06 Nisan 2022

Beş yıl önce attığım oklar, bugüne düştü

Hayat'ın oğlu ve kızı olan çocuklarımın bu hafta üniversite kabulleri geldi. Kanada eğitim sistemi çocuklarımın istedikleri bireyler olmaları yolunda önlerini açtı. Duygular şelale...

Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat'ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.
Çünkü ruhları yarındadır,
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez, dünle de bir alışverişi yoktur.
Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever

Halil Cibran

Dört buçuk yıl önce... Sıcak bir Temmuz günü... İki çocuk ve iki bavulla Vancouver'a geleli iki gün olmuş. Eşyalarımız okyanusun ortasında bir gemide salındığı ve henüz limana ulaşmadığı için arkadaşımın evinde kalıyoruz. Her şey, her yer yabancı. Sabah evden çıkıyor, otobüse atlıyor, önce Gastown'daki feribot terminaline gidiyor, feribotla Kuzey Vancouver'a geçiyor, oradan yine bir otobüse atlayarak Kuzey Vancouver Okul Müdürlüğü'nün yolunu tutuyoruz. 8'inci sınıfa başlayacak olan çocuklarımın liseye (8-12'inci sınıf arası) kaydını yaptıracağız.

Her yerde kaybolmak

Otobüsten yanlış durakta iniyoruz. Golf Kulübü var, tiyatro salonu var, bizim manavlarımız gibi meyvelerin sebzelerin dükkanın önüne dizildiği birkaç İran marketi, şık bir sergi alanı var. Ama müdürlük binasına benzer hiçbir şey yok. Bir yarım saat sokaklarda tur attıktan sonra aradığımız yerin sergi alanının üst katlarında olduğunu anlıyoruz ama bu sefer binanın içinde kayıt ofisini bulamıyoruz. Nihayet ofise vardıktan sonra, bu sefer epey yaşlı olduğunu tahmin ettiğim memurun kısık sesle konuştuğu İngilizce'sinde kayboluyoruz. 

İçim yay gibi geriliyor

Kendimi, çocukluğumuzun yerli filmlerinde izlediğimiz, köyden büyük şehire gelmiş saf ve masum genç kızlar gibi hissediyorum. Geldiğim yer İstanbul'dan büyük değil elbette ama her şey o kadar farklı ve yeni ki... İlk kez ayak bastığın bir şehirde, yapacağın ilk şey genellikle çevreyi tanımak, sistemi anlamaya çalışmak olur. Konu çocukları okula yazdırmak olunca haliyle stres basıyor. Bir de burada, çocuğunu okula değil, okul merkezine kayıt ettiriyorsun. Birinci tercihin kendi mahallendeki okul oluyor. Onun kontenjanı dolarsa, formu doldurma sırana göre seni ikinci veya üçüncü tercihin olan çevre okullara atabiliyorlar. Özellikle başarılı olduğunu bildiğimiz bu devlet okulu için Kuzey'e taşınacakken, ya başka okula düşersek diye yay gibi geriliyorum bu sefer. 

Dışım güvenli sakin bir liman

Çocuklar çok ürkek. Henüz 12.5 yaşındalar. Hiç bilmedikleri, günlük hayatta dilini konuşmadıkları bir ülkede liseye başlayacaklar. Bu onlara çok heyecan verici bir macera gibi gelse de, arada kaygılanıyorlar. Kolay arkadaş edinirler mi, diğer çocuklar aksanlarıyla dalga geçer mi, dersleri, öğretmenlerini anlayabilirler mi... İkisinin de gözleri kocaman açılmış, etrafı ve beni inceliyorlar. Ben "Formları doldururken yanlış ya da eksik bir şey yaptıysam da, bu çocuklar liseye kayıt olamazlarsa, sene kaybederlerse" diye daha da fazla geriliyorum ama onlara hiçbir şey çaktırmıyorum. Çünkü anne rol modelini güçlü görmeye ihtiyaçları var. Ülkelerinden, evlerinden, ailelerinden ayrılıp dünyanın bir ucuna benim peşimden savruldularsa eğer, bana güvenmeye, teslim olmaya, kaygılanmanın lüzumu olmadığını bilmeye ihtiyaçları var. İçimde fırtınalar kopuyor, ama dışım sakin, güvenli bir liman imajı vermeye çalışıyor. 

