02 Ocak 2022

Öfkesini, değişime kaynak edenlerin ülkesi olabilmek

Sanılmasın ki insanların neden olduğu ya da en azından durdur(a)madığı bütün bu olumsuz sonuçlar, bilgisizlikten kaynaklanıyor

Yepyeni bir yıl daha başladı. Henüz sihirli değneği gören olmadığına göre eski yılın mirasına devam ediyoruz. Araştırma kuruluşu Chatham House son hazırladığı raporunda 2050 yılına kadar karbon emisyonlarının ciddi düzeyde düşürülmemesi durumunda gıda ürünlerinde verimin üçte bir oranında gerileyeceğini öngördüğünü açıkladı. İngiltere'den hava durumu servisi Met Office, 2022'nin dünyanın en sıcak yıllarından biri olacağı ve sıcaklıkların, ortalamanın 1,09 santigrat derece üzerinde seyredeceği tahmininde bulundu. Söz konusu verilerin ülkemize dokunan kısmı da son derece net. Ağustos ayında NASA'nın yeryüzü gözlem verilerini paylaştığı Earth Observatory'de Tuz Gölü'nün kayboluşuna ve bebek flamingoların topluca ölümüne tanıklık ettik. İstanbul'un 1,5 aydan kısa sürede bir Sapanca Gölü kadar su tükettiğini düşünürsek kuraklık kapıda bile değil, hayatımızın tam da içinde. 

Doğayla bunca acımasız ilişkisi bulunan insan sanılmasın ki kendi türüne sahip çıkıyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi'nin (İSİG) verilerine göre "iş kazaları" sonucu Türkiye'de 2021 yılının ilk 10 ayında en az 1853 işçi yaşamını yitirmiş. Erkek şiddeti sonucunda 2021 yılında 401 kadın öldürülmüş. 

Covid-19 pandemisinin başından beri, çalışma koşullarına dayanamayan 9000 hekimin istifa ettiği söyleniyor. Önemli sayıda yurtdışına göç verildiği de biliniyor. Örnekleri çoğaltmak olası elbette ama özetle insan, kendi türüne de pek insaflı davranmıyor.

Farkındalık en iyi özelliğimiz

Sanılmasın ki insanların neden olduğu ya da en azından durdur(a)madığı bütün bu olumsuz sonuçlar, bilgisizlikten kaynaklanıyor. Tam tersine yapılan araştırmalar insanların önemli bir bölümünün iklim krizi ile hak ve adalet konularında ciddi bir farkındalık sahibi olduğunu gösteriyor. Alarko Carrier'ın yaptırdığı Türkiye'de İklim Okuryazarlığı Araştırması'na göre Türkiye nüfusunun yüzde 87'si susuzluk endişesi taşıyor. yüzde 73'ü iklim krizine yönelik yeterli önlem alınmadığını ifade ediyor ve yüzde 74'ü yakıt tüketimini azaltmak gerektiğini söylüyor. 

Konda'nın yaptığı İnsan Hakları Araştırması'na göre ise yetişkin nüfusa dahil olan her 100 kişiden 73'ü Türkiye'de insan hakları sorunu olduğunu düşünüyor. Her 100 kişiden 36'sı Türkiye'de insanların cinsiyetinden dolayı, 33'ü siyasi tercihinden dolayı, 28'i etnik kimliğinden dolayı ayrımcılığa uğradığını ifade ediyor. Toplumun yüzde 27'si sosyo-ekonomik nedenleri de ayrımcılık nedenlerinden biri olarak sayıyor. 

Araştırmalara bakılınca toplumun bilgi düzeyi, şikayetleri ve talepleri çok umut verici görünüyor. İhtiyaçlar, sorunlar ve sorunların çözümü için gerekenlerin bilinirliği epey yüksek durumda. Ancak ne yazık ki bilginin eyleme dönüşmediği anda hayatımıza hiçbir olumlu katkısı olmuyor. Ahmet Büke'nin yeni romanı "Deli İbram Divanı"ndan alıntılayacak olursam, "Öfkesi yasından kısa sürenler"in ülkesi burası. Yasın manevi ortamında, sorunun temelinin unutulduğu, öfkenin değişime yönlendirilecek kadar diri tutulamadığı, kızgınlıkların kişiselleştirildiği ve ellerin taşın altına bir türlü sokulamadığı, sorunların tekrarlandığı ama çözümün parçası olunamadığı… "Yasla avunmak" diye bir şey var. Acıyı yanında tutmak, hatta bir süre sonra acısız yapamayacak olmak… Herkesin bir nedeni vardır yasa tutunması için. Kiminin haklı nedenleri de olabilir; daha önce denemiş ve incinmiş olmak ya da "yaşamak" gibi çok temel bir hakka bile erişmek için tüm enerjisini tüketmek gibi. Ancak bu haklı nedenlere sahip olanların, araştırma sonuçlarında bilgi düzeyi yüksek çıkanların oranını temsil ettiğini söyleyemeyiz.

Kurtarıcısını bekleyenlerin ülkesi

Yukarıda saydığım onca şikayete rağmen yetişkin nüfusun yüzde 84'ü herhangi bir sivil toplum kuruluşuna üye değil. Kalanın yüzde 2'si de zorunlu meslek örgütü üyesi zaten. Her 100 yetişkinin 73'ü Türkiye'de insan hakları sorunu olduğunu düşünüyor ama toplumun ancak yüzde 3'ü örgütlenme hakkını, yüzde 3'ü protesto hakkını, yüzde 1'i toplantı ve gösteri hakkını önemli gördüğü 3 insan hakkı arasında sayıyor. Yetişkin nüfusun yarıya yakını Türkiye'de ifade özgürlüğü için gerekli ve yeterli ortamın olmadığını düşünüyor. Ancak her 5 kişiden 2'si protesto için toplananlara biber gazı ile müdahale edilmesini insan hakkı ihlali olarak değerlendirmiyor.

Edilgen tavırlara sadece siyasi konularda rastlanıyor sanılmasın. Yuvam Dünya Derneği'nin yaptırdığı araştırmaya göre iklim değişikliğiyle mücadelede en yüksek sorumluluğun devlete ait olduğunu söyleyenlerin oranı yüzde 82 iken, vatandaşa sorumluluğun büyüğünü yükleyenlerin oranı da yüzde 67 ile hiç de azımsanmayacak seviyede. Aynı gruba "Peki siz iklim değişikliği ile mücadele için neler yapıyorsunuz?" sorusu yöneltildiğinde pek de elle tutulur, etkin bir aksiyon alınmadığı da net bir şekilde görülüyor. Katılımcıların yüzde 83'ü evde ve iş yerinde kullandığı enerji tüketimini azaltmaya çalıştığını, yüzde 78'i ise daha az tükettiği bir yaşam tarzını tercih ettiğini ifade etmiş. İlk bakışta önemli bir aksiyon gibi görülse de söz konusu davranışların çevreci saiklerle mi yoksa ekonomik kısıtlar nedeniyle mi yapıldığını anlamak güç. Gerçek bir değişim için gereken adımlar arasında yer alabilecek bir sivil toplum faaliyetine katılım, belediye ve diğer kamu kurumlarının programlarına vatandaş denetimi, üretim sektörüne yöneltilecek ciddi bir talep söz konusu edilmemiş durumda. Adeta herkes kendi yasıyla kavruluyor. Belki de bir kurtarıcı, onların sorunlarının çözümü için kendisinin ellerini taşın altına sokacak bir "gönüllü" bekliyor. 

Kendini kurtarmak kurtuluş mu?

Buzullar eriyor, pek çok hayvanın ve bitkinin nesli tükeniyor, olağanüstü doğa olayları nedeniyle insanlar göç ediyor, acı çekiyor. Dünyanın en büyük akarsularından Mississippi Nehri bu yıl tarihinde üçüncü kez saatlerce ters aktı. Her defasında şiddetli kasırgalar nedeniyle yaşanan bu olaydan ya da diğerlerinden, coğrafi olarak uzak olduğumuzdan etkilenmediysek, yazın yaşadığımız korkunç yangınları düşünebiliriz. Nice cana mâl olan bu dönemin ardından tuttuğumuz yas da öfkemizden uzun oldu. Medyada bile fikrî takip örneklerine nadiren rastlıyoruz. Yaz gelip yeni yangınlar başlayana kadar konuyu bir güzel ertelemiş görünüyoruz. 

