16 Haziran 2024

Levan Akın, Crossing: Daimî bir Geçiş

Film, kimlikler arası geçişlerin makbul görüldüğü bir İstanbul düşlüyor

Türkçede "geçiş" anlamına gelen "crossing" fiili, İngilizcede şimdiki zamanda süregelen bir eylemdir. Filmin açılışında nereden nereye doğru sürüklendiğini bilmediğimiz dalgaların sesi, geçişin henüz tamamlanmadığının bir göstergesi. Her yaştan her kültürden her cinsiyetten karakterler, dalgalarla birlikte bir akışta. Avrupa ve Asya kıtalarını bir araya getiren İstanbul ise arada derede kalan kimliklerin bir metaforu.

Film, Türkçenin ve Gürcücenin cinsiyetsiz diller olduğu yazısıyla başlasa da iki toplumda da kadın erkek rolleri arasındaki çizgiler keskin. Dil bilgisinde olmayan ayrımcılık, ailelere nüfuz etmiş. Gürcü bir kocanın evde terör estiren haykırışları, açılış sahnesindeki dalgaların sesini susturur. Karısının yanında üstsüz gezen erkek kardeşi Achi'ye bağıran kocanın kapısını, trans yeğenini arayan orta yaşlı komşusu Lia çalar. Batum'da dışlandığı için yıllar önce evden kaçan Tekla'yı bulmaya kararlı. Evlerin kapıları sadece toplumsal cinsiyet rollerine uyum sağlamış çocuklara açık.

Türkçe gramerinde olmayan cinsiyet ayrımı, kurumlara işlemiş. Pembe Hayat derneğinde çalışan Evrim, cinsiyet değiştirme ameliyatı olduğu hastanenin neredeyse her biriminden "kadın" olduğuna dair belge almalıdır. Fakat doktoru da diğer çalışanlar da Evrim (Deniz Dumanlı) ile göz teması kurmaktan kaçınır. Trans bir kadının seks işçisi olduğuna emindirler. Hastanede ona yaşadığını hissettiren tek varlık kucağındaki kedi. Trans kadınların haklarını savunan Evrim, her türlü zorluğa rağmen dimdik ayakta.

Batum'dan İstanbul'a annesini bulmaya gelen Achi (Lucas Kankava) ve yeğenini arayan Lia ile bitmeyen bir yolculuktayız. Gürcistan'dan Türkiye'ye giderken otobüs tutan Achi kustuğunda sınırdan geçişin sancılarını hissederiz. İstanbul'da defalarca bindikleri vapur ise ikilinin kıtalar ve kültürler arası geçişlerinin daimî olacağını vurgular.

Emekli öğretmen Lia (Mzia Arabuli), ataerkil gelenekler ve özlediği yeğeni arasında bir geçişte. "Eskiden Gürcü kadınların bir zarafeti vardı." diyen Lia, gençlerin siyah makyajını hoş karşılamaz. Trans kadınlara olan ön yargısına rağmen yüzüstü bıraktığı yeğeninden özür dilemeye kararlı. Peki Tekla'ya kavuşsa ona onu ne kadar çok sevdiğini söyleyebilir mi? "El âlem ne der?" kaygısını aşabilir mi?

"Beni üvey abimle böylece bırakıp gitmiş olamaz." dediği annesinin öldüğünü hisseden Achi, aradığı aileyi İstanbul'un arka sokaklarında Lia ile kaldığı motelde bulur. Üvey abisinin değil, Çerkez otel çalışanının (Derya Günaydın) yanında kendisini evde hisseder. Çerkez, Türk ve Gürcü çalışanları buluşturan otel, İstanbul'un kültürlerarası geçişlerinin bir simgesi.

Çocukluklarını yaşayamadan büyüyen sokak çocukları da geçişte. Çöp kutularında, apartman girişlerinde, vapurda ve karakoldaki hayatları hep arada derede. Evsiz barksız çocuklara, Evrim sahip çıkar. Pembe Hayat derneği, İstanbul'da görülmeyen duyulmayan kimlikleri buluşturur. Cinsiyet gözetmeden herkese sırnaşan kediler ise sanki toplumsal bütünleşmenin bir simgesi.

