27 Aralık 2020

Sekinchan'ın hayaletleri

İkisi de arabalarına binip, arkalı önlü balıkçı köyünün çıkışına kadar birbirlerini takip ettiler. Elif, köye dönen kavşağa geldiğinde rastlantısal arkadaşının nereye gideceğini merak etti. Köye doğru dönmek için ışıkların değişmesini beklerken, diğeri sağa, ana yola doğru dönüp, akan trafiğin içine kayan bir yıldız gibi akıp gitti...

Sekinchan'ın Hayaletleri

"Redang sahiline gittiniz mi?" diye sordu kasadaki kız. 7/11 dükkanına içecek bir şeyler almak için girmişti. Ne kadar sıvı tüketirse tüketsin havanın neminden ve sıcaklığından, bu sıvı anında, vücudunun tüm gözeneklerinden havaya karışıyordu. Bilmediği bu yere geldi geleli birkaç gün olmuştu ama ona şehirlerin arka sokaklarına kurulmuş otomobil tamirhaneleri anımsatan bu küçücük merkezin dışına henüz çıkmamıştı. Köye geldiğinin ertesi günü kaldığı otel odasının penceresinin önünde durmuş ülkenin bir tarafını, diğer tarafa bağlayan trafiği yarım saat boyunca gözlerini kırpmadan seyretmişti. Yarın, cesaretini toplayıp görevlendirildiği yerdeki milli eğitim müdürlüğüne gidip kendisini tanıtması gerekecekti.

"Köyde henüz bu binaların dışında hiç bir yeri görmedim" diye cevap verdi. Madem kız arkadaşlık göstermişti, ona buralarda ev yada pansiyon bulabilir mi diye sorsa iyi olacaktı. Kaldığı otelden nefret etmişti, özellikle de oto yolun hemen yanında olmasından. Ona filmlerde izlediği, Orta Amerika"daki motelleri anımsatmıştı. Kız yakın köylerden birinde oturduğundan burayı bilmiyordu. "Sizin de anlayacağınız gibi, burası bir Çin köyü" dedi.Elini şöyle bir savurdu. "Sahilde bir otel daha var, orada çalışan arkadaşıma fiyatlarını sorayım isterseniz" dedi arkasından kibarca. Kızın elini izleyerek çevresinde, dükkanın rafları içinde dolaşan birkaç kişiye baktı.

Kız onun köydeki otelden niye hoşlanmadığını anlamıştı sanki. "Zahmet etmeyin" dedi kıza. Bugün boş günüydü. Kızın önerdiği gibi sahile gidecek oraya gitmişken de, otele gidip fiyatları soracaktı. Yabancı yerlerde ruhuna giren daraltı iyice fazlalaşmıştı.

Dükkandan çıktıktan sonra doğrudan kendisine yapacağı iş için tahsis edilen otomobile doğru yürüdü. Sahile gitmek için kendisine karabasan gibi gelen otoyoldan arabayla karşı tali yola geçmesi gerekecekti. Görevlendirildiği iş için madem ki her gün en az yüz kilometre direksiyon kullanması gerekiyordu, yavaş yavaş arabayla alıştırma yapsa iyi olacaktı. Köstebek gibi kafasını kuma gömmekle hiç bir yere varamazdı. Derin bir nefes alıp arabayı çalıştırdı. Yavaşça geriye gidip arabanın yönünü yola doğru çevirdi. Neredeyse beş dakikasını harcadı bunu yaparken, arkada onu bekleyen arabadaki sürücünün sabrı taşmıştı. Adam kornaya bastı. Pencereyi açıp "kusura bakmayın, hem arabaya hem de buraya yeniyim" dedi. Utanç içinde yüzüne bir gülümseme ekledi.

Otoyolun kavşağına geldiğinde etrafını köydeki motorsikletliler sardı. Hep birlikte kırmızı ışığın değişmesini beklediler. Motorsikletlerin çoğunda üç dört kişi balık istifi gibi oturmuşlardı. Önde sürücü, ortada iki çocuk, arkada bir yetişkin daha. Hep birlikte karşıya geçtiler. Olabildiğince dikkatli hiç birine değmeden bu dar yolda devam etmesi gerekiyordu. Şimdi yolun sol tarafında, tahta direklerin üstüne oturtulmuş ahşap barakaların yoğun olduğu küçük bir köydeydi. İki tekerlek üstünde olanlar ise önünde yol alıyorlardı. Yol daraldıkça daraldı, küçük bir köprünün üstünden geçti. Onlarca balıkçı motorunun dinlendiği küçük bir körfezin üstündeydi köprü. Sağ tarafta her halinden zengin olduğu belli olan gösterişli bir ev yükseliyordu. Köprüyü geçer geçmez sola doğru dönüp, "Pantai Redang" yazılı işareti izlemesi gerekecekti.

