03 Şubat 2019

Aydınlar da canavar olur

"Paker’in ve Nişanyan’ın, Allen ya da Bertolucci gibi sanatçı olmadıklarının farkındayım. Ortak noktaları hepsinin kanıtlanmış olsun ya da olmasın kadınlara şiddetin bir formunu uygulamış oldukları"

Eskiden Woody Allen filmlerini çok severdim. Bir karikatür var hani; flört esnasında erkek kadına “Star Wars izledin mi” diye soruyor. Kadın “izlemedim” diyor ve erkek masayı terk ediyor. Harry Sally ile Tanışınca filminde Meg Ryan’ın kült orgazm taklidi sahnesini bilmeyen biriyle flörtleşmekte ben de güçlük çekebilirdim. Bertolucci’nin Düşler, Tutkular ve Suçlar filminde Eva Green’in heykel pozunun Venus de Milo heykeline atıf olduğunu anlamayan biriyle sanat üzerine ne kadar derin sohbet edebilirdim ki? Çünkü sadece bir filmi izlemekten, bir kitabı okumaktan, bir sanat eserini takdir etmekten bahsetmiyorum burada. Onu içselleştirmekten, kendi kültürel birikimimizin süzgecinden geçirerek onunla ilişki kurmaktan bahsediyorum.

Beni düşündüren, genel geçer fikirleri sorgulatan, tabuları yıkan eserlere hep ilgi duymuşumdur. O eserlerin yaratıcılarının da sofistike, entelektüel ve bilhassa karanlık karakterler olduğuna inanıyordum. Üretmek, oldukça yalnızlaştırıcı ve depresif bir süreç olabiliyor. Bir yazar olarak bunun ne kadar karanlık bir yolculuk olduğunu az çok biliyorum. Hâliyle bu karakterlere hayranlıktan ziyâde empati besliyordum; çünkü eserlerini acı çekerek, karanlık yerlerini deşerek yaratabildiklerini düşünüyordum.

Woody Allen eski sevgilisinin evlatlık kızıyla evlenmişti; ama bu filmlerine gölge düşürecek bir bilgi değildi benim için. Tam olarak ensest sayılmazdı, zaten eşi de kendini kurban olarak görmediğini söylemişti. O zaman “bana ne bundan” diyebilirdim. Daha sonra eski kız arkadaşının diğer evlatlık kızına o yedi yaşındayken cinsel tacizde bulunduğunu öğrendim. Bu aslında senelerdir biliniyordu; ama kimse Dylan Farrow’a inanmamıştı, olay unutulmuştu. Bunun gerçek olabileceğine bir türlü inanamıyordum ben de. Filmlerini sevdiğim, mizah anlayışımın birebir uyuştuğunu düşündüğüm yönetmene toz konduramamıştım.

2014 yılında Dylan Farrow’un yaşadıklarını anlattığı mektubu okudum. Mideme yumruk yemiş gibi kalakaldım. Onun beyanına rağmen şüpheyle yaklaşmış olduğum bu olaya mektubu okuyana kadar tam olarak inanamamış olduğum için kendimi suçlu hissettim. Woody Allen’ın bazı röportajlarına denk geldim sonrasında. Örneğin filmlerinde güçlü ve yaşça büyük bir kadın karakterin neden olmadığını sormuşlardı. Böyle bir karakterin filmlerinde hayat bulması fikrini komik bulduğunu söylemişti. Woody Allen için kadınlar gençken, hatta çocuk yaştayken onun görsel ve cinsel hazlarına hitap edebilen canlılardı. Benim sevdiğimi sandığım filmlerindeki kadın karakterler hep erkek bakışından yansıtılıyordu aslında. Bunu görebilmem yıllarımı almıştı. 2017 yılının sonunda başlayak küreselleşen #MeToo (#SenDeAnlat) hareketinden sonra Dylan Farrow’un yaşadığı cinsel istismar tekrardan gündem oldu. Yavaş yavaş bazı oyuncular Allen’ı kınamaya ve destek vermeyeceklerini söylemeye başladılar. 2018 yılında model Babi Christina Engelhardt 1970’lerin sonunda Woody Allen ile yaşadığı 8 yıllık ilişkiyi ifşa etti. Tanıştıklarında 16 yaşındaydı (New York’da erişkin birinin reşit olmayan biriyle cinsel ilişki yaşamasının yasal yaşı 17) Allen ise 41’di. Birkaç yıl sonra Allen’ın yazdığı, yönettiği ve rol aldığı Manhattan filmi çıktı. Film 41 yaşındaki bir yazarın 17 yaşında bir kızla ilişkisini konu alıyordu. Bu durumda Oscar ödüllü Manhattan filmini, Allen’ın kişisel yaşamından bağımsız düşünebilir miyiz?