Çok kültürlü film müzikleri, iki coğrafyayı buluşturan İstanbul'un bir sembolü. Sanki şehir, ezan sesleri ve sokak müzisyenlerinin ritimleri ile konuşuyor. Vapurdaki çocuklar, trans kadınlar, düğündeki çalgıcılar, duyulmadıkları ve görülmedikleri İstanbul'da kendilerini müzikle ifade ediyor. Müzik, "Ben buradayım." çağrısı.

Yeğenini arayan Lia, "İstanbul insanların kaybolmak için geldikleri yer." dese de şehrin keşmekeşi, onu kendisini keşfedebileceği bir iç yolculuğuna çıkarır. Kalabalık ve gürültülü bir renk cümbüşünde karakterler kendilerini bulur.

Film, kimlikler arası geçişlerin makbul görüldüğü bir İstanbul düşlüyor. Zamanında trans yeğenini dışlayan emekli öğretmenin aksine geleceğin genç ve yakışıklı coğrafya öğretmeni tabuları kırmış. Gece kaldırımda yalnız yürüyen Evrim'e korna çalıp laf attığında kadın, "Transım ben" cevabını verir. Arabadaki genç, "Sordum mu?" dediğinde ise içimize su serpilir. Evrim'i hayalindeki kahvaltı randevusuna çıkaran ve onun kadınlığını sorgulamayan öğretmen adayı sayesinde geleceğe dair umutlanırız.

Fakat arka plandaki İstanbul manzaralarının bulanıklaştığı vapurdaki son sahne ile birlikte hoşgörü ve eşitlik hayallerim de bulanır. Çok sesli ve çok kültürlü İstanbul, Teklalara sahip çıkabilir mi?

Naz Bulamur kimdir?

Prof. Dr. Ayşe Naz Bulamur, Boğaziçi Üniversitesi Batı Dilleri ve Edebiyatları bölümünden mezun oldu ve Yeditepe Üniversitesinde İngiliz Tiyatrosu üzerine yüksek lisans yaptı. University of Wisconsin-Milwaukee'de Edebiyat Çalışmaları dalında doktorasını tamamladıktan sonra akademik kariyerine Boğaziçi'nde başladı.

Çağdaş romanda İstanbul temsillerini incelediği Tales of Istanbul in Contemporary Fiction (2011) adlı doktora tezi, Edwin Mellen Press tarafından yayımlandı. Victorian Murderesses: The Politics of Female Violence (Cambridge Scholars, 2016) başlıklı kitabı, 19. yüzyıl İngiliz romanlarında kadın katillere odaklanır ve kadınların ekonomik ve kanuni hakları olmadığı için şiddete başvurduğunu savunur.

Amerikalı, İngiliz, Türk yazarlar (Elif Şafak, Julia Kristeva, Orhan Pamuk, A. S. Byatt, Edith Wharton, Elizabeth Gaskell, Erendiz Atasü, Theresa Cha, Martin Amis) üzerine yazdığı makaleler, uluslararası akademik dergilerde yer aldı. Boğaziçi Üniversitesinde roman, tiyatro, edebiyat teorisi dersleri veren Bulamur, feminizm, oryantalizm ve kültürel çalışmalar ışığında kitap, film, dizi eleştirileri yazıyor.

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Beckett'ten Lanthimos'a Merhamet Hikâyeleri

Filmin üç hikâyesi birbirine uzak olduğu kadar yakın. "Sweet Dreams" şarkısında olduğu gibi herkes arayışta. Otorite figürlerinin peşinde koşsalar da aradıkları hep kendileri

Çiftçi kadınları görünür kılan Toprağına Renk Katanlar

Ön yargılara boyun eğmeyen kadınlar, yollarından dönmemiş. Osmaniye'nin Düziçi ilçesinde ilk kadın kooperatifini kuran Rahime Yüksel, çalışırken "Gönül bu sevdadan vaz mı geçecek?" şarkısını söyleyerek hayallerine sımsıkı sarılır

La pasión turca, Türkiye üzerinden "Batılı" İspanya hayalleri

Oryantalist klişelere ve içi boş repliklere dayanan zorlama bir "Türk Tutkusu," İlker Kaleli hatırına izlenir mi?