Yolun sağında küçük bir tapınak vardı. Sahile yaklaşıyor olmalıydı ki sahil kuşları yolun iki tarafındaki ağaçları mesken tutmuştular. Burnuna kötü bir koku çarptı. Sahile yaklaştıkça kokunun yoğunluğu da arttı. Daha sonra bu kokunun, sahilin tam yanında olan ve çiğ balık ve tütsülenmiş balığın sakatatlarıyla karıştırıp ve öğütücüden geçirip gübre yapan fabrikadan geldiğini öğrenecekti. Sahile geldiğinde gözüne ilk çarpan, dallarından yerlere kadar kırmızı şeritler sarkan kocaman bir ağaç oldu. Şeritler o kadar çoktular ki ağacın yeşil yaprakları neredeyse tamamen kaybolmuştu. Bir Çin tapınağının önündeydi ağaç.

Dün akşam internette bulabildiği bilgilere göre bu Çin tapınağı köydeki tapınakların en eskisiymiş. Çinliler bu köye ilk defa yüz elli yıl önce şimdi üstüne bastığı bu sahilden gelmişler. Fakirlikten, fukaralıktan ve zorbalıktan kaçıp kendilerine yeni yerler yeni umutlar arıyorlarmış. O yıllarda Pasifik Okyanusu'nun bu yakasındaki Malaya yeni umutlar arayanlara göz kırpan bir yıldızmış. Pasifik Okyanusu'nun sularında günlerce dalgalarla boğuştuktan sonra karaya varan küçücük bir ağız olan bu sahile, demir atmışlar. Burası, güzel yüzlü bir sahil şeridi değil aslında. Boz bulanık sulara açılan, küçücük ağza benzeyen bir koy.

Çinliler buraya ilk çıktıklarında hüsrana uğramış olmalılar diye düşünmekten kendini alamadı. Sahil, Pasifik Okyanusu'na açılan Melaka Boğazı'nın kirli sularına açılan minicik bir kıyı şeridi. Bu sahile çıkar çıkmaz şaşkınlık içinde etraflarına bakmışlar ama yer beğenecek durumda da değillermiş. Sahile, günlerce süren yolculuktan sonra mide bulantısı içinde yarı sürünerek çıkmışlar. Yaptıkları ilk şey karaya çıktıklarına şükretmek olmuş. İlk dualarını yapıp ilk ateşlerini yakıp ocaklarını tüttürmeye başlamışlar. Ne yapacakları konusunda hiç bir fikirleri yokmuş. Çocuklardan biri karaya vuran balıkları toplayıp ilk akşamın yemeğini çıkarınca, yapacakları işte belli olmuş. Suları çamurlu olmasına rağmen, denizindeki balığı sahile vuracak kadar bereketliymiş.

Tapınağın önündeki ağaç gibi, tapınakta kırmızıya boyanmış. Girişin iki tarafında Ying ve Yang"ı simgeleyen iki aslan heykeli oturuyor. Yüz elli yıl önce ilk yaktıkları ateşin yerinde şimdi ayin ateşini yaktıkları bir fırın var.

Şimdi ise, sahilin hemen üstündeki ahşap barakalarda sadece bu köye özgü olan deniz ürünlerinden basit yemekler yapıp sahili görmeye gelenlere sunuyorlar. Sahile doğru yürüyüp bu barakaların birinde açık ateşin üstünde yemek yapan bir Çinli kadının karşısında durdu. Kadın geçenlerin onu seyretmesine alışıktı. Düz kocaman bir tavanın içinde omlete benzer bir şeydi yaptığı ama yumurtayı salyangozumsu şeylerle karıştırıp tavanın üstüne döküp çabucacık çevirip bir kağıdın içine sarıp meraklısına veriyordu. Kokusu o kadar güzeldi ki biraz önce fabrikanın ortalığa yaydığı iğrenç kokuyu bastırmıştı. Kadına el kol işaretleriyle yumurtanın içine koyduğu şeylerin ne olduğunu sordu. Kadın "Lala, lala" dedi, "Lala" diyerek kadını kopyaladı. Çevresine dönüp ona yardımcı olacak kimse var mı diye bakındı. İmdadına, kırklı yaşlarında Çinli bir adam yetişti yetişmesine ama ondan önce kadın "nereden çıktı başıma bu yabancı?" der gibi adama derdini anlatmaya başladı. Arada dönüp ona bakıyorlardı. "Pardon, ben sadece ne olduğunu soracaktım" diyerek araya girmek istedi.Konuşmalarını kesemeyeceğini anlayınca orada sabır içinde bir adama bir kadına bakıp gülümseyerek bekledi. En sonunda adam ona döndü, "sanırım ne pişirdiğini merak ediyorsunuz". O kadar zamandır sadece onun merakından mı bahsetmişlerdi anlayamadı. Çincede üç binden fazla harfin olduğunu okumuştu. "Evet evet" dedi heyecanla, "çok güzel görünüyor. İçindekinin ne olduğunu merak ettim". Kadın pişirdiğinden bir lokma uzatmıştı. Adam parmaklarının arasına alıp ona uzattı. Teşekkür edip aldı. Keşke ilk önce ne olduğunu söyleselerdi. Kadın ve adam merak içinde onun lokmayı ağzına götürüp çiğnemesini seyrettiler bir süre. "Mmmmh çok güzel" dedi başıyla onaylayarak "bir porsiyon lütfen". Kadın bir koşu gidip bir kovanın içindeki salyangozumsu şeyleri avuçlayıp yumurtaya karıştırdı. Onun merakla baktığını gören adam kadına Çince bir şeyler söyledi. Kadın arkaya doğru birilerine bağırdı. Genç bir kız elinde birkaç deniz kabuğuyla geldi. "İşte bu deniz kabuklarına lala diyoruz. Yumurtaya girende bu deniz kabuklarının içindeki canlı" dedi. Söylemesine göre sadece buraya özgü bir şeymiş ve ülkenin her yerinden lala yemek için buraya gelenler varmış.

