21 Ocak 2014

Aktivist Mihalis Eleftheriou ve yeni projesi: ‘Dil Nakli’ (Language Transfer)

Language Transfer dilin çoğulculuğunu keşfederek çok hızlı zamanda öğrenmeyi geliştiren bir yöntem, dilin diğer pek çok dilden inşa oluşunu keşfederek. Bu sahiplenme duygusunu kırıyor , kendini daha özgür keşfediyorsun ve milli kimliğin yıkılıyor.

Mihalis Eleftheriou, Gezi eylemleri sırasında Türkiye’yi askeri darbe tehlikesine karşı uyarmak ve Mısır Ayaklanmasını örnek göstermek üzere çektiği viral video ile sosyal medyada dikkat çekmişti.

Aralık ayında yeni projesi Language Transfer’in Türkçe ayağını şekillendirmek için İstanbul’a gelen Mihalis bir atölye düzenlemek üzere Türkiye’nin ilk işgal evi Don Kişot’taydı. Bu atölyeyi kaçırdığınız için üzülmeyin. Mihalis projesinin ikinci atölyesini yapmak üzere 25 Ocak- 5 Şubat arası yine Don Kişot’ta olacak. Onunla kendisi, eylemleri ve yeni projesi hakkında konuştuk.

Mihalis Eleftheriou aslen Kıbrıslı, 28 yaşında hiperaktif bir karakter, çok enerjik, hafif ve neşeli bir atmosferi var. Her ortama hızla uyumlanıyor, bulunduğu yerin yerlisi bir dünya vatandaşı o, fakat zihni de yapısı gibi akışkan ve kontrol dışı hareketli. Söyleşi boyunca sorulardan artık cevabı kaybettiğimize ikna olacak kadar uzaklaştığımızda, bir şekilde o kocaman, uzun ve dağınık  silsileyi toparlamayı becerdi. Ne var ki ben söyleşiyi sırasıyla okunabilir şekilde sunmayı beceremedim. Alıntılarla aktarmaya karar verdim.

‘Sanıyorum biraz kimlik krizi yaşıyordum. Kendimi Kıbrıslılıkla tanımlayamıyordum, sonuçta ailem Kıbrıslıydı, İngiliz de değildim, anlamıyordum; ülkeyi, kültürü anlamıyordum, çünkü sonuçta büyürken bir ülkede büyümüyorsun, bir ailede büyüyorsun…’

‘İngiltere’de doğdum, diasporadanım… biliyorsun orada, Londra’da büyük bir Kıbrıs diasporası var ve başka milletlerin de… Pek çok diasporanın olduğu bir semtte yaşıyordum ve herkes birbirine nereli olduğunu soruyordu, hepimizin aksanı vardı -benim hala biraz var… Birbirimize bunu sorardık, yani, annen, baban, hatta büyükanne-baban nereli anlamında, sonuçta bu oraya tam da oturmadığımızın bir örneğiydi. Sanıyorum biraz kimlik krizi yaşıyordum. Kendimi Kıbrıslılıkla tanımlayamıyordum, sonuçta ailem Kıbrıslıydı, İngiliz de değildim, anlamıyordum; ülkeyi, kültürü anlamıyordum, çünkü sonuçta büyürken bir ülkede büyümüyorsun, bir ailede büyüyorsun…

Diye anlatıyor çocukluğunu. Mihalis üniversiteye kadar İngiltere’de kalmış, önce bir yıl hukuk okumuş ve dünyaya meydan okumaya teşvik etmeyen, kültüre erişimi olmayan bu eğitim süresince kendisini öldürmek istemiş. Hukuk fakültesini yarım bırakmış ve  dil öğrenmek için LatinAmerika’ya gitmiş.

‘Ahmakça duygusal kültürel kimlik arayışımı izlerken, yaşamı tercüme ederken, yanıtlarken ve onunla iletişime geçerken kurduğum pek çok yapının yalan olduğunu keşfettim.’