Kayıt merkezinden ayrılırken, görevli çocukların gireceği İngilizce seviye tespit sınavının gününü ve saatini bildiriyor. "Çocukların çalışması gereken bir şey var mı, İngilizceleri yetersizse ne olacak?" diye soruyorum. "Hiç bilmiyor olsalar da önemli değil. Siz onu bize bırakın" diyor. Hiç İngilizce bilmeyen çocuk Kanada'da nasıl okuyacak anlamıyorum ama söylediklerinin yarısını duyamadığım memurla daha fazla diyalog kuracak enerjim kalmadığı için sormuyorum. 

Hangi uzaklara uçacaklar?

Sınav günü geldiğinde, kapıda ayak üstü sohbet ettiğim çok tatlı bir öğretmen bana diyor ki "Hiç merak etmeyin. Okuldan mezun olduklarında aksanları bile kalmayacak." Gülümsüyorum. O günler uzak bir hayal. Kanada'da kalabilmeyi başarabilecek miyiz, çocuklar liseyi burada bitirebilecek mi, bilmiyorum. Ama hayali bile güzel geliyor. Halil Cibran'ın çok sevdiğim şiirinin mısralarını hatırlıyorum; "Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar. Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür. Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar." Yay gibi gerilmiş olmam bir anda anlam kazanıyor. Zorlanmadan, eğilmeden, bükülmeden olmuyor hiçbir şey. "Hayat bize yardım etsin, yayımla çocuklarımı gönüllerinden geçen uzaklara uçurmayı başarabileyim" diyorum içimden. Hangi uzaklara uçacaklarını da tatlı tatlı merak ediyor, onların sınavdan çıkmasını beklerken hayaller kuruyorum.

Üniversite kabulleri geldi

Aradan 4.5 yıl geçiyor. "Hangi uzaklara uçacaklar?" sorusu tüm hayatı kapsasa da, yaşamlarının ilk kısmı için artık bir cevabımız var. Bu hafta çocuklarımın ikisinin de en çok istedikleri üniversitelerin, en istedikleri bölümlerinden kabulleri geldi. Bizi tatlı bir heyecan sardı. Sadece onlar için değil, benim için de yeni bir hayat.

O gün attığım oklar bugüne düştü

Haberi aldığımda ister istemez okul kayıt merkezine adım attığımız o ilk günü, o ürkekliğimi, korkumu, bütün bunları çocuklara yansıtmamaya çalışan duruşumu ve İngilizce Seviye Tespit Sınavı sırasında çocukları beklerken kapının önünde kurduğum hayalleri hatırlıyorum. Gözlerim birer muslukmuş da birileri vanayı sonuna kadar açmış gibi bir 15 dakika filan ağlıyorum. O gün attığım oklar, bugüne düşmüştü. Yayı germeyi bir süre bırakabilecek olmanın gururu, mutluluğu, rahatlığı tarif edilemez. "Değdi be!" diyorum. "Her şeye değdi!" 

Hasretlere, başka bir kültüre alışmaya, işimi başka bir ülkede sıfırdan yapmaya çalışmaya, başka bir dilde yaşamaya, zorlanmaya, kendimi cezalandırır gibi zorlamaya, hiçkimse olmaya, sonra bunun bir ödül olduğunu anlamaya, hallaç pamuğu gibi atılıp ters-yüz olmama rağmen çocukların önünde dünyanın en doğal şeyini yapıyormuşum rolünü yapmama değdi. Çünkü onlar kendileri olabildi.

Çöpçüler ne kadar kazanıyor?