İşte kaynakların bunca kıt, kalabalıkların bunca kaderci ve edilgen olduğu bir toplum ancak Almanca ifadesiyle "ellbogengesellschaft" (dirsek toplumu) olabilir. 1982'de yılın kelimesi seçilen ve bence bugün hala en anlamlı kelimelerden biri olan "ellbogengesellschaft"; ilerlemek, başarılı olmak, amiyane tabirle "yırtmak" isteyenin diğerine dirsek attığı bir toplumu tanımlıyor. Liyakatin unutulduğu, istenen ama uğruna asla emek verilmeye pek de gönüllü olunmayan "doğrular"ın birer sosyal medya etiketinden ibaret kaldığı toplumlar… Oysa kendini kurtarmanın kurtuluş olmadığını biliyoruz. Kendi bahçesine kuyu açıp suya erişmiş olan, küresel kuraklığın etkilerinden korunabilir mi? Zengin ülkelerin tüm vatandaşlarına yetip de artacak kadar aşı sahibi olması, yoksul ülkelere aşının adil şekilde ulaşmadığı sürece onları pandeminin etkisinden kurtarabildi mi? Birinin, bir grubun kazandığı hiçbir konfor ya da hiçbir hak, kendileri dahil kimse için gerçek bir kazanım olmuyor. İnsanlık "aynı şeyi yapıp farklı sonuç beklemeyi" ne zaman bırakacak? Birbirine dirsek atarak değil, birbirinin elinden tutarak, bir araya gelerek, somut bir sonuç için bizzat harekete geçerek eksikleri tamamlamayı ne zaman öğrenecek? 

İklim konusunda da, sosyal ya da ekonomik anlamda da adalet, yasında boğulup sadece şikayet edenlere değil, öfkesini değişime kaynak edebilenlere, değişimin samimi bir parçası olabilenlere gelecek. Bir hafta önce bu dünyadan göçen insan hakları aktivisti Desmond Tutu'nun söylediği gibi "Hepimiz birbirimize görünmez sicimlerle bağlıyız ve insan olabilmek için diğer insanlara ihtiyacımız var."

Dilerim 2022; "dayanışma", "diğerkâmlık" ve "adalet" üzerinde bütün insanlığın anlaşabildiği ve yasıyla avunmadığı bir yıl olur. 

Yazarın Diğer Yazıları

Dünyayı "günaydın" mı kurtaracak?

Siyasilerin ve şirketlerin, küresel sıcaklığın 1,5 °C'nin üzerine çıkmaması için alınacak önlemleri bireylerin "günaydın" mesajları seviyesinde sunmasının bizi oyaladığını ve sistemin "yakasından düşmemizi" sağladığını görmemek için de kör olmak gerek

Cesaret her kuruma çok yakışır

Bazı düşük notları bulunsa da 8 Mart 2022 itibarıyla görünen o ki iş dünyası, kadına yönelik ayrımcılık içeren iletişimden uzak durması gerektiğini gayet iyi anlamış. Kadınları sadece birer müşteri olarak görmekten çok, sorunlarını anladıklarını ifade etmek zorunda hissettikleri birer paydaş olarak konumlamayı başarmış. Ancak şimdi sıra geldi bu eşitlikçi bakış açısı iletişimini, gerçekle paralel kılmaya

Rakamlar acı, ihtimaller daha acı

Hepimiz gayet iyi biliyoruz ki kadınların sadece sosyal yaşamda değil, iş hayatında, eğitimde, siyasette, kısacası her alanda mücadele etmek zorunda olduğu, hayatının her anında maruz kaldığı bir önyargı ihtimali söz konusu ve ne yazık ki bu önyargıların yaşamlara mâl olması da mümkün