01 Ocak 2022

Yeni yıl bayramını kutlayamadığımız yeni bir takvim yılı

Keşke yine eskisi gibi gelen ve giden yıllara yalnızca yaşlanmanın hüznü karışsa

Henüz karayı göremediğimiz bir fırtınanın ikinci yılı da bitiyor ama bir bölümümüz bize atılan can yeleklerini takarak seyr ü sefer ediyoruz. Ve daha başlamamış bir yılın hemen, çabucak bitmesini umuyoruz.

Son gelen fırtına gibi varyant ile birlikte ben bu yaşadığımız sürece "kusursuz fırtına" diyorum.

Başka pek çok benzetme, "orman yangını", "yamalı bohça", "müştereklerin trajedisi" gibi, de yaparak ya da alıntılayarak metaforlarla anlaşılır kılmaya çalıştıysam da anlatabilmek ya da anlaşılır olsa da kavratabilmek gerçekten de çok zor. 

Gözle görülmeyen canlılar ile hastalanışımızı kavrayamayan ve bizi bazı zehirli sıvıların öldürdüğünü zanneden Orta Çağ insanından çok da farklı değilmişiz aslında.

Bazen uygarlıkların değil yalnızca teknolojinin ilerlediğini düşünmüyor değilim.

Mahşerin dört atlısı, salgın, savaş, ölüm ve kıtlık bazı coğrafyalarda atlarını dört nala sürüyor.

Bir yandan "evrimsel silahlanma" hükmünü sürüyor, yani karşılıklı etkileşimler ve adaptasyonlarla virüs ile birlikte biz de değişiyor ve güçleniyoruz.

Hiçbirimizin bağışıklığı bizi hastalandıran bu virüse karşı salgının başladığı zaman kadar yabancı ve naif değil. 

Ama bazılarımızın bağışıklığı bu yarışa katılamayacak kadar kırılgan.

Kırılgan olanları korumak sorumluluğunu ise ne yönetenler ne de o yönetenleri seçen ve koyu bencilliklerinin pusunda yaşayanlar alıyor.

O yüzden ben pandemiyle birlikte tüm normallerini geçmişte bırakmış ve bir daha oraya dönülemeyeceğini bilen ve artık istemeyen bir akademisyen, bir enfeksiyon hastalıkları uzmanı olarak, pandeminin boğucu, hastalık ve ölüm kokan tünellerindeki iki yılımıza dair bir paylaşım yapmak niyetindeyim.

Dino Buzatti'nin Tatar Çölü'nü okumuş olduğunuzu ya da okuyacağınızı umuyorum. Okurken ve hatta bir yazma çalışması nedeniyle bu romanı çözümlerken, bir gün böylesi büyük, tüm dünyayı altüst eden bir salgın nedeniyle kendimi o romanın kahramanı Teğmen Giovanni Drogo gibi hissedeceğim aklıma bile gelmezdi.

Romanı bilmeyenler için, teğmen Drogo, büyük hevesle, kısa süreceğini ve başarıyla sonlandıracağını umarak bir görev için gittiği kalede umduğunu bulamazken, kaleyi de görevi de bir türlü bırakamaz.

Tatar Çölü herkesin okuması gereken bir edebiyat şaheseridir.

Benim kitapla yolum, yazma hevesimin çok depreştiği bir dönemde Mehmet Eroğlu'nun önerisiyle kesişti.

Şu dönemdeki akıl dışılığa, sistemsel krize, fiziksel yorgunluğa, edebiyat, sinema ve müzik olmasa nasıl katlanırdım bilmiyorum.

Bir anlamda, gerçeklikle okuyarak ve izleyerek yüzleşip, dinleyerek ve yazarak iyileştiğimi söylemeliyim.

Salgında iki yıl boyunca dört büyük dalga yaşandı ve her dalgada tabir yerindeyse üzerimize hasta yağdı.

O esnada, sizler de kapandığınız evlerinizde gerginliğinizi iyice artıran, sizi ürkütücü bir bilinmezlik ve bir başınalıkta bırakan yönetenlerin ekranlarda çarpıtılmış rakamlarla teskin edici mesajlarına maruz kalıyordunuz.

Başlangıçtaki üç ay korkutucu bir bilinmezlikle şaşkınlaşmış ama hastalanmak korkusu ve ağır fiziksel yorgunluk nedeniyle endişemiz ve gerginliğimiz ile telaşlı bir mesafe açmıştık.

Benim hastanemin bulunduğu ve iş yerleri kapalı olan mahalledeki esnaf, hastanede çalıştığımız koridorun dış kapısına yiyecek yığınları bırakıyor, bizler de odalarımızda bir sofra dolusu yiyeceği bir başımıza yiyorduk.

Çoğumuz, evlerine hastalık taşımaktansa dönmemeyi, hastanede boş bırakılan katlarda yatıp kalmayı tercih ediyorduk.

