28 Ekim 2019

Cumhuriyeti bekleyen tehlike

Bilime dayalı eğitimin yerini tarikatlarla imzalan protokoller almış durumda; imam-hatip liselerine ayrılan ödenek, fen liselerine ayrılan ödeneğin 10 katı

Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. kuruluş yıl dönümünü kutlamaya 4 yıl kaldı.

100. yıla bu kadar yaklaşmışken Mustafa Kemal Atatürk’ün “en büyük eserim” dediği Türkiye Cumhuriyeti, onun gösterdiği hedeflerden çok uzaklara düşmüş durumda.

Atatürk, bin bir türlü engele karşın cumhuriyet ilân derken iki temel hedefi vardı. Biri, Türkiye’yi çağdaş devletler arasına sokmak ve yükseltmek, ikincisi ise millet egemenliğini hâkim kılmaktı.

Bu hedeflere ulaşmak için temel aldığı iki ilke ise laiklik ve halkçılık ilkeleriydi. Laikleşme, Osmanlı’dan kalan geleneksel toplumu modern bir topluma dönüştürmek, halkçılık ise halk iradesine dayalı bir rejim kurmak için gerekliydi.

Atatürk’ün ikinci hedefine dayalı olarak attığı ilk adım henüz cumhuriyeti ilân etmeden 1 Kasım 1922’da saltanatı kaldırmasıdır. Bu karar halk egemenliği yolunda ortadan kaldırılan ilk engeldir. Birinci amacına ulaşmak için en büyük engeli oluşturan hilafeti kaldırmak için bir süre daha beklemiş ve cumhuriyetin ilânından 5 ay sonra 3 Mart 1924 tarihinde de hilafeti kaldırmıştır. Kurtuluş Savaşı’nı birlikte verdiği en yakın silah arkadaşları dahil en büyük direnci bu kararı nedeniyle görmüştür.

Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduktan sonra arka arkaya uygulamaya geçirdiği devrimler ve reformların hepsi laik bir devlet düzeni kurmaya yöneliktir.

Hilafetin kaldırılmasından sonra Meclis üstünlüğüne dayalı 1924 Anayasası, batıdan aldığı medeni kanun, borçlar kanunu, ceza kanununun kabul edilmesi, Tanzimat’tan beri var olan ikili (İslam hukuku ve Batı hukuku) hukuk sistemini ortadan kaldırmış ve çağdaş hukuku hâkim kılmıştır.

Eğitim birliği kanununun çıkarılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması, Latin alfabesine geçiş, 1930’da kadınların yerel seçimlerde seçme ve seçilme hakları, 1934’de kadınların milletvekili seçme ve seçilme haklarının düzenlenmesi, halkevlerinin kurulması, okullaşmanın hızlandırılması, kız çocuklarının okulla tanışmaları, kültür ve sanat alanında atılan adımlar….

Bütün bunlar laik bir devlet düzeni ve kadın-erkek eşitliğini hedefleyen çağdaş bir toplum yaşamı için atılmış Türkiye Cumhuriyeti’nin bel kemiğini oluşturan dev adımlardır.

Atatürk’ün bu devrimleri gerçekleştirmesi kolay olmamıştır. 1923’ten 1938’e kadar büyük çoğunluğu laikliğe karşı, “din elden gidiyor” yakınmasına dayalı dinci 18 isyan yaşanmıştır.

Atatürk, laik bir devlet düzeni ve çağdaş bir toplum yaşamı kurmaya çalışırken bir yandan da giriştiği demokrasi denemelerinin hepsi, genç, laik Türkiye Cumhuriyeti’ni ve devrimlerini yıkmaya yönelen gerici hareketlerin yarattığı tehlike karşısında sonuçsuz kalmıştır. Bu nedenle, çok partili hayata, aksak da olsa demokrasiye geçiş ancak 1950’de mümkün olabilmiştir.

100. yıla 4 yıl kala

100. yılı kutlamaya 4 yıl gibi kısa bir süre kalmışken, bugün, bu devrimlerin ve reformların ne hale geldiğine bakarsak, Atatürk’ün gösterdiği hedeften çok uzak olduğumuzu görürüz.

AK Parti’nin 17 yıllık iktidarında cumhuriyetin en fazla yıpratılan kurumunun laiklik olduğunu söyleyebiliriz. Kullanılan siyaset dilinden, devlet binalarının bulunduğu yerleşkelerin isimlendirilmesine, atamalarda liyakatin yerini imam, tarikat tavsiyesinin almasından eğitim ve sağlık sistemine kadar devletin din referanslı bir yapıya dönüştürüldüğünü çok açık biçimde görüyoruz.

Bugün devlet kurumları tarikatlar arasında paylaşım savaşına sahne oluyor. Bilime dayalı eğitimin yerini tarikatlarla imzalan protokoller almış durumda. Diyanet İşleri Başkanlığı’na ayrılan bütçe birçok bakanlığın bütçesini katlıyor. İmam-hatip liselerine ayrılan ödenek, fen liselerine ayrılan ödeneğin 10 katı.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliği azalacak yerde çok daha büyümüş durumda. Bu eşitsizlik, kız çocuklarının başının örtülmesinin ilkokul 4. sınıf yaşına kadar indirilmiş olmasından başlıyor. Çocuklar sadece imam-hatip okullarına yönlendiriliyor.

Milli eğitim müdürleri bilimsel eğitimi değil, din eğitimini destekliyor. Bazı müdürler ve eğitimciler, öğretmenlik yerine imamlık yapıyor.

İmamlar öğretmenlerden çok daha fazla maaş alıyor ve devlet olanaklarından çok daha fazla yararlanıyor. Toplumsal yaşam yeniden dini esaslara doğru teşvik ediliyor, hatta bu yönde baskılanıyor.

Kuvvetler ayrılığına dayalı demokratik sistem ise felç durumda. Yasama ve yargı yürütme organı, yürütme organı ise Cumhurbaşkanı’nın elinde toplanmış durumda. Bu kuvvetleri halk adına denetlemesi gereken medya da büyük ölçüde iktidar aygıtı konumunda işlev görüyor.

Hukukun üstünlüğüne, insan haklarına dayanmayan, demokratik, laik niteliği örselenmiş bir cumhuriyet Atatürk’ün hedef gösterdiği bir cumhuriyet olamaz.

Türkiye’nin içinden geçmekte olduğu tehlike, içi boşaltılmış cumhuriyet tehlikesidir.

Yazarın Diğer Yazıları

Önce devlet üzerine düşeni yapmalı

Bağış kampanyaları felâketle, ekonomik ve sosyal çöküşle mücadelede ancak bir yan unsur olur. Asıl kaynağı ayırması ve mücadele etmesi gereken vatandaş değil devlettir

Sağlık tam kamu hizmeti olmalıdır

Bir virüs bu çılgın neoliberal gidiş karşısında şapkayı önümüze koyup yeniden düşünmemiz gerektiğini ağır bir maliyetle önümüze koyuyor

Hayat eve sığar mı?

Bir devlet memuru, "devlet, evde kal, OHAL’ini ilân et, hayat eve sığar dedi, ben de buna inanıyorum ve işe gitmiyorum, evdeyim" diyebilir mi? Derse ve hakkında soruşturma açılırsa veya işten atılırsa, "ben devletin tavsiyesine uydum" diyerek işine dönebilir mi, sorumluluktan kurtulabilir mi?