‘Dil öğrenmeye başladığımda bir bakıma dünyadaki yerimi bulmaya çalışıyordum, ne olduğumu ya da bunun bir önemi olup olmadığını… Oldukça uluslararası bir üniversitedeydim ve sanıyorum bu seçim gerçekten hayatımı değiştirdi, dil öğrenmek benim için tokat gibi oldu diyebilirim. Önce bir tür kaçıştı, çok hevesliydim, hızlı bir şekilde Latin Amerika’da yaşamaya gittim. ‘Evet! Daha dün doğdum ve burada başladım!’ dercesine bir edayla. Çok kısa süre için Küba’da okudum ve sonra birkaç yıl Arjantin’de yaşadım. Orada, terkedinceye kadar farkına varmadığım arkadaşlarım oldu, bir yerli gibi İspanyolca konuşabiliyordum, neredeyse İngilizceyi unuttum.

İspanyolca’da ‘deneyimlemek’ ve ‘deney yapmak’ aynı kelime; ‘experimentar’. Ben de kendi deneyimimi bir deney gibi görmeye çalışıyorum, sübjektif olduğumu anlayarak ama yine de objektif olmaya çalışarak… Ahmakça duygusal kültürel kimlik arayışımı izlerken, yaşamı tercüme ederken, yanıtlarken ve onunla iletişime geçerken kurduğum pek çok yapının yalan olduğunu keşfettim. İlla kötü niyetli bir yalan değil ama ‘sahte’.’

‘Çoğumuz konuşmayı çok seviyoruz ama ama kendimizi eleştirmeyi o kadar çok sevmiyoruz, bu bir tür tabu çünkü; sistemi eleştiriyoruz, ki biz de onun ürünüyüz, o zaman tabii ki kendimizi de parçalara ayırarak başlamalıyız bana göre…’

Mihalis’in hemen her cevabında azınlık olmanın kimlik sorgulamasına ilişkin bir vurgu var, bu sorgulama onun bütün serüvenine yön vermiş ve bugünkü yolunu çizmiş.

‘Bir noktada beni büyüten tamamen duygusal bir kaçıştı Latin Amerika, bir kimlik yaratmaktan çok kimliği ve özellikle böyle zamanlarda ortaya çıkıveren manevi, psikolojik ve duygusal meseleleri keşfettiğim... Çoğumuz konuşmayı çok seviyoruz ama kendimizi eleştirmeyi o kadar çok sevmiyoruz, bu bir tür tabu çünkü; sistemi eleştiriyoruz, ki biz de onun ürünüyüz, o zaman tabii ki kendimizi de parçalara ayırarak başlamalıyız bana göre…

Sonunda diasporadan olduğumu anladım, hani ne demekti bu?  Benim gibi olan insanlarla da farkettik ki biz bir merak konusuyduk, farklı bir sosyal fenomeni temsil edebilirdik, o zaman Kıbrıs’ı keşfetmekle ilgilenmeye başladım.

Çok asimile olduğum birkaç yılın ardından keşfedeceğim başka şeyler olduğunu farketmeye başladım. Orta Doğu gibi… Sana öğretmek istedikleri şeyleri öğrenmesen de okul okuldur, ve oranın benim önemli bir parçam olduğunu, bunu kabullenmem ve keşfetmem gerektiğini farkettim ve bu serüvenin başında hiç tahmin etmeyeceğim bir şekilde Kıbrıs’a döndüm.’

‘Hızla farkettim ki ben hiç birşey değilim, biz insanız, herhangi başka biri olabilirdim, beni herhangi başka bir yere koy değişebilirdim, sonuçta çevreye cevap veriyorsun, sen işletim sistemisin çevre ise donanım.’

Peki insan nasıl küresel aktivist oluyor diye soruca biraz sıkılıyor:

