23 Ağustos 2020

Misyoner Okulu'nun yağmur ağacı

Badminton kortuna doğru ilerlerken içinden bir ses "Senin yoga burada tutmayacak anlaşılan. Sen yogayı karıştırmadan onlarla badminton oynamaya devam et" dedi

Sabah saat 10.00'da söz verdiği gibi okulun bahçesindeydi. Günlerden pazardı. Bahçeyi heybetiyle teslim alan şemsiye ağacının altında durdu. Ağaç bir şemsiye gibi bahçenin büyük bir bölümünü kapladığından ona kendince bu adı vermişti. Yoksa adı bu değildi. Yerel halka göre bu muhteşem ağaç yağmur ağacıydı. Ortalıkta kimseler yoktu, sabahın bu saatinde. Arabadan çıkıp ağacın altındaki göğe doğru dikilmiş hemen hemen kendi boyuna gelen oval taşa doğru yürüdü. Taş dev bir yumurta gibi ağacın boyuna doğru yükseliyordu. Boz kahverengi renginde, dokunduğunda ise mermer pürüzsüzlüğündeydi. Etrafında daire şeklinde yine aynı söbelikte ama çok daha küçük taşlar yerleştirilmişti. Buraya ilk kez badminton oynamak için geldiğinde, hemen ilgisini çeken bu devasa ağaç ve dibindeki bu taş olmuştu.

Bunda o günlerde okuduğu, Sabah bölgesinde kafatası avcılığı ve bu avcılıktan kalma kafataslarının son ikametlerini bulma törenleri Magang'la ilgili bir kitabında etkisi vardı. Taşın etrafında dolaşıp, sanki üzerinde geçmişe ait bir iz bulmak ister gibi dikkatlice baktı. Oraya sanki bir el tarafından özenle yerleştirilmiş gibiydi ama yerden insan gücüyle kalkacak bir şeye de benzemiyordu. Kendi kendine bu gereksiz merakına güldü. Dün akşam yatağa gittiğinde yeniden kitabı eline almış, okumaya başlamıştı. Yıllarını Borneo'nun Sabah bölgesinde geçiren yerel tarihçi Peter R. Phelan'nın kitabıydı. Tarihçi, Sabah'ta kafatası avcılığının, aslında geleneksel bir şey olmadığını, zamanla dışarıdan gelen tehlikelere karşı korunmak amacıyla başladığı düşüncesindeydi. Kafataslarını son güzergahlarına uğurlama törenleri de kadın rahiplerin (bobohizan) liderliğinde gerçekleşiyordu. Totem taşları ya da totem direkleri olarak bilinen bu söbe taşlarında adanın yerli halkının üstünde ruhani etkileri vardı. Sırtını bu söbe taşa dayayıp, kollarını iki yana açtı ve başını gökyüzünün maviliğine doğru yükselen şemsiye ağacına çevirdi. Güneş, ağacın sık yaprakları arasından tazyikli bir su gibi gözlerinde patladı. Kapadı gözlerini. Göz kapaklarının altında ışık ve gölge kendi oyununu oynamaya devam etti.

"Misss, Misss, Misss..., Miiiiiisss", ses çalkalana çalkalana kendisini buldu. Aradan yüzyıllar geçmiş gibi geldi. Gözlerini açtığında, çıtı pıtı, ve pasifik ikliminin kadınlara bahşettiği gençlik iksirinden nasibini almış güzel bir kadının iki adım ötesinde kendisini kaygılı gözlerle seyrettiğini gördü. "İyi misin Miss?, spor salonunun oradan beri sesleniyorum ama sesimi duyuramadım. Hepimiz toplandık, salondayız. Richard spor salonunda elektriği kullanırsak para ödememizi söyledi."

Gizli bir şeyi yaparken yakalanmış gibi utandı, "Ben de bu bahçenin en güzel ağacına seyre dalmıştım" dedi çabucacık. "Kaç yaşında olduğunu bilen var mı?" "Buraya yetmiş sekiz yılında geldiğimde bu ağaçta buradaydı" dedi, Lousiana. Bu kasabaya geldiğinden beri kasaba halkının eski ya da yaşlı anlayışının kendisininkiyle aynı olmadığını kavramıştı; onlara göre yirmi ya da otuz yıl çok eski olabiliyordu.