Hastane taksileri, toplu taşımaya binmek zorunda kalmayalım diye gerekirse bizleri ücretsiz götürüp getirebileceklerini belirten mesaj yolluyorlardı.

En zorlu dönemde, bir küçük halka içinde, hastane koridorlarında birbirimize kenetlenmiş yalnızca çalışıyor, yiyor, içiyor, uyuyor ve hastalanmamaya çalışıyorduk.

Bir yandan enfeksiyonun bilinen, kayıt edilmiş tüm belleğini önümüze alıp bilinmeyen bir denklemin kayıp formülünü bulmaya çalışıyorduk.

Öyle zamanlardı ki, hastane koridorlarından geçerken ya da sıklıkla uçarken, adeta daha öncesine ait hiç belleği olmayan bir mekanın yer çekimsiz boşluklarında el yordamıyla yolumuzu buluyorduk.

Her şey yabancı, her şey bilinmezdi, yalnızca birbirimizi biliyorduk.

2020 yılı biterken, o yıla ait belleğimde yer açmadığımı, yaşananları pekiştirip, bağlantılayıp kayda almadığımı, yalnızca arşiv için yazılar yazıp notlar tuttuğumu fark ettim.

Hastalananların korku ve çok boyutlu çaresizliğine ekiptekilerin sıra ile hastalanması ve hatta bazı arkadaşlarımızı kaybetmek ekleniyordu.

Yas tutmak zamanı değildi, acı kedere dönüşemiyordu.

Eski normalimize dönmek arzumuz var mıydı hiç bilemeyeceğiz. Öyle zor zamanlardı ki, tüm bunlar  hemen geçsin ve bitsin istiyor ama bunun mümkün olmadığına dair kavrayışımız ile irkilerek serinkanlı birer teknisyene dönüşüveriyorduk.

Tek isteğimiz hiçbir şey olmamış gibi yapmak ve ne çok şey olduğunu anlamaya durmaktı.

Ama 2020'nin henüz devrini tamamlamamış bir başlangıcın ilk yılı olduğunu bilsek de takvim yaprağının son sayfasını, 2021 yılının daha iyi geçeceğine dair bir umutla çevirmiştik.

2021 yılında da yaşlı yerkürenin salgın ile yaşlanmış misafirleri olarak eski ve çoğumuz için telaşlı bir sıradanlıktan öteye geçemeyen yaşantılarımızı adeta bir mucizeymiş gibi yakıcı bir özlemle ararken olup bitenlerin bağlantısallığını kuramadığımız sıra dışı bir başka yıl oldu.

Umutlarımız, unutmak isteyeceğimiz başarısızlıklarla gölgelendi.

Şimdi yine yeni bir yılın ilk günü başlayacak.

Pek çoğumuz için yaşam kayıplarımız nedeniyle eskisi gibi olamayacak zaten.

Eski normalimize dair hatıralar unutulmanın karanlık dehlizlerine atılmadan önce son kez çırpınıyor.

Elbette ve yine de giden bir yılı uğurlayıp gelen bir yılı karşılayarak zamanın boyunduruğundan kurtulmaya çabalayacağız.

Keşke yine eskisi gibi gelen ve giden yıllara yalnızca yaşlanmanın hüznü karışsa. 

Dilek dilemenin manasızlığını, 2019 biterken serpiştirdiklerimden biliyorum.

Bu nedenle bu yıl için yalnızca sağlıklı ve ferah zamanlar umuyorum. 

Hayat bizi yüzümüzde donmuş bir gülümseme ile vesikalık bir poz vermeye zorluyor.

Öyle yapalım.

İstemediğimiz bir yolculuğa çıktığımızı unutup, gün doğumları ve batımları arasındaki günleri bir çam ağacını süsler gibi süsleyerek oyalanalım.

"Hayatımın ciddiye alındığı bir oyun olmasını istiyorum" diyor ya yazar (Oğuz Atay, Tutunamayanlar)

Hayatlarımızın ciddiye alındığı gerçek bir yıl olsun.

Yazarın Diğer Yazıları

Askıda hayat

Ne geçmişi ne geleceği kavramamıza hiç fırsat vermeyen memlekette, ölümüyle mahpusluklarıyla özgürlük için bedel ödemişlerin bize bıraktığı özgürlük kırıntılarıyla inadına çalışmak, direnmek ve virüsün bize öğretmiş olmasını umduğum "varoluş ısrarım"ızı sürdürme zamanı

Ankara'da bahar, sakuralar...

Ben sakuralara "yok oluşlarını süsleyen ağaçlar" diyorum, çok kısa bir mevsim için başka tüm görüntüleri gölgeleyen bir ihtişamları var çünkü

Sarı serum

Bıkkınlık ve artık sürüklenmekte olduğumuz öğrenilmiş çaresizlik baş dönmesi ve halsizlik yapınca sarı serumu kollarımıza taktık