Biliyorum ki özellikle ilkokul birinci sınıfta babasına "Okuma yazma öğrenmesem ne olur? Alternatiflerim nedir?" diyen, babasının şakayla karışık "Çöpçü olursun." lafına karşılık, "Çöpçüler ne kadar kazanıyor?" diye soran, kariyer hedefleri arasına çöpçülüğü katan oğlum da, ifade özgürlüğüne inanan, sözünü ve politik görüşlerini sakınmayan, kadınların, erkeklerin, eşcinsellerin eşitliğini gönüllü çalışmalarıyla savunan, öğretmenleri için eğitimler düzenleyen kızım da Türkiye'de okusalardı, şu anda oldukları gençler olamazdı. Hadi daha da açık yazayım: Büyük ihtimalle oğlum uzun süre anne ve babasının eline bakarak kazanamadığı parayı harcama derdine düşer, kızım da ilk öğrenci eyleminde sırtına copu yiyerek, kendini içeride bulabilirdi. Çok acı veriyor bunları söylemek, ama hissiyatım bu.

Gerçek hayata hazırlık

Çok çalışkan öğrenci dünyanın her yerinde başarılı olur ama mühim olan ortalama bir ders çalışmayla, yetenekleri, ilgi alanları ve karakter özellikleri ile istedikleri bölümlere girmiş olmaları. Çocuklarımın hayal ettikleri yetişkin olma yolundaki çabalarını takdir eden ve destekleyen, "Not, Not!" diye ezmeyen, ezberletmeyen, hayat başarısını tek bir sınavın sonucuna bağlamayan, o sınavı gençler için ölüm kalım meselesi haline getirmeyen, sorumluluk almayı, iyi insan olmayı öğreten, gerçek hayata hazırlayan bir eğitim sistemi sundu Kanada bize. Minnettarım. Kendi üniversite giriş sınavımı hatırladım da, çıkışında yarım saat koşmuştum. "Ne olacaksa olsun, artık bitti!" diye. Günlerce koşasım vardı

Başımı dik tutacağım, söz

Kanada'da çocuk yetiştirmek, lise sistemi, üniversite kabul sistemi ve çocuklarımın yuvadan uçuşu ile ilgili önümüzdeki üç ay daha çok yazı yazarım. Uzun zamandır bu kadar güzel iki haber arka arkaya almadığım için bu yazıda mutluluğumu sizlerle paylaşmak istedim. Evden ayrıldıkları gün, artık Türkiye'den mendilleri uzatırsınız. Sevinç gözyaşları bunlar... Okçunun önünde kıvançla eğiliyorum. Bize sunduklarına şükrediyorum. Başımı dik tutacağım, söz. Benim çocuklarım... Zaten bana ait değildiler, ruhları da, bedenleri de kendi maceralarına doğru yol alacak yakında...

Yazarın Diğer Yazıları

Bir kızın babasından öğreneceği 14 şey

Baba kız ilişkisi özeldir. Çoğu zaman gittikleri ve geri dönemeyecekleri o yerden bile devam eder. Öğrettikleri kulağımıza küpe olur. Yanımızda olan, olamayan tüm babalarımızın günü kutlu olsun.

İyi Partili Prof. Dr. Bilge Yılmaz: Kolay gözleri dolan biri değilim ama Türkiye'nin bir nesil daha kaybetmeye tahammülü yok

Yılmaz, geçtiğimiz haftalarda bir haber kanalında gençlerin çaresizliğini konuşurken döktüğü gözyaşları ile ülke gündemine oturdu. Kendisiyle Türkiye'nin ekonomik sorunlarını ve çözüm önerilerini konuştuk

Bodrum'dan bir Hasan Amca geçti... Çok çalışarak ve hayatın tadını çıkararak...

90 yıllık hayatının, 83 yılında restorancılık yaptı. Renkli karakteri, esprileri, keyfi yerinde olduğunda tutturduğu Rum türküleri ve leziz yemekleri ile lokantasından yolu geçen herkesin kalbini fethetti. Bu hafta Hasan Amca'nın öyküsünü paylaşıyoruz