktorasını bitirmeye çalışan genç akademisyenin yaşamı, kutsallaştırdıkları kurallara uymayanlar yüzünden allak bullak şimdi.

Kriminalize edilen bildiri nedeniyle tüm akademisyenler gibi Başköy de çalıştığı üniversitede soruşturmaya hedef oldu. Hakkında soruşturma yürüyordu ama bir başka üniversitedeki doktorası da devam ediyordu.

Anayasal hak da olsa öyle kolay değil bu işler!

Cemaate ait olduğu gerekçesiyle kapatılan bir üniversitede çalışan, mevcut hukuk düzenine göre sadece bu nedenle bile olsa yargılanması muhtemel olan ve hakları da olası böyle bir durumda yine "terörist" dediği insanlar tarafından savunulacak kıdemli hocalardan biri, konuyla yakından ilgiliydi.

En kolay yol olarak birilerini "teröristlikle" suçlamayı bulmuş olacak ki, Başköy'ün doktora yaptığı Anadolu Üniversitesi'ne ihbar üzerine ihbarda bulundu.

Yetmiyor, daha önce çalıştığı bu üniversitede tanıdığı hocalara kişisel elektronik postalar da gönderiyordu.

Konu hassas olunca, "duyarlı akademi" harekete geçti. Başköy'ün tez danışmanı, hiçbir gerekçe olmadan, aniden bıraktı tezi. Başköy, nedenleri araştırdığında anladı gerçekleri.

Bu nedenle, üniversite dışından bir danışman atanmasını talep etti, doktorasını böyle bitirecekti.

* * *

Talebi kabul edilmedi, tercihi sorulmadan, tanımadığı bir hoca danışmanı olarak atandı.

Çalışmalarına başladı, hocasına ne yapmak istediğini anlattı, yoluna devam etti.

Ancak bu da uzun sürmedi. Yeni hoca da gerekçesiz biçimde tez danışmanlığını bıraktı, Başköy'ün çalışmaları yine yarım kaldı.

Bunun üzerine yeniden Sosyal Bilimler Enstitüsü'ne başvurup, dışarıdan hoca atanmasını talep etti. Nasıl olduysa talebi kabul edildi, üniversite dışından bir hoca danışman olarak seçildi, Başköy, tezini yazmaya devam etti.

Ancak bu kez de yakın zamanda Anadolu Üniversitesi'nde yönetim değişti.

Yönetim değişince, aniden geçmiş kararlar incelendi, Başköy'e dışarıdan danışman atanması kararı hukuksuz biçimde yeni bir karar alınarak iptal edildi.

Başköy, artık ne yapacağını şaşırmıştı.

Anayasal hakkı olan öğrenciliğini fiilen sürdüremez hale geldi.

Buna rağmen doktorasını bitirmekte kararlıydı, üniversiteden yeniden danışman atanmasını istedi.

O zamana kadar yapılanlar yetmiyormuş gibi, bir Türkiye tipi uygulama daha o zaman yaşandı.

Zaten çalıştığı üniversitede soruşturma geçiren Başköy'e, hiçbir idari hakkı olmamasına rağmen öğrencisi olduğu kurum da barış bildirisi nedeniyle soruşturma açmıştı.

Soruşturmacı atandı. Başköy'e, "Kürt sorunu var mı, Öcalan'ı tanıyor musun, PKK ile YPG aynı şey mi" gibi konuyla ilgisiz, bireysel görüşlerini öğrenmeye yönelik, algı oluşturma çabası içeren sorular yöneltildi.

Bu da yetmedi.

Öğrenci Disiplin Yönetmeliği ile ilgisiz,  anayasa, kanun, yönetmelik dinlemez biçimde bir karar daha aldı üniversite yönetimi.

Soruşturma devam ederken Başköy'e, bütün öğrencilik haklarının askıya alındığı, yükseköğretim kurumlarına girişinin de yasaklandığı tebliğ edildi.

Hangi hakla ve hangi yetkiyle yapıldığı belirsiz, yaptım, oldu.

Başka bir üniversitede çalışan Başköy, karara göre Türkiye genelindeki yükseköğretim kurumlarına giremeyecekti!

Kararı alan da ülkeyi anayasadan, kanundan, kişilik haklarından bağımsız biçimde yönettiğini zanneden Anadolu Üniversitesi…

Başka yükseköğretim kurumlarına karışamadı ancak Başköy'ün doktorasını tamamlamasına engel olabildi. Başköy, öğrencisi olduğu kuruma giremiyor, doktorasına devam edemiyor şimdi.

Anayasa Mahkemesi kararına rağmen durumu değişmiş de değil.

Söz konusu soruşturmayı açma hakkı bulunmaması bir yana dursun, 3 yıllık zaman aşımı süresi geçtikten sonra soruşturma açması, 15 günlük yasal sürede soruşturmaya yönelik işlemleri yapmaması da artısı.

Hukuksuzluğun içindeki büyük hukuksuzluk…

Başköy'ün uğradığı her bir hukuksuzluğa karşı dava açıp, sonucunu beklemekten başka şansı yok.

Nasıl "teröristlerse", her biri işlemeyen hukuk sisteminde hakkını arayan, başka hiçbir yola başvurmayan akademisyenlerden biri.

Haklı bulunduğunda bile hakaret işiten, canı her isteyen tarafından teröristlikle suçlanabilen bir grup akademisyenin; fikir özgürlüğünden sadece kendi görüşlerinin tekrar edilmesini anlayanların linç ettiklerinin hikâyesi.

* * *

Oysa ne kolaydı taşın altına elini koymadan yaşamak…

Konforlu koltuklarda işinin gereğini bile yapmadan, asistana makale yazdırarak, anlaşmalı üniversiteye geçici görevle giden hocayla ortak yurt dışı yayın yapıp teşvik alarak, sadece o üniversiteden katılan hocaların gittiği güya uluslararası etkinlikler düzenleyip maaşı artırarak, sadece kendilerinin girdiği ikinci öğretim derslerini açarak, lüks sitelerin kameriyelerinde birbirinin sırtını sıvazlamak…

Biraz olsun sıkıştığında 1071, 1453 ya da 2023 akademisyenle, bir bölümünün imzasını da izinsiz kullanarak, ertesi gün hatırlanmayacak, duymaktan bıkkınlık getiren kavram ve kelimelerle bir bildiri hazırlamak. Bayrağı, gencecik yaşta toprağa düşen çocukları, toprağı da kullanarak hamaset yapmak…

Yiğit kişi, pusu kurmaz.

Ama ne kolay, makbul akademisyen olup, kendinden ve özgürlüğünden başka hiçbir güce sığınmayan insanları yok etmeye çalışmak.

Yazarın Diğer Yazıları

Elmas anne ve açık bırakılmış kapılar

Memleket, Elmas Eren'in çocuğunu aradığı 39 yıl boyunca zerre değiştirmemişti pratiklerini

S-400, vatan-millet-Sakarya, gasp edilen grev hakkı ve sarı sendika

Yaşaması bazıları için çok kolay bir ülke burası; sendikacının gizli görüşmeler yürütüp, S-400 teşekkürleriyle durumdan kurtulmaya çalıştığı…

Yarıda kalanlar, olmayacaklar, olmamışlar

Ölümlerin, acıların kolayca unutulduğu, eksik sofralarda, eksik evlerde, eksik yataklarda ömür geçirmek zorunda olanların yerine hemen herkesin kolayca konuşabildiği bir coğrafya burası