‘Ben küresel aktivist değilim, aidiyetim yok diyebilirim belki. Milliyetçi değilim. Devlet bir modern fenomen, oysa diller ve kültürler hep ilişik, bunu farkedince manevi, kültürel ve insani anlamda sınırlar anlamsızlaşıyor. Ben Türkiye için de Yunanistan veya Mısır veya Pakistan için ne hissediyorsam onu hissediyorum. Dolayısıyla çok doğal olarak, kendiliğinden oldu bu. Başlangıçta karmakarışık, öylesine manevi bir  sorgulamaydı. ‘Şöyle yaptım, böyle oldu’ diye pratik şeylerin hoş bir hikayesini anlatmak istemem çünkü hakikat böyle değil. O sıra kendimi keşfetme fikrini ortaya atıvermiştim ve seyahat etmek… Hani şu İngiltere’de öğrendiğim romantik Avrupalı rüyası… Çok hızla farkettim ki ben hiç birşey değilim, biz insanız, herhangi başka biri olabilirdim, beni herhangi başka bir yere koy değişebilirdim, sonuçta çevreye cevap veriyorsun, sen işletim sistemisin (hardware) çevre ise  donanım (software). Hardware muhteşem, müthiş, bence insan harika hardware anlamında ama çok kötü donanıma sahip ve ben kendimde bunu tanımlamaya , keşfetmeye çalışıyordum; kendime ne programlamıştım? Bu keşifleri yaparken ve bu beni daha mutlu ve huzurlu kılarken bunu paylaşmaya karar verdim’

Kıbrıs’a yerleştikten sonra Arap Baharı Mısır’da patlak vermiş, o da sadece 6 kişinin olduğu bir uçağa atlayıp Tahrir’e doğru yola çıkmış. Gümrükte annesinin Mısırlı olduğunu söyleyince ‘Geç Habibi!’ demiş polis.

Tahrir deneyimi ile ilgili olarak Gezi ile aynı hisleri tarif ediyor Mihalis; inanılmaz bir birlik hissi, herkesin birbirine koşulsuz yürek açtığı, sevgiyle birbirini kolladığı, tuvaletler, duşlar inşa ettiği, hatta çöplerin geri dönüştürüldüğü bir Kahire meydanı, onun tabiriyle: ‘Tahrir Sosyalist Cumhuriyeti!’. Fakat Mısır bir hayal kırıklığı onun için.

‘Hatırlasana; Gezi direnişinde Brezilya bayrakları, Brezilya’da Türk bayrakları vardı. Mısır’da bunu göremezsin.’

‘Mısır’a daha önce de gitmiştim, burslu okuyordum; ben alkol kullanmıyorum, sebze yiyorum, dolayısıyla az para harcıyorum, bir ara Arapça öğreneyim demiştim. Orada Tango dersleri verdim, pek çok arkadaşım oldu. Olaylar patlak verdiğinde çok duygulandım ve Mısır’da olmak istedim. Çok heyecan vericiydi, fakat bir yıl sonra yine gittiğimde trajik oldu bu deneyim benim için ve bunun gerçekten paylaşılması lazım. O meydan sanki  seçimlere satılmıştı ve herkes birbirine düşmandı ve bu ordu tarafından planlanmıştı, ordu seçimlere kadar sistematik bir şekilde kaos ve otorite boşluğu yarattı. Mısırlılar çok fazla kibir ve gurura sahip Mısır devrimi hakkında ve bu tutum şu anda oldukları yeri kabullenmelerini engelliyor. Oysa sonuçta olan şeyin kutlanacak tarafı yok. Bu konuda çok Mısırlı arkadaşımla tartıştım, hatta kavga ettim, çoğunu kaybettim yorumlarım yüzünden. Mısırlılar çok milliyetçi, Mısır’ı eleştirdiğimi zannediyorlar, sanki futbol takımlarnı yarıştırıyormuşuz gibi ‘Kıbrıs ne ki?’ diye karşılık veriyorlar, oysa ben ahmaklığı eleştiriyorum aslında. Mısır’ın milliyetçilik hastalığından ve egodan kurtulması lazım. ‘Biz Mısırlıyız’ söyleminde boğuluyorlar. Dışarıdan gelen hiç bir yoruma açık değiller, her taraf Mısır bayrağı. Oysa hatırlasana; Gezi direnişinde Brezilya bayrakları, Brezilya’da Türk bayrakları vardı. Mısır’da bunu göremezsin.’

Mısır sonrası Kıbrıs’a dönüşünden kısa zaman sonra 2011 Ekim’inin 15’inde 360 kadar şehirdeki Occupy hareketi başladığında, yine Facebook ivmesiyle Kıbrıs da hareketlenmeye başlamış.

