14 Ekim 2021

Kör çukurlarda merdivensiz kaldık

Altın Portakal Film Festivali'nin benim için en iyi filmi olan ve Tayfun Pirselimoğlu’na en iyi yönetmen ödüllerini getiren Kerr’de geçen replik gibi: “Herkes, her şeyi biliyor.” Pirselimoğlu, tekinsiz tuhaf ne idüğü belirsiz karakterlerle dolu, suçun ve suçlunun kaybolduğu, tanığın suçlandığı, ürkütücü ve ironik olan Kerr’de muhteşem bir Türkiye alegorisi yaratmış.

58. Antalya Altın Portakal Film Festivali ulusal yarışma filmlerinin ortak teması jüri başkanı Emin Alper’in de açıkladığı gibi din, inanç, vicdan ve suçluluk duygusuydu. Ve evet içinde yaşadığımız dönemin, siyasi atmosferin bir yansımasıydı. (Bazı filmler ise sadece yönetmeninin deneysel dünyasıydı ya da varoluşun sorgulamasıydı. Benim açımdan bu denemelerle ve temalarla ilgili de bir sorun yok. Ödül alamayan Birlikte Öleceğiz ve Diyalog deneysellikleri ile belki de ödül alamadılar. Konvansiyondan çıkmanın, sonsuz deneyselliğin sinemada değerli olduğunu düşünüyorum.) Birlikte Öleceğiz’deki sonsuz aşk seyri etkisinde Sorrentino ve Malick ruhunu sevmenin yanında, başrol olan doktor Mazhar karakterinin günümüz Türkiye'sinde inanç zorbalığının altında mesleğini nasıl icra edemediğini de görüyoruz. Ayrıca Toronto’da Fipresci ödülü ve Behlül Dal en iyi ilk film ödülü alan Anadolu Leoparı, “yeter varoluş sancılarınız” gibi tepkilerle karşılandı. Ancak ben yönetmen Emre Kayış’ın metinsel-görsel yeteneğini ve Uğur Polat’ın nesli tükenen Anadolu Lepoarı ile eşliklenen yanlızlığını çok sevdim, bir ilk film için yetkin buldum. Selman Nacar yönetmenliğindeki “İki Şafak Arasında” ise senaryo kusurlarına rağmen meselesini çok sevdiğim bir film oldu.

Okul Tıraşı,  “Çocukların şiddetle tektipleştirildiği bir sistemi etkileyici ve inandırıcı bir eleştiriyle ortaya koyması, hikâyesinde meselesini ajitasyondan uzak durarak ama son derece net ve berrak biçimde işlemesi ve başarılı oyunculukları nedeniyle” en iyi film ödülünü aldı. Buna tamamen katılıyorum, filmi iyi buluyorum ancak film yaptığı eleştiriyi hiçe sayarcasına finalde masum olanı suçlu ilan ediyor. Suçta sorun yok ama ilan edilen suçlu açısından senaryoyu kendine ihanet etmiş buluyorum.

Nihal Yalçın’ın festivalin tek kadın yönetmeni olan Elif Nazlı Durlu’nun Zuhal filminde muhteşem olduğunu düşünüyorum. Ancak şöyle bir sorun var genel olarak festivallerde hep. Su Kutlu, İpek Türktan  ve Hare Hürel’in de başrol olmaları dışında, en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü paylaşan Nezaket Erden de Özay Fecht de başroldeydiler.  Yardımcı açmazı ve güçlülük bu noktalarda ayrıca tartışılabilir. Ve hatta erkek karakterlerin en yoğun olduğu Kerr’deki kısacıcık sahnelerinde, planlarında Jale Arıkan’ın nasıl devleştiği nasıl güçlü olduğu nasıl hayran bıraktığı da aşikar. Ancak en üzen şey ve konuşulması gereken elbette şunlar olmalı: “Neden kadın yönetmenler daha çok değil? Neden kadın sorunları daha çok anlatılmıyor, kadınlar erkeklerin eşlikçisi ve az görünüyor ve kendi dertlerini neden dile getiremiyorlar?”

Düz çizgisel giden tören esnasında Cahide Sonku Ödülü alan Ezgi Baltaş’ın açıklamaları oh dedirtti. Hem ödülü hem de konuşmasından ötürü tebrik ediyorum. Nihal Yalçın da konuşmasını "İstanbul Sözleşmesi yaşatır ve susma bitsin" diyerek bitirdi. Bembeyaz gibi kadın temsilinin sorunlu olduğu bir filmin Siyad Ödülü alması da epey tartışılır. Bu filme ödül verirken Siyad’ın İstanbul Sözleşmesi yaşatır demesinin de hükmü kalmadı maalesef.

Ulusal yarışma filmleri, uluslararası filmler ve belgeseller/kısalar aynı zaman dilimlerinde gösterildiği için belgeselleri izleyemedik ama Jüri Özel Ödülü alan Aslı Akdağ’ı, övgüye değer bulunan Didem Şahin’i ve En İyi Kısa Film ödülünü alan Elif Refiğ’i kutluyorum, kadınların artması dileğiyle.

