21 Haziran 2020

Koronavirüs hepimizi eşitledi mi, yoksa bazılarımız daha mı eşit?

Bir grup hayatın keyfinden, eğlencesinden feragat etmek durumunda kalırken diğer grup hayatın kendisinden feragat etmekle karşı karşıya kaldı...

Pandeminin hayatımızı keskin bir şekilde etkilemeye başladığı günlerde Koronavirüs'ün herkesi bir anda eşitlediği söylemi gündem olmuştu. Madonna'nın, "Zengin, fakir fark etmiyor; hepimiz artık eşitiz" sözleriyle fitilini ateşlediği bu tartışmaya Türkiye'den ve dünyadan birçok destek geldiği gibi şiddetle eleştirenler de oldu.

Bu yazıda, Koronavirüs'ün hepimizi eşitlediği savını sosyal ve ekonomik açılardan incelemek ve dünya üzerindeki kesif eşitsizliğin pandemi ya da benzer olaylarla giderilip giderilemeyeceğini tartışmak istiyorum.

İlk olarak eşitlik savını destekleyen ana fikirleri incelediğimizde iki ana argümanla karşılaştığımızı söyleyebiliriz. Bunlardan ilki Koronavirüs'ün yarattığı ölüm tehdidi karşısında zenginin de fakirin de, ünlünün de ünsüzün de eşit olduğu düşüncesine dayanıyor.

Gerçekten de Covid-19 hastalığını taşıyan herkes en azından yaşadıkları ülkeler içinde benzer şartlarda tedavi gördü, aynı ilaçları kullandı ve hemen hemen aynı hizmeti aldı.

Ama bu durum Covid-19'a özgü bir durum değil. Kanser, kalp rahatsızlıkları, AIDS gibi birçok ölümcül hastalıkta da, yaşlılığa bağlı ölümlerde de insanlar hayat boyu içinde yaşadıkları muazzam eşitsizliğe kıyasla eşitler. Elbette varsılların daha iyi tedavi görme imkanlarını gözardı etmiyorum. Yaşadıkları hastalık ve yaşlılık sürecini çok daha iyi koşullarda geçirebildikleri de muhakkak. Ama bu durum birçok zaman sonuca etki edecek bir fark yaratmayabiliyor. Kalp krizi geçiren de, kansere yakalanan da, Alzheimer ya da Demans olan da kendini aynı çaresizlik içinde buluyor. Dolayısı ile bu argümanın Koronavirüs özelinde çok anlam taşıdığından söz etmek mümkün değil.

Parası olanın da olmayan gibi evinden çıkamaması, gönlünce harcama yapamaması, ellerinde tuttukları güçten, şandan, şöhretten eskisi gibi yararlanamamalarının eşitlik sağladığı iddiası ise bir diğer argüman.

Bu argüman ilk anda mantıklı gibi görünse de aslında parası olanın, evden çalışma imkanı olanın evden çıkmaması bu durumda zaten başlı başına bir ayrıcalık. Bu süreçte market çalışanından inşaat işçisine, kağıt toplayıcısından kargo görevlisine, kamyon şoföründen güvenlik görevlisine emeğiyle geçinen büyük bir kesim evde kalıp sağlığını koruma imkanına sahip olamadı. Yeme-içme, turizm ya da insan taşımacılığı sektöründe çalışıp iş kollarının tamamen kapanması dolayısıyla işini kaybedip devlet yardımlarıyla geçinmek zorunda kalan dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca insan için ise zorunlu bir evden çıkmama süreci yaşandı. Ama bu zorunluluk altında yaşamlarını idame ettirebilecek imkanlardan son derece uzak olmaları yine Koronavirüs'ün herkesi eşitlediği argümanını geçersiz kılmak için yeterli görünüyor. Zira bir grup hayatın keyfinden, eğlencesinden feragat etmek durumunda kalırken diğer grup hayatın kendisinden feragat etmekle karşı karşıya kaldı.

İşin biraz da magazinsel olan bu yönünden makroekonomik uygulamalar boyutuna bakarsak sonuç değişir mi? İlk olarak şunu kabul etmeliyiz ki dünyanın önde gelen birçok ülkesi bu süreçte vatandaşlarına önemli ölçüde destek olmaya çalıştı. Açıklanan ekonomik paketlerle karşılıksız nakdi yardımlardan, düşük faizli kredi verilmesine, borçların ötelenmesinden istihdam teşviklerine birçok uygulama ile yaraların sarılmasına çalışıldığını gözlemliyoruz. Maddi büyüklük olarak baktığımızda kesenin ağzını en çok açanların da doğal olarak gelişmiş ülkeler olduğu göze çarpıyor.

ABD Merkez Bankası (FED) bilançosu yapılan varlık alımlarıyla 3,5 trilyon USD'den 7 trilyon USD'ye çıktı. Sene sonu 9-10 trilyon USD'yi bulabileceği yapılan tahminler arasında. Avrupa Merkez Bankası (ECB) da FED gibi pandeminin hemen başında 750 milyar Euro'luk bir paket açıklayarak ekonomiyi destekleyeceğini ilan etti. Üç büyük merkez bankası FED, ECB ve Bank of Japan'ın 2-3 ay gibi kısa bir süre içinde piyasalara verdiği likidite 5 trilyon USD'yi geçti.