Kadın omleti yağlı kağıtlara sarıp ellerine tutuşturdu. İkisi de sanki buraya birlikte gelmişler gibi sahile yürüyüp banklardan birine oturdular. Sahil bile denilemeyecek kadar küçük olan bu ağız, akşam üstü gün batımından yararlanıp selfie çekmek isteyen genç çiftler ve uçurtma uçuran çocuklarla doluydu. "Her zaman böyle kalabalık mı burası?" diye sordu yanındaki adama. "Son zamanlarda oldukça popüler oldu. Açıkcası bende burada ne bulduklarını anlamış değilim" diye cevap verdi. Gelenlerin çoğu Kuala Lumpur"dan hafta sonu için gelmişler. "Ama bugün hafta sonu değil" dedi. " Aaa doğru" dedi diğeri, "düğün için gelmiş olabilirler." Bir an ellerindeki omletle oyalanıp sessiz kaldılar. Uzaklarda okyanusun uzak köşesine doğru çekilmekte olan güneşin ışınları, gökyüzünde ve çamurlu sularda büyülü renklere dönüşmüştü. Sahildeki herkes bu büyünün altındaymış gibi yönlerini denize dönmüşler huşu içinde bekleşiyorlardı. Sanki okyanustan mucizevi bir şey belirecek hayatımızda sıradan olan şeyleri değiştirecekti.

Birden güneş batımını seyretmeyi bırakıp birbirlerine döndüler. Birbirlerine yabancı olduklarını şimdi anlamışlardı. Adamın gözlük taktığını yeni fark etmişti. Saçlarını uzak doğuda bir çok erkeğin modaya uygun kestirdiği gibi kestirmişti. Yanları kazıttırılmış, üstü ise Tin tin"in saçları gibi havaya doğru taranmış. Uzun boyluydu. Omletçide başını ve omuzlarına ona doğru eğerek konuşmuştu. Yağlı ellerini iki yana açtı. "Kusura bakmayın, kendimi tanıtmadım. Ben Elif, Türkiye"den" dedi. "Aalifff" diye tekrarladı diğeri, "Türkiye? Bu adı ilk defa duydum. Jeremy, Sekinchan"dan" diyerek gülümseyip ön dişlerini gösterdi. "İngilizcem çok iyi değil, kusura bakmayın".