Bundan birkaç yıl önce de Bernardo Bertolucci’nin Paris’te Son Tango filmindeki tecavüz sahnesinin gerçek hikâyesini öğrendim. Marlon Brando ve Bertolucci o sahneye, 19 yaşındaki oyuncu Maria Schneider’a haber vermeden bir detay eklemişlerdi. Brando’nun karakteri Schneider’ın karakterine tecavüz ederken tereyağı kullanacaktı. Bertolucci bir röportajında bu vakayı “bilerek ona söylemedim; onun bir oyuncu olarak değil bir kadın olarak, aşağılanmış hissederek tepki vermesini istedim; bir sanatçı olarak tamamen özgür hissetmelisiniz” diyerek savunmuştu. Maria Schneider bu travmatik sahneden yıllar sonra “tecavüze uğramış ve aşağılanmış hissettim” diyerek bahsetti. Cinsel saldırı rızanın olmadığı her türlü cinsel eylemi kapsar. Maria Schneider o sahnede cinsel saldırıya uğramıştı. Bertolucci ve Brando o filmin ödüllerini toplayıp, bolca ekmeğini yerken, Schneider yıllar boyunca cinsel obje olarak görüldüğü film teklifleri aldı, depresyona girdi, intihar teşebbüsünde bulundu ve kariyerini asla toparlayamadan öldü. Bir sanatçının sanat üretebilmek için özgür (!) hissetme arzusuyla inşa ettiği kariyeri başka bir sanatçının kariyerini yok etti. Bu durumda Oscar ödüllü Paris’te Son Tango filmini, Bertolucci ve Brando’nun kişisel tercihlerinden bağımsız düşünebilir miyiz?

Geçtiğimiz hafta psikoterapist Murat Paker, danışanına yönelik cinsel saldırı suçlamasıyla 4 yıl 2 ay hapis cezasına çarptırıldı. Paker, danışanının terapi süresince anlattığı özel ve gizli kalması gereken bilgileri dava dosyasında paylaştı. Danışanı saldırı sonrası Mor Çatı’ya başvurarak destek almıştı. Davayı takip eden birinden okuduğum üzere, Murat Paker Mor Çatı aracılığıyla davayı üstlenmiş avukatlar için “bunlar çete, beni karalamaya çalışıyorlar” demiş. Dava sonucunda yaptığı açıklama yazındaysa suçlamayı reddeti. Ona gelen “yaralı” danışanlarının harekete geçen yoğun duygularını, birikmiş öfkelerini ve hayal kırıklıklarını kendisine yöneltebileceğini yazdı. Ben bu açıklamayı kendini savunmak adına, psikoloğa giden danışanların ruh hâline güven olayamacağını, ne yapacaklarının belli olmadığını belirtmek olarak yorumluyorum. Sizce bir psikolog danışanlarını böyle tasvir ederek güven ilişkisi kurabilir mi?

Murat Paker akademik zümrede tanınmış, nufüzlu biri. Kaliteli bir üniversitede akademisyendi, politik bir duruşu vardı, sol dergilerde yazıları basılıyordu, iyi yayınevlerinden kitapları çıkıyordu. Onun fikirlerine değer veren bir kitle vardı ve bu kitleden bir kesim, senelerdir bu işe emek veren, kanaat önderi olarak gördükleri birinin terapi odasında danışanına cinsel saldırıda bulunacağına inanmadı. İki kişinin arasında, kapalı kapılar arkasında gerçekleşmiş bir saldırının kanıtlanabilirliğini sorguladılar. Sanki tüm cinsel saldırılar sokak ortasında, alenen gerçekleşiyormuş gibi! Dava öncesi Melis Alphan’ın olayı isim vermeden aktararak haberleştirmiş olmasına komplo diyenler oldu. Profil fotoğraflarını Murat Paker’in fotoğraflarıyla değiştirip, davacı kadına destek gösteren kadınlara internet üzerinden saldıranlar oldu.