‘Yunan ve Türk olduğumuz fikrinden hoşlanıyoruz ama bu da bir başka sahte kanı; aslında Orta Doğuluyuz.‘

‘Birisi Facebook’ta güneyde Elefteria’da toplanmayı önerdi. Oturduk konuştuk ve ben dedim ki: ‘Bunun Kıbrıs sorunuyla hiç bir ilgisi yok, insanlar bundan bıktı, düşünsene neden bahsediyoruz, telkinlerle bir adayı bölmek ve Orta Doğu’da kaynak manipülasyonu için onu askeri üslerle doldurmak, bizim burada olma sebebimiz bu olamaz, noktaları birleştirmemiz gerek.’

Söylediklerim bazılarını heyecanlandırdı ve ‘hadi Buffer Zone’a gidelim’ dedim, acayip bir sessizlik oldu ve bir çocuk ‘Eveet!’ dedi.

Kıbrısta böyle bir kültür yoktu, daha önce böyle bir şey olmamıştı. Kıbrıs çok duyarsız, kayıtsız bir kültür. Insanlar kırk yıl Kıbrıs sorunuyla uğraşmışlar ve ardından ani para ve kredi akınıyla kafaları karışmış, toplumdan çok kopuk ve çok materyalistler. Ama eski şehir Nicosia’da benim gibi hisseden, başka şekilde yaşamak isteyen konsantre bir topluluk da vardı. Biz bir şekilde böyle bir kültür oluşturduk Kıbrıs’ta. Önceleri harika bir deneyimdi, onca yıllık yaşlı binalar ve ağaçların arasında hamakta düşünürken olduğum yerin gerçekliğine inanamıyordum. Nisan’a kadar sürdü, ama bir şekilde çalındı diyebiliriz bu deneyim. Bitmesine yakın bir takım yeni insanlar geldi, onların gelişiyle pek çok değerin oluştuğu o harika düzen bozulmaya başladı. Sonra ben Şubat’ta birisi tarafından saldırıya uğradım ve ayrıldım… Nisan’da polis geldi ve işgali şiddet kullanarak dağıttı.

Ama bu deneyimden çok şey öğrendik, çok… İki yıl sonra yine arada biraraya geliyoruz. Kuzey ve Güney Kıbrıs arasında iletişim kuruldu, birlikte çalışıyoruz, çok fazla pratik deneyim sağladık, fikirler oluştu. İnsanlar daha katılımcılar ve çözümler geliştiriyoruz.

Buffer zone Kıbrıs hakkında dinlediğim farklı hikayelerin doğru olmadığını keşfetmeme karşı bir tepkiydi. Bu hayatımın bu kısmı hakkında beni çok kızdırdı çünkü özellikle, keşfettiğim dünyanın çoğulculuğunu çok seviyordum ve dünya bunu inkar ediyordu. Kıbrıs sanal bir kimliği olan çok çeşitli bir millet, Yunan ve Türk olduğumuz fikrinden hoşlanıyoruz ama bu da bir başka sahte kanı; aslında Orta Doğuluyuz.‘

‘Para ve güce psikopatça saplanmış güç merkezlerindeki o insanlar da aynı sistemin kurbanları.’

Gezi direnişi sırasında Mihalis, projesi Language Transfer için Buenos Aires’deymiş. Facebook’ta bir arkadaşının paylaştığı Türk bayraklı ordu resmini görür görmez, Eyvah! Mısır gibi olacak diye korkmuş. ‘Buradaki polis şiddetini bilemezsin, herşey bundan iyidir’ diyen arkadaşını da duyduktan sonra Türkiye ile paylaştığı videoyu çekmeye karar vermiş. Mihalis’le Mısır ve Türkiye hareketlerinin benzerliklerini konuştuk. Mısır Devriminin organik bir hareket olmadığı, sosyal medya vasıtasıyla dışarıdan tetiklendiği söylenmişti, Gezi direnişi sırasında Başbakan Erdoğan da benzer şeyler söyledi, bu konuda onun ne düşündüğünü sordum.