"Ben sizin dilinizi hiç bilmiyorum, utanması gereken benim" diye cevap verdi Elif. Diğeri merak etmişti, dünyanın diğer ucundan nasıl olmuştu da kendini Malezya'nın batısındaki bu küçücük Sekinchan'da bulmuştu? "Uzun hikaye" diye cevap verdi Elif "zamanınızı almak istemem." "Zamanım var" diye cevap verdi Jeremy, "üstelik, geleneğe göre güneşin son ışıkları gidene kadar sahilden ayrılamayız." "Hadi o zaman güneşin son ışıklarını seyredelim" diye karşılık verdi Elif. Nereden geldiğinin nereye gittiğinin önemi varmıydı ki? Bu kısacık anda burada buluşmuşlardı önemli olan oydu. Bir süre sessizce, artık tamamen batmış olan güneşin suya vuran son kıpırtılarını izlediler. Balıkçı motorlarının koya girişini aydınlatsın diye iki direğin üstüne asılmış Çin fenerleri karanlıkla birlikte bir yanıp bir sönmeye başladı. Akşamın karanlığıyla birlikte önlerinde biriken kızlı erkekli genç grup ortalıktan çekilmişti, tahta barakalarda yiyecek satanlar acele içinde toplanıyorlardı. Uzaklarda koyun girişindeki direklere tünemiş olan balıkçıl kuşları, karanlıkla birlikte kendilerini uzun gecenin getirilerine hazırlar gibi omuzlarını başlarına doğru çekip uzun bir bekleyişe geçmişlerdi. "Farkında mısınız Elif? Neredeyse bizden başka kimse kalmadı koyda" dedi Jeremy. Elif, birden endişeyle etrafına baktı. Okyanusun suları akşamı bekliyormuş gibi, karanlık çöker çökmez kabarmış, oturdukları yere kadar hışşşş, hışşşş, diye bir ses çıkararak yükselmeye başlamıştı. "Herkesin bir acelesi var demek ki çabucak ortadan kayboldular. Sadece bizim kaldığımızı fark etmedim bile. Gün batımı çok güzeldi", endişeyle adamın koluna dokundu. Bunu niye yapmıştı, kendisine açıklaması gerekecekti sonra. "Kusura bakmayın, sanırım sizin gitmenize engel oldum.." "No, no, no" diye itiraz etti Jeremy, "herkesin öyle ayrılmasının bir nedeni var. Eski Çin inancına göre bu mevsimde karanlık çöktükten sonra deniz hayaletlerinin insan avına çıktığına inanılır. Bu mevsimde aileler çocuklarını karanlıkta dışarıya bırakmaz, ve ailece neredeyse her gün ölülerine adak adarlar ve ölmüş olan sevdiklerini anıp sayarlar. O yüzden karanlıkla birlikte herkes burayı terk etti." "Peki ya siz?" diye sordu Elif.

"Mmmm" diye mırıldandı Jeremy, dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı sonra devam etti, "kırk iki yaşında biri olarak artık çocuk sayılmam. Ayrıca Budist bir ailenin içinde büyüyüp, ilk gençlik yıllarında Hıristiyan olmuş, sonrasında onu da inkar etmiş kafası karışık birisi olarak hayaletlerin beni korkutacağını hiç sanmıyorum."

Jeremy çocukluğunda piyano öğrensin diye köyün tek Metodist kilisesine gönderilmişti. Piyano tek tutkusu olmuş, hatta arkasından üniversitede konservatuara da gitmişti. Kiliseyi bir okul ve yuva gibi gördüğünden gönül borcu olarak Hıristiyan olmayı seçmiş ama kültürel olarak Budizme yakınmış.

Birdenbire gelen dalgayla birlikte dizlerine kadar sular içinde kalınca ayağa fırladılar. "Deniz hayaletleri" dedi Elif, sesinde bir panikle. Tapınağın önüne geldiklerinde, Jeremy eline bir kağıt parçası tutuşturdu. " Kartım, belki bir gün yeniden buluşabiliriz." "Belki" dedi Elif, "Ne iyi ettik de karşılaştık." Diğeri gülümsedi. İkisi de arabalarına binip, arkalı önlü balıkçı köyünün çıkışına kadar birbirlerini takip ettiler. Elif, köye dönen kavşağa geldiğinde rastlantısal arkadaşının nereye gideceğini merak etti. Köye doğru dönmek için ışıkların değişmesini beklerken, diğeri sağa, ana yola doğru dönüp, akan trafiğin içine kayan bir yıldız gibi akıp gitti.

Sekinchan Balıkçı Köyü, Malezya

Yazarın Diğer Yazıları

Terk edilmenin ölümcül ağırlığı

Ne yazık ki başka bir dünya var mıydı, onu bile bilmiyordu. Bildiği sadece içinde bulundukları durumun biçareliğiydi. O yüzden olsa gerek, bir gün kafesin dışından kendilerini seyredenlerden bir çift elin uzanıp onu o kıvrıldığı çaresizlikten koparıp aldığında ve montun içindeki vücudun sıcaklığını hissettiğinde anlamıştı başka bir dünyanın varlığını

Farah'nın global bir dünyada çalışma hüsranı

Farah, trafiğin vızıl vızıl aktığı Şangay'ın en yoğun yollarından birinin yanı başında şimdiden köhneleşmeye yüz tutmuş, bir gökdelende, fare deliği diye tanımlanabilecek apartmanındaki tek pencerenin önünde durup bir an dışarıda akan trafiğe odakladı gözlerini...

Toprağa devinimli kadınlardı

O bilge kadınların öngöremediği, kilden yarattıkları hayatın son bulacağıydı. Haber vermeliydi. Bir şeyler yapılmalıydı. Tüm gücünü cılız bacaklarına vererek geriye bilge kadınların hayatlarına doğru durmaksızın ama onlara hiç ulaşamadan koşmaya başladı...