En sağlam savunma da Sevan Nişanyan’dan geldi. Diyelim ki Paker danışanına “yürümüştü” ne vardı ki bunda? Paker’in cezası 4 yılsa, onun saygın kariyerini mahveden kadının cezası idam olmalıydı! Hatta bu açıklamasına gelen “kıytırık çüküne sahip çıkamıyorsa beter olsun” yorumuna “çükün görevi bulduğu her deliğe girmektir, aksini söyleyen yalan konuşur” cevabını verdi. Nişanyan’ın bu yorumlarına gelen tepkileri “linç” olarak tanımlayan destekçileri var. Bu destekçiler Nişanyan’ın eski iki eşine de şiddet göstermiş olduğunu da biliyorlar. İki eşi de kendisinden şiddet gördükleri için boşanmışlardı. Ama kendisinin saygın bir yazar olması şiddet uyguluyor olmasından bağımsız ele alınmalıydı. Geçtiğimiz yıllarda tecavüzcüleri savunduğu bir yazısı da yine destekçilerince “aydın kişinin basın özgürlüğü dahilinde bakış açısını paylaşması” olarak savunulmuştu.

Paker’in ve Nişanyan’ın, Allen ya da Bertolucci gibi sanatçı olmadıklarının farkındayım. Ortak noktaları hepsinin kanıtlanmış olsun ya da olmasın kadınlara şiddetin bir formunu uygulamış oldukları. Kadınların beyanları ortada. Bir başka ortak noktaları da saygın kariyerlere sahip, kendi zümrelerince aydın kanâat önderleri olarak görülmeleri. Bu aydın veya dâhi denilen kişilerin kadınlara şiddet uygulamış olmaları da kariyerleri sayesinde görmezden geliniyor. Ne kadar saygın bir kariyeriniz varsa, şiddet o kadar yanınıza kalır. Hatta kariyerinize gölge düşüren komplolar olarak görülür. Sizce bu entelektüel erkekler, kariyerlerini bu güne kadar zarar görmeden nasıl inşa ettiler?

Sanatın sanatçıdan, eserin yazardan bağımsız tutulması gerektiğini savunanlar da var. Oysa genelde bizim düşünce yapımıza, zevklerimize hitap eden eserlerden etkileniriz ve bu sayede o sanatçılara, yazarlara saygı ya da hayranlık. Onların eserlerini öznel bir perspektiften içselleştiririz. Mizahın, Woody Allen filmlerindeki gibi sarkastik ve zekice yapılmasını sevmek ya da Türkiye’nin siyasi geçmişinde etnik politikalarını eleştirirken Murat Paker ile hemfikir olmak gibi kavramlar bazıları için bir statüye dönüşür. “Bakın, ben de yeterince entelektüel ve sofistike biriyim” demek gibi. Sanat sanatçıdan, yazar eserinden bağımsızsa, onların şiddet uygulayan kişiler olması neden bazılarınca kabul edilemez? Çünkü kabul etmek, destekçiler için yıkıcı bir süreçtir. Şiddet uyguluyan kişiler genelde “sapık, yaratık, canavar” gibi sıfatlarla tasvir edilir. Saygın kariyeri olan, aydın erkekler canavar olamazlar. Çünkü onlar canavarsa, onları kanâat önderi olarak gören kişilere ne olmak düşer?

Eserlerini beğendiğim kişilerin karanlık karakterler olduğuna inandığımı söylemiştim. Yazar Martha Gellhorn bazı sanatçıların korkunç bir insan oldukları gerçeğini telafi edebilmek için, dâhi olmaları gerektiğini söylemişti. Dâhiyene ya da saygın işler çıkarıyor olmaları, korkunç bir insan oldukları gerçeğini değiştiriyor mu peki? Bence hayır; ama bazılarına göre görünmez ya da affedilebilir kıldığı kesin.

ETİKETLER

Dilara Gürcü

Yazarın Diğer Yazıları

Ölmek istemiyoruz

Emine Bulut "ölmek istemiyorum" dediğinde, tüm insanların birincil hakkı olan yaşam hakkımızın pamuk ipliğine bağlı olduğu gerçeğiyle yüzleştik

Masum olamaz Nevin gibiler

Geçtiğimiz haftaysa, 23 Mayıs 2019 günü, Yargıtay Yerel Mahkeme’nin vermiş olduğu müebbet hapis cezasını onadı. Zaten 7 yıldır cezavinde olan Nevin, ömrünün sonuna kadar orada kalmaya hapsedildi.

Ama her erkek öyle değil!

Uçak kazası sonrasında sosyal medyaya baktığımda gördüğüme göre ölümlerin cinsiyeti olabiliyormuş