Dünyanın en büyük ekonomisine sahip ama eşitsizliğin de uç noktalarda olduğu ABD'yi mercek altına alalım. 22 trilyon USD'lik bir ekonomi olan ABD'de FED'in yaptığı varlık alımlarıyla daha şimdiden 3,5 trilyon USD piyasaya sürülmüş durumda. Bu paranın bir bölümü tahvil alımlarıyla bir anlamda borç olarak ABD hükümetine, bir bölümü gecelik repo bir bölümüyse yatırım fonları vasıtasıyla doğrudan piyasaya verildi. Doğrudan en ihtiyaç sahibi kesimin cebine giren kısma baktığımızda ise 80 milyon ihtiyaç sahibinin 1.200 USD'lik çekler aldığını görüyoruz. Bu da trilyonlarca USD'lik kaynağın sadece 100 milyar USD'den daha az bir kısmının doğrudan ihtiyaç sahibine ulaştığı anlamına geliyor. Kaynağın çok daha fazlası ise batık olanlar da dahil olmak üzere şirketlere kredi olarak aktarıldı. Bu çok yüklü parasal teşviğin de etkisiyle ABD borsaları neredeyse pandemi öncesi seviyelerine dönmüş durumda. Teknoloji endeksi Nasdaq tarihinde ilk kez rekor kırıp 10 bin seviyesinin üzerini gördü. Bir başka deyişle yüzde 15 ile İkinci Dünya Savaşı'ndan bugüne en yüksek işsizlik oranının görüldüğü, 40 milyon işsizin olduğu, sosyal patlamanın eşiğine gelen ülkede en zenginler servetlerine servet katmış durumda. İşin kötü yanı bu işsizlerin önemli bir bölümü pandemiyle birlikte iş yapış şekillerimizin değişmesi nedeniyle uzun süre işsiz kalacak, eşitsizlik azalmayı bırakın daha da kronikleşecek.

Bu çok da şaşırtıcı değil aslında. Para arzının iki katına çıktığı bir ortamda varlıkların da en azından uzun vadede değer kazanmaması düşünülemez. Varlıkların değer kazanması da elbette yoksulların değil varsılların zenginleşmesi anlamına geliyor. Doğal olarak bu durum eşitsizliğin de artmasıyla sonuçlanıyor.

Sorunun özüne inersek, dünyanın iliklerine işlemiş kapitalizmin yarattığı eşitsizliği bir virüs ya da doğal herhangi bir felaketin giderebileceği düşüncesi fazlasıyla romantik, fazlasıyla naif bir bakış. Sevelim ya da sevmeyelim, parçası olalım ya da olmayalım tüm dünyaya hakim olan kapitalist sistem uzak ara en büyük güç. Hemen tüm üretim araçlarını, para yaratma mekanizmalarını, medyayı ve günümüzde daha da önem kazanan büyük veriyi elinde tutan sistemin adı kapitalizm. Bu sistemin Koronavirüs gibi insanlık tarihinin görece çok kısa bir bölümünde faaliyet gösterebilecek bir virüs ya da benzeri bir etkiyle ciddi bir kayma yaşaması ve bu sayede en temel özelliklerinden olan eşitsizliği arttırma karakterinin tersine dönmesini beklemek hiç de gerçekçi değil.

Bu noktada elbette kastımız Koronavirüs'ün hiçbir şeyi değiştirmeyeceği değil. Elbette dünya hiç olmadığı kadar büyük bir hızla değişti ve değişmeye devam edecek. Hatta bu değişimlerin getireceği, daha önceki bir yazımızda da tartıştığımız, tüketimi azaltıcı yönleriyle kapitalizmi zorlayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak insanlık olarak gelir uçurumlarının olmadığı, bir yanda ultra lüks yaşamlar, diğer yanda ise açlıktan, susuzluktan ölümlerin yaşanmadığı bir dünya yaratmak için sadece bir virüsün yeterli olması, anında düzeni kökten sarsması beklenemez. Tıpkı geçmişte de buhar makinasının icadının tek başına sanayi devrimini başlatıp üretimi kat be kat arttırmasının mümkün olmadığı gibi. Ama elbette buhar makinası uzun bir zaman zarfında birçok faktörle beraber toplumu dönüştürmüş ve toprak köylüsünü fabrika işçisine dönüştürerek sanayi devriminin hakim olmasına büyük katkı sunmuştur.

Bugün de daha insani bir yaşamın hüküm sürmesi ancak toplumun bir zihniyet değişimi ile tüketimi ana odak noktası olmaktan çıkarıp kapitalizme hizmet etmeye, ocağına odun atmaya bir son vermesi ile mümkün olabilir. Böyle bir anlayış bugün çoğu insana fazlasıyla ütopik görünüyor. Ancak şunu unutmamalıyız ki bugün bize çok doğal gibi gelen birçok hak da uzun yıllar boyu verilen mücadeleler, hatta yaşanan can kayıplarıyla elde edildi. Birkaç örnek vermek gerekirse birçok ülkede tüm vatandaşlara sağlanan sağlık sigortası gibi düzenlemeler, 8 saatlik çalışma günü, hatta etnik eşitlik bile kısa süre öncesine kadar akla hayale gelmeyecek konulardı. Dolayısıyla ütopik görünen hedeflerin bile zamanı geldiğinde düzenin doğal bir parçası haline gelmesi çoğu zaman sadece bir zaman meselesidir.

Yazarın Diğer Yazıları

Ekonomileri kapatmak ya da kapatmamak; işte bütün mesele bu

Peki ne olacak? İşte bu gerçekten çok zor bir soru...

Cengiz Koçak: Dünya bana memleket; atlayabileceğim her yerden uçmak istiyorum

Tarif dahi edilemeyecek duygular yaşatan bu sporu ülkemizin yetiştirdiği en önemli sporculardan Cengiz Koçak ile konuştuk

Deniz asitlenmesi: Küresel ısınma kadar tehlikeli

Önümüzdeki dönemde küresel ısınma ve deniz asitlenmesi gibi hayati sorunlarla mücadelede de Koronavirüs'le savaşta yaptığımız gibi hayatı diğer her şeyin önüne koyup radikal bir mücadeleye girişeceğiz