Geçenlerde ilkokula misyoner okulunda gitmiş olan otuzlu yaşlarındaki bir kadına ağacın kaç yaşında olduğunu sorduğunda, kadın "Ben seksen altıda orada okula başladığımda ağaç oradaydı. Demekki çok yaşlı bir ağaç" diye cevap vermişti. "Peki dibindeki taş?" "Aaa o mu, o da oradaydı. Ama niye orada bilmiyorum" diye de eklemişti. Kasabanın çoğunluğunu oluşturan Kadazan-Dusun yerlileri geçen yüzyıla kadar pagan ve animistik inançlara sahip olmalarına rağmen, misyonerlerin halen süren çabalarıyla hemen hemen hepsi hıristiyanlığı kabul etmişlerdi. Üstelik, kabul etmekle kalmayıp, bu dinin "kainatın yedi gün içinde yaratıldığı" efsanesine inanan en ilkel biçimini seçmişlerdi: Metodizim. Sanki tabiata inanmaktan ve kaprislerine yüzlerce yıl adaklar adayıp, onu memnun etmekten usanmışlar da, bunun tam tersi olan onu da yaratan bir güce inanıp, tabiatın sunduklarına ve vermediklerine karşı nispet yapmak istemişlerdi. "Ne güzel bir taş! Sanki her şey ağaçla uyum sağlasın diye özenle yerleştirilmiş gibi. Sen de öyle düşünmüyor musun?" Lousiana gülümsedi.

Spor salonuna geldiklerinde, içeride on kadar kadın heyecanla onu bekliyorlardı. Bugün onunla birlikte ilk kez yoga yapacaklardı. Salı ve perşembe günleri badminton oynamaya geldiklerinde bu kadınların korttaki çevikliğine ve hafifliğine hayran kalmıştı. Badmintona ilk başladığı günlerden birinde oyuna acemiliğinin sonucu olan bir badminton kazasından sonra onların sempatisini kazanmıştı. Badmintonda usta olan kadınlar her salı ve perşembe günleri onuda aralarına almaya başlamışlardı. Her badminton oyunu bir ders gibiydi.

Yoga öğretmeni olduğunu duyunca çok heyecanlanmışlardı. Kasabaya gelen tek yoga öğretmeniydi. Onlara ders verir miydi? Yerli halktan öğrencileri olmuştu bir kaç ay önce. Ama her nedense birkaç dersten sonra şevkleri azalmış bir süre sonra da hiç gelmemeye başlamışlardı. Şimdilik yerli halka ders vermektense, zaman zaman yoga tanıtım dersleri vermeye başlamıştı. İşte bugünkü derste onlardan biriydi.

Dört tane badminton kortunun içinde olduğu spor salonunun aydınlık bir köşesine gittiler. Kadınların yanlarında getirdikleri banyo havluları ve kilimleri belli aralıklarla yan yana dizip, karşılarına da kendi matını serdi, üstüne bağdaş kurup oturdu. İlk önce yogayı bilip bilmediklerini sordu. "Yogayı televizyonda gördük. Bugün de deneyeceğiz" dedi Nora kikirdeyerek. Kortta boğa gibi güçlü yorulmak bilmeyen bir kadındı. "Yoga yavaş esneme hareketleri" dedi Naleen. "Rahatlamak için iyi olduğunu duydum" dedi arkalardan bir ses.

İlk önce rahatlama pozuyla başladılar. Beş altı dakika sonra yeniden bağdaş kurup nefes hareketlerine geçtiler. Onlara hatha yogadaki doğru nefes alıp vermeyi göstermeyi denedi. Arkasından Kabalabhati'ye geçtiler. Diyaframı çalıştırarak burundan nefes verme ve karın bölgesini dışarı salarak pasif nefes alma. Bunu doğru yapamayacakları konusunda korkusu olmasına rağmen, onları düzeltmeye çalışarak iyice yıldırmak istemediğinden kendi hallerine bıraktı. Bir süre sonra güneş selamlamasını yapmak üzere ayağa kalktılar. Bir iki hareketten sonra şikayet sesleri gelmeye başladı. "Uff yoga badmintondan daha zor" diye mızıldandı Nora. Köprü hareketinde "belimi kaldıramıyorum, çok ağır" dedi bir ses. "Tüm bunların hepsini yapmak zorunda değilsiniz. Vücudunuzun sesini dinleyin" diyerek onları rahatlatmaya çalıştı. "Gözlerinizi kapatmaya çalışın bu egzersizleri yaparken" dedi. Onları daha fazla yormamak için omuz üstüne kalkma hareketinden sonra son dinlenme hareketi, ölü pozuna geçip gözlerini kapatmalarını ve vücudun zihnin tam rahatlığı için vereceği komutları zihinlerinden tekrarlamalarını ama vücutlarını olabildiğince hareketsiz tutmalarını söyledi.

On beş dakika sonra "Om" sesiyle doğrulup oturduklarında, bir süre sessizliklerini sürdürdüler. Ön tarafta ona yakın oturan gençten bir kadın son dinlenme hareketi sırasında kendini çok uykulu hissettiğini, bunun hipnotizma gibi bir şey olup olmadığını sordu. Ah işte düşündüğü başına gelmişti. Daha bu sabah bahçedeki yağmur ağacının altındaki söbe taşın geