19 Temmuz 2020

Başarı şans mı; yetenek mi? Yoksa?..

Birçok konuda olduğu gibi başarıya giden yolda da en büyük engeller zihnimizin koyduğu sanal engellerdir

Başarılı olmak hangi konuda olursa olsun hemen her insanın hedeflediği, özendiği bir durumdur. Kimi başarının ayağına gelmesini beklerken kimileri de ona ulaşmak için yoğun çaba sarf eder. Elbette başarıya ulaşmanın tek bir reçetesi ya da yolu da yoktur. Eğer olsaydı yüzlerce Başarının Sırrı temalı kişisel gelişim kitabına da ihtiyaç olmazdı.

Başarının yolları farklı olsa da net olan şu ki çalışmak her zaman ve her konuda başarılı olmanın en temel kaynağıdır. Kimilerimiz biraz kolaycılığın da etkisiyle başarıyı şansa ya da yeteneğe bağlama eğiliminde olsa da çok şanslı ya da yetenekli olup kılını kıpırdatmadan başarıya ulaşan kimse görülmemiş. Sadece şans ile ancak piyangodan ikramiye kazanılabilir. Çıkan parayı iyi idare edip uzun süre refah içinde yaşamak için bile belirli bir efor sarf etmek gerekir.

Başarı-çalışma ilişkisini iyi açıklayan tezlerden biri 10 bin saat kuralıdır. 2008 yılında Malcolm Gladwell tarafından Çizginin Dışındakiler – Bazı İnsanlar Neden Daha Başarılı Olurlar kitabında ortaya atılan 10 bin saat kuralı bir konuda başarılı olma, uzmanlaşma veya ustalaşma için 10 bin saat çalışılması gerektiğini iddia eder. Kitapta Bill Gates'in kodlamada uzmanlaşmasının, Beatles'ın müzikte ustalaşmasının bu denli uzun çalışmalar neticesinde gerçekleştiği ifade edilir. Burada elbette 10 bin sayısının kendisine çok büyük önem atfetmemek gerekir. Farklı konuların farklı çalışma süreleri gerektirmesi son derece doğaldır. Yine farklı yetenek, yaş ve karakterdeki kişiler aynı konuda uzmanlaşmak için bile farklı sürelere ihtiyaç duyarlar. Burada önemli olan çalışmanın başarıya giden yolun ana etmeni olduğunu aklımızdan çıkarmamaktır.

Günümüzde ağırlıklı olarak yeteneğe bağlı görülen sanatsal alanlarda bile olmazsa olmaz olan çalışmaktır. Örneğin bir piyano sanatçısını ele alalım. Hemen her insan bir miktar ders alır ve yeterince çalışırsa piyano çalabilir. Dinlemekten keyif alacağımız icralarda bulunabilir. Öğrenciyse okulunda parmakla gösterilen birine dönüşebilir. Eğer bu kişinin doğuştan gelen bir yeteneği de varsa kusursuz denebilecek bir seviyeye erişebilir. Katılacağı etkinliklerde hayranlık uyandırıcı eserler ortaya koyabilir. Dahası, belki alanında yeni açılımlar bile getirebilir. Eğer şansı da yaver giderse ulusal hatta uluslararası bir üne kavuşup zamanını aşan sayılı piyanistlerden birine dönüşebilir.

Şimdi bir de tersten düşünelim. Dünyanın sayılı yeteneklerinden biri olabilirsiniz. Şans eseri yeteneğinizi işleyip sizi üst düzey bir sanatçı olmanıza katkıda bulunacak eğitmenlere, okullara erişiminiz olabilir. Ek olarak yine şans eseri sizi maddi anlamda ömür boyu destekleyebilecek bir ailede dünyaya gelmiş de olabilirsiniz. Ama eğer o piyanonun başına oturmaz, tuşlarına basmaz, yeterince çalışmazsanız anlamlı bir ilerleme kaydedemezsiniz. Bırakın başarılı bir sanatçı olmayı, yeteneğinizin dahi farkına varamayabilirsiniz.

Çalışmanın sağlayacağı katkılara daha somut bir örnek vermek gerekirse Steve Jobs'ın topluluk önünde yaptığı konuşmaları inceleyebiliriz. Jobs'un 1970'lerin ortalarında verdiği bir televizyon mülakatındaki gergin tavırları ve mülakatın hemen öncesinde mide bulantısı gerekçesiyle tuvalete gitmek istemesi dikkat çekicidir. 1984'teki Macintosh sunumunda ise konuşmasını kasılmış bir vaziyette, kürsüye tutunarak ve hazır notlarından okuyarak yapmıştır. Birçoğumuz için korkulu rüya olan topluluk önünde konuşma konusunda Jobs'ın da kariyerinin başlarında benzer şekilde hissettiği anlaşılıyor. İlerleyen dönemde ise yaptığı uzun provalarla ün yapan Jobs, son dönemlerde etkileyici sunumlarını tüm dünyanın takip ettiği bir lidere dönüştü. Bunu da kesinlikle çalışmasına borçlu.

Etrafınıza bakın. Çalışmadan başarılı olmuş tek bir kişi bile göremezsiniz. Olsa olsa çok yetenekli olup az çalışarak bir alanda belirli bir düzeye gelen kişilere rastlayabilirsiniz. Ancak onlar da hakkıyla çalışmadıkları sürece asıl erişebilecekleri seviyelerin çok uzağında kalacak ve potansiyellerini hak ettikleri ölçüde açığa çıkaramayacaklardır.

Çalışmanın rolü başarılı olmakta son derece açıkken ve hemen her insan bazı konularda başarılı olmayı isterken çoğu kişi tutarlı bir çalışma rutini oturtmakta zorlanır. Dolayısıyla bir yola baş koymadan önce ilk yapılması gereken çalışmanın önündeki engelleri temizlemektir.

Peki neler yapabiliriz?

Beynin sunduğu cazip teklifleri reddetmeyi öğrenmek verimli bir şekilde çalışabilmenin ön koşullarındandır. Yaşamımızın ilk yıllarından itibaren çalışmak beynimizde daha çok olumsuz anlamlar taşıyan bir aktivite olarak kodlanır. Özellikle okul çağında ders çalışmak ve oyun oynamak ya da televizyon izlemek genellikle birbirinin alternatifi olduğundan çalışmanın sıkıcı, alternatif aktivitelerin ise eğlenceli olduğu yönünde koşullanırız. İlerleyen dönemlerde de yine ne zaman yorulsak çoğumuz kendimizi televizyon karşısında oturarak ödüllendiririz. Bu yaklaşım ile de ister istemez beynimizde çalışmanın keyifsiz, televizyon izlemek gibi aktivitelerin keyifli olduğu bağlantısı kurulur. Sadece bu koşullanma bile başarıya giden yolda çalışmanın en büyük engellerinden birini oluşturmaktadır. Oysa çalışmanın keyifsiz, yorucu bir aktivite olduğu her zaman için doğru değildir. Kişi özellikle sevdiği bir konuda çalışıyorsa yorulmayı bırakın yaptığı işten keyif alır. Başarılı insanların ortak yönlerinden biri de yaptıkları işi sevmeleri, çalışırken keyif almaları değil midir zaten?

Beynimizin bir diğer özelliği de geçmişte olumsuz olarak kodlanmış durumlardan kaçınmak için bahane uydurmaktaki maharetidir. Bize deyimi yerindeyse oyunlar oynayarak hedefimizden uzaklaştırmak için motivasyonumuzu kırıcı düşünceler üretmesi son derece olağandır. Sık sık aklımıza gelen "çalışsam da yapamam" ya da "başarılı insanlar çok yetenekli, ben değilim" tarzı düşünceler bilinçaltımızın savunma mekanizmalarıdır. Bu yaklaşımla bizi olası başarısızlık durumlarında yaşayacağımız hayal kırıklıklarından korumaya çalışan beynimiz bir anlamda bizi olası zaferlerden de mahrum etmektedir.

En çok başvurduğumuz bahane ise muhtemelen "zamanım yok"tur. Oysa unutmayalım ki gün herkes için 24 saattir ve gerekli gereksiz birçok şeye harcadığımız hayatımızın bir bölümünü gerçekten istediğimiz bir konuya ayırmamızın önünde bir engel yoktur. Tek engel, bilinçli olarak istediğimiz aktivitelere bilinçaltımızı ikna etmekteki zorluktur. Bu engeli aştığımız takdirde etkili bir zaman planlaması ile gerçekten eğilmek istediğimiz konulara zaman ayırmak işten bile değildir. Nasıl ki yemek yemek için zamanım yok diye düşünmüyorsak, hayatımızın bir parçası haline getireceğimiz faydalı aktiviteler için de bir süre sonra zamanım yok bahanesi otomatik olarak ortadan kalkar.

İşin güzel yanı ise kaç yaşında olursak olalım tüm bu koşullanmaları değiştirmek mümkündür. Loretta Graziano Breuning'in Mutlu Beyin kitabında detaylı olarak anlattığı üzere 45 günlük bir sürede beynimizde var olan bağlantıları yenileriyle değiştirerek alışkanlıklarımızdan kurtulmak çok da zor değildir. İlk günler alışkanlıklarımızdan vazgeçmek kendimizi kötü hissettirir ve beynimiz bizi türlü türlü bahanelerle girdiğimiz yoldan çevirmeye çalışır. Ancak çok da uzun olmayan bir süre içinde bu his ortadan kaybolmaya başlar ve yeni yaşam biçimimiz konfor alanımızın bir parçası haline gelir. Bu değişim sürecini kolaylaştırmak için sevdiğimiz aktiviteleri, edinmeye çalıştığımız yeni alışkanlıklarımıza eşlik edecek şekilde planlayabiliriz. Mesela dil öğrenmeye çalışırken bunu illaki masa başına oturup kafamızı kaldırmadan yapmak zorunda değiliz. Kendimizi düzenli bir çalışma sürecine alıştırana kadar keyif aldığımız bir mekan seçip belki bir brownie ya da kahvenin çalışmamıza eşlik etmesini sağlayarak geçiş sürecini çok daha kolay atlatabiliriz. Bu metotla bir süre sonra dil öğrenme aktivitesi beynimizde eskisine oranla çok daha olumlu bir şekilde kodlanmaya başlar, ayaklarımızın geri geri gitme durumu ortadan kalkar.

Hedef belirlemek başarıya ulaşabilmemizin ön koşullarından bir diğeridir. Ne istediğimizi bilmeden çalışmanın bizi pek bir yere götürmeyeceği açıktır. Örneğin, müziği seven birinin sadece müzisyen olmak istemesi yetmez. Bu isteğe hangi müzik aletinde ya da müziğin hangi kolunda kendini geliştirmek istediğini belirlemesi ve o yönde çalışmaya başlaması olmazsa olmazdır. Dolayısı ile erişilebilir, gerçekçi ve ulaşıldığında bizi mutlu edecek hedefler belirlemek büyük önem arz eder. Bir diğer önemli husus da büyük hedeflere giden yolda küçük ara hedefler belirlemektir. Ara hedefler sayesinde ilerlememizi çok daha kolay görür ve bu ufak zaferlerle motivasyonumuzu tazeleyebiliriz. Ufukta bile görünmeyen büyük hedefe takılıp kalmak ise bir süre sonra bizi umutsuzluğa sevk edebilir.

Hedefimizi netleştirdikten sonra yapmamız gereken doğru çalışma metotlarını belirlemektir. Mesela yabancı dil öğrenmenin birçok farklı metodu vardır. Farklı metotlar farklı yaş gruplarına ya da farklı kişilik özelliklerine sahip kişilere daha çok hitap edebilir. Kendimize uygun bir çalışma yöntemi belirlemek ve plan yapmak hem motivasyonumuzu arttırır hem de rasgele çalışmaktan çok daha verimli sonuçlar almamızı sağlar. Bilgiye erişimin her zamankinden kolay olduğu günümüzde doğru metotları belirlemek için yapacağımız kısa bir araştırma bize çok daha büyük bir zaman kazancı olarak geri döner.

Birçok konuda olduğu gibi başarıya giden yolda da en büyük engeller zihnimizin koyduğu sanal engellerdir. Bu engelleri kaldırıp yeterince çaba göstermek bizi hemen her konuda çok daha iyi noktalara taşıyacaktır.

Yazıyı büyük önder Atatürk'ten ve Edison'dan çok sevdiğim birer sözle bitireyim:

"Yalnız tek bir şeye ihtiyacımız vardır, çalışkan olmak. Servet ve onun
tabii neticesi olan refah ve saadet yalnız ve ancak çalışkanların hakkıdır."
-Mustafa Kemal Atatürk

"Deha yüzde 99 çalışmak, yüzde 1 ilhamdır."
-Thomas Edison


Kaynaklar

  • Mutlu Beyin, Loretta Graziano Breuning, Aganta Kitap.
  • Çizginin Dışındakiler, Malcolm Gladwell, MediaCat

Yazarın Diğer Yazıları

Dünyayı ve insanlığı kurtaracak bir süper kahraman gelmeyecek; onu sadece biz kurtarabiliriz!

Dünyayı adeta kanser hücreleri gibi sarmış olan biz insanlar yaptıklarımızla sadece kendi türümüzü değil tüm dünya yaşamını da tehdit ediyoruz. Bir paradigma değişimi gerçekleşmediği takdirde belki de elli - yüz yıl içinde bugünden çok daha zor koşullarla karşı karşıya kalacak ve neslimizi sürdürmekte zorlanacağız.

Avrupa Birliği 'Hristiyan Kulübü' mü?

Uzun süredir Hristiyan nüfusun oranı düşüyor olsa da tarihsel olarak bakıldığında üye ülkeleri Hristiyan olarak nitelemek yersiz olmayacaktır. Ancak bu durumun birliğin temel taşı olduğunu iddia etmeden önce Avrupa tarihine şöyle bir göz gezdirmemiz gerekli

GameStop olayı ve düşündürdükleri

GameStop olayını benzer nitelikteki olaylar takip edecek mi, ekonomik sistemimiz etkili koruma mekanizmaları geliştirebilecek mi, önümüzdeki süreçte göreceğiz