‘Bu bir teori, ama öncesi hakkında söyleyebilirim ki Mısırlı arkadaşlarım çok gergindiler, çok bıkkın ve ümitsizlerdi Mısır hakkında. Evet, böyle bir teori var ama sonuçta sebep ne olursa olsun, dışarıdan tetiklendiyse bile sonuçta bu aynı güçler, ABD, AB ne dersen de, bunu izleyecek ve istedikleri şekilde şekillendireceklerdir ki öyle de oldu. Herşey mümkün, ama bu sonucu değiştirmez, çünkü alev dışarıdan ateşlendiyse bile zaten harika bir dünyada yaşamıyoruz,  insanlar durumlarından mutsuzlar, o kadar çok fakirlik, düşen yaşam standardı ve basınç var ki… Dış güçlerin bunu neden organize ettiğini nasıl şekillendireceğini düşünmekle vakit harcamaya gerek yok. Bir karardır bu ayaklanmalar, ne olacağını kestiremeyiz, bu nasıl bir dünyada yaşamak istediğimizin kararıdır ve bence bu noktadan sonra kendi eylemlerimizden mesulüz, bu ayaklanmaları bir hedef olarak görmemeliyiz, yaşam perspektifimizi değiştirme, toplumumuzda faal olma aracı olarak görmeliyiz. Çünkü toplumda faal olmak çok güzel ve insani bir şey, yoksa mutlu değiliz ki, daha fazla istiyoruz, daha fazla yiyor, daha fazla tüketiyoruz çünkü mutlu değiliz. Biraraya gelmek ve dünyamızı inşa etmek mutlu ediyor bizi. Bence bu büyük bir bilinç yükselişi, bizi yönetenlerden bunu bizim için yapmalarını isteyemeyiz, onların bunun için bir değerler sistemi yok, kaldı ki para ve güce psikopatça saplanmış güç merkezlerindeki o insanlar da aynı sistemin kurbanları.

O yüzden kısaca bu ayaklanmaların ne kadar sürdüğü, neden bittiği gibi konularla fazla meşgul olmaya gerek yok, bu manevi bir uyanış, bir yaşam biçimi… Ayaklanma oldu ve insanları mücadeleye davet etti bu önemli bir ivmeydi, insanlar sorgulamaya başladılar, bu ayaklanmanın hediyesiydi ama devrim değildi. Bununla dünyayı değiştirebildik mi diye sorgulamak da anlamsız, bu istediğimiz şekilde bir yaşam şekillendirmenin, toplumun parçası olmanın adımıydı. Bayraksız, ideolojisiz, düşünerek. Düşünsene, dünyaya düşen güneş ışını ile elde edebileceğimiz temiz enerjiyi; bilmadamları ve mühendisler her gün yeni buluşlarla geliyorlar ve biz hala petrol üzerine kurulu bir politikanın kurbanlarıyız, uzaylılar dışarıdan baksalar ne derler: ‘İşte bunlar insanlar, şunlara, şunlara ve şunlara sahipler ve tüm bunlarla ne yapıyorlar? Bunu mu?’ Düşünsene!

O yüzden mesela bu yeri seviyorum (Don Kişot İşgal Evi) çünkü bu yer, şunu istemiyoruz, bunu istemiyoruz denen bir yer değil, burası biz kamusal bir alan istiyoruz, hadi alalım, hadi yapalım, diye şekillenmiş bir yer. ’

‘Language Transfer dilin çoğulculuğunu keşfederek çok hızlı zamanda öğrenmeyi geliştiren bir yöntem, dilin diğer pek çok dilden inşa oluşunu keşfederek. Bu sahiplenme duygusunu kırıyor , kendini daha özgür keşfediyorsun ve milli kimliğin yıkılıyor.’