Bir distopyanın içindelik

Festival, “Türkiye sineması nasıl, ne durumda, nereye gidiyor?” etrafında şekillenen sorgulamalarla devam edeceğine, Nihal Yalçın ve Tamer Karadağlı arasında tören esnasında ve sonrasında yaşananlar etrafında şekillendi. Ancak bu da bir Lalalar şarkısında dediği gibi “Şarampoldeyim, yükümüz ağır”ın göstergesiydi.

Tamer Karadağlı, Nihal Yalçın’a yaptığı kabalığın sonucunda, bunu kabul etmek ve özür dilemek yerine, tartışmaların politize edildiğinden yakındı ve ülkedeki en kolay kendini aklama yoluna başvurup, milliyetçilik şovunu yaptı ve Yalçın’a çirkin politik saldırılar gerçekleştirdi. Özellikle tören esnasında orada olan bizler bilhassa siyasetçilerin uzun konuşmalarından veya ödül alanların tekrara düşen uzatmalarından sıkılıyoruz, itiraf edeyim. Ancak bütün bunlar Tamer Karadağlı’yı haklı çıkarmaz. Ödül veren ödül alanın konuşmasına saygı duyup beklemelidir. Bu arada törenin akışında şöyle bir yanlış vardı; ödül verenler önce ödülü vermeliydi, ödül alanlar en başından ödülleriyle konuşmalıydı ama neredeyse çoğunda böyle olmadı.

Sevgili Hayko Bağdat şöyle harika bir tweet atmış: “Hepimiz politiğiz. Hayat politiktir. Apolitik babandır.” (Tamer Karadağlı’nın olaylar politize oldu gibi saçma sözünden sonra). Benim de aklıma hemen Ai Wei Wei’in “Her şey sanattır, her şey politiktir” sözü geldi.

Emin Alper konuşmasını şöyle bitirmişti: “Çağına yeterince tanıklık etmemekle eleştirildi sinemamız, belki de ilk kez suçun giderek alenileştiği sıradanlaştığı adalet arayışının anlamsızlaştığı vicdanlarımızın her gün susturulmaya çalışıldığı köreltildiği bir baskı atmosferinde sinemacılarımız insanının vicdani muhasebesinin hiç bitmeyeceğini usul usul göstermeye başladılar. Umarız bu kıpırdanış bugün suskunluğa zorlanmış ve sesi kısılmış vicdanlarımızın bir gün gürleyerek geri döneceğinin habercisi olur.”

Sonradan videodan izleyince fark ettim ki konuşmanın bitişinde reji alkışlayanları gösterirken, Tamer Karadağlı da görünüyor ve put gibi durup alkışlamıyor.

Şenay Aydemir, Evrensel’in festival ekinde şu başlıkla bir yazı yazmış: “Memleketin sinemadaki sureti: Altın Portakal.” Aydemir’in de dediği gibi Altın Portakal da AKP-CHP belediyesi değişiklikleriyle yıllardır şekilden şekle giriyor. Memleketin siyasal, kültürel, ekonomik gündeminin bir aynası olarak tezahür ediyor. 

İşte tam da Nihal Yalçın ve Tamer Karadağlı arasında yaşananları da bir memleket yansıması olarak görebiliriz.  Bu olayın çıkması da doğal bir sonuçtu. Bu olaya saf bir yerden bakmanın yanlış olduğunu Karadağlı’nın açıklamalarından da gördük. işte kadın cinayetlerinin, trans cinayetlerinin politik olması gibi Karadağlı’nın Yalçın’a müdahalesi de politik.

 “Türkiye sineması nasıl, ne durumda, nereye gidiyor?” sorusunu da, “Türkiye nereye gidiyor?”u da Nihal Yalçın Tamer Karadağlı arasından yaşananlar üzerinden bağımsız düşünemiyoruz.

Festivalin benim için en iyi filmi olan ve Tayfun Pirselimoğlu’na en iyi yönetmen ödüllerini getiren Kerr’de geçen replik gibi: “Herkes, her şeyi biliyor.” Pirselimoğlu, tekinsiz tuhaf ne idüğü belirsiz karakterlerle dolu, suçun ve suçlunun kaybolduğu, tanığın suçlandığı, ürkütücü ve ironik olan Kerr’de muhteşem bir Türkiye alegorisi yaratmış. Biz de bu kara filmin ve distopyanın tam ortasında filmdeki gibi kör çukurlardayız, kör çukurların tanığıyız seyrediyoruz yıllardır.  

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Adana… kendilik… bağımsızlık…

Ulusal Yarışmada ödül alan filmler üzerine jüriye katılmadığım ve katıldığım, söylenebilecek çok şey olabilir. Ancak aynı festivalde başka bir jüri farklı kararlar alabilirdi.

Aşk, Büyü vs.; Türkiye, nereye vs?

Kieslowski'yi her izlediğimde, bir erkek yönetmen olarak kadını ve hayatın o nüanslarını nasıl bu kadar iyi anlamış ve anlatmış diye düşünüyorum, tekrar tekrar izlediğim filmlerinde aynı hayranlık sarıyor. Sanırım Aşk, Büyü vs.'yi izledikten sonra da Ümit Ünal için aynı hislerle kuşatıldım

Romantik ve apolitik

Çağnur Öztürk Netflix'te yayınlanan "Sen Hiç Ateş Böceği Gördün Mü?" filmini yazdı