Mihalis’in kuşağı Gezi direnişinde de gördüğümüz üzere eskilerden farklı davranan bir kuşak, onlar yalnızca isyan etmiyorlar, çözüm de getiriyorlar. Yaşamak istedikleri hayatı aktif olarak şekillendiriyorlar ve direnişi farklı hareketlere evriltiyorlar. İçerisinde başka başka projelerin hayat bulabildiği işgal evleri gibi kamusal alanlar yaratıyor, alternatif finans modelleri tasarlıyor, paylaşıma açık yeni projeler geliştiriyorlar. Mihalis’in de kendi projesi kişisel yolculuğunun ve keşfinin ürünü Language transfer:

‘Language Transfer dilin çoğulculuğunu keşfederek çok hızlı zamanda öğrenmeyi geliştiren bir yöntem, dilin diğer pek çok dilden inşa oluşunu keşfederek. Bu sahiplenme duygusunu kırıyor , kendini daha özgür keşfediyorsun ve milli kimliğin yıkılıyor. Böyle düşünmeyi seviyorum çünkü mesela Ingilizden sonra Ispanyolca öğreniyorsan ve günde 3000 kelime ezberliyorsan ve eğer sorgularsan hangisi Yunanca’dan hangisi Arapça’dan , Latince’den geliyor, bunun etimolojisinden tarihinden bahsedersen bununla özdeşleşmeye başlarsın ve aynı zamanda anlarsın ki homojen bir milli kimliğe sahip değilsin ve aslıda bu da sahte.

Oysa dil öğrenmek çok mütevazi birşey, çaresiz bir çocuk gibi ta en başa gitmelisin ve benim kullandığım metodolojide ne söylediğini düşünmelisin. Dilin düşüncemi nasıl şekillendirdiğini görmek benim için çok büyüleyici bir keşifti, başka dünyalara, fikirlere açılmaktı, isanlar farklı şekillerde telkin ediliyorlar, etkileştiğim kültürlerde benim de fikirlere ne şekilde aşılandığımı keşfettim, bu sorgulama doğaçlama bir şekilde beni Language Transfer gibi farklı eylemler serisine götürdü.

Bu hayatı özgürce, bir manevi yolculuk gibi görmeyi seçmek… manevi bir yolculuk derken oturup meditasyon yapmak gibi bir pratikten sözetmiyorum, bunun için çok hiperim, barış ve mutluluk için bazı pek çok sahte fikrin yıkılmasından sözediyorum. Benim dil serüvenimin, aradığım serüvenin başlangıcı buydu, başladım, oldu, güzeldi ve paylaşmak istedim.

Dil ile iletişime geçtiğinde kendini, şeyleri nasıl söylediğini, nasıl iletişim kurduğunu keşfediyorsun, sorunlarımızın çoğu dille, anlambilimle ilgili, savaşlar bile.’

Ayrıca farkettim ki pek çok yöntem dil öğrenmek için aşırı hayal kırıcıydı ve hiç bir dilde yeterince akıcı olamazdım, İngilizce dışında… Bu yöntemle, önce dili çok hızla öğrenmeyi paylaşmak istedim ve kursların içerisine öğrenme mekanizması olarak pek çok fikrimi ekledim. Bu kurslar yazarak geçmiyor, benim sana İspanyolca birşey anlattığım, vakit ayırıp senin bunu nasıl söyleyeceğin üzerine düşündüğün, hatırlamaya, ezberlemeye çalışmadığın bir şekilde geçiyor. Diller arasındaki bağlantılara bakıyoruz ve bu şekilde bir ilişkilendirmeyle 3000 kelimeyi çok hızlı bir şekilde sindirerek öğreniyoruz. Sonra dilbilgisine bakıyoruz, orada da bir bilgi var, farklı diller farklı şekilde düşünmeyi öneriyor, mesela Türkçe’de ‘arkadaşım beni bekliyor’ derken bunu söylemenin arkasında bir mantık var; bunu bana birisi mi söyledi yoksa ayak izlerinin beklediği yere gittiğini mi gördüm, her birini farklı bir şekilde söylerim, Türkçe benim bunu düşünmemi gerektiriyor, farklı bir mantığı var. Tüm bunları keşfediyoruz ve bu öğrenmeyi ezbere dayamadan meraklı ve heyecanlı kılıyor. Genelde düşünerek değil ezberleyerek öğrenmeye teşvik ediliyoruz, bu metodun argümanı ise düşünerek ve merakımızı canlı tutarak öğrenmek ve bundan keyf almak, bu şekilde çok hızlı öğreniliyor. Tüm kurs yaklaşık 15-20 saat sürüyor, tüm dil yapısını kavrıyorsun, pratik yapmak için gerekli temele sahip oluyorsun, yavaşça cümlelerini kurmak üzere düşünüyorsun ve keşfederek analiz ederek kelime dağarcığını genişletmek  ve dilini geliştirmek için gerekli yetilere sahip oluyorsun. Daha da önemlisi sadece yeni öğrendiğin dil ile değil kendi dilinle de bir ilişki geliştiriyorsun. Bizi şekillendiren pek çok şeyden önemli bir tanesi de dil ama elimizdeki mucizenin farkında değiliz, türümüzün sahip olduğu en ilginç şeylerden birisi dil. Dil ile bu şekilde iletişime geçtiğinde kendini, şeyleri nasıl söylediğini, nasıl iletişim kurduğunu keşfediyorsun, sorunlarımızın çoğu dille, anlambilimle ilgili, savaşlar bile.’

‘Güvenlikli yaşamı bırakıp kendi vaktimi yaşamaya başladığımdan beri kendimi çok zengin hissediyorum, vaktimden keyif alıyorum, çalışıyorum, öğreniyorum, zamanla değişiyorum, insanlarla dilediğim şekilde etkileşiyorum, bu kusursuz ve insanların zannettiğinden çok daha kolay.’

Language Transfer şimdilik Yunanca ve İspanyolca, Mihalis yakında Arapça, Türkçe , Kıbrıs İngilizcesi ve Kıbrıs Türkçesini de eklemek için çalışıyor.  Hiçbir fonu olmayan bu projeyi, verdiği dil dersleriyle kendisi destekliyor.

‘Sanırım Language transferi büyük bir şeymiş gibi görünmesi üzere tasarladım, ama aslında sadece ben ve laptopum.

Sabah kalkıyorum ve o gün ne yapmak istiyorsam onu yapmaya başlıyorum, bazen yarın müzik yapacağım dediğim oluyor, ve ertesi gün uyandığımda öyle hissedersem yapıyorum da ama genellikle sabah kalktığımda kendimi dinliyorum ve içimden ne geliyorsa onu yapıyorum. Basit yaşıyorum, haftada sekiz on özel ders veriyorum, çok para kazanmıyorum ama değeri olan bir dolu vaktim var. İnsanlar bana: ‘Ah senin işin kolay’ diyorlar, hayır kolay değildi, zordu, ama bu hayatınla ne yapmak istediğine karar vermek meselesi, ben böyle bir seçim yaptım. İnsanlar işlerini kaybetmekten endişe duyuyorlar, oysa hayatı rahat ölmek için yaşamak önermesi kapitalizmin en büyük yalanlarından biri, çünkü sana hep kalacak bir yerin olacağının bile garantisini vermiyor, bir anda finans sistemleri çökebilir veya dünya yerle bir olabilir, mevcut anı değerlendirmeliyiz, bunu yapmalıyız, kapitalizm sürekli bizi yarın hakkında kaygılandırıyor ve o yarın hiç bitmiyor. Güvenlikli yaşamı bırakıp kendi vaktimi yaşamaya başladığımdan beri kendimi çok zengin hissediyorum, vaktimden keyif alıyorum, çalışıyorum, öğreniyorum, zamanla değişiyorum, insanlarla dilediğim şekilde etkileşiyorum, bu kusursuz ve insanların zannettiğinden çok daha kolay.

Mısırlı bir arkadaşım var çok severim, Feliz; Mısır Libya arasında harika bir vahada bir kültür merkezi ve otel yaptı. ‘Hep senin gibi yaşamak istiyorum, ama.. önce şu kadar paraya ihtiyacım var, arabayı halletmem lazım…’ deyip duruyordu, sonra bırakıverdi ve şimdi o güzel yerinde el işi şeyler yapıyor, çok mutlu, sağlıklı, ışıldıyor. Umuyorum ki Language Transfer insanları bu tür değişimler için de ilham verir.’

 

Mihalis’in projesi için:

https://www.facebook.com/languagetransfer

Mihalis’in 25 Ocak – 5 Şubat atölyesi için:

https://www.facebook.com/donkisotsosyalmerkezi

 

Twitter: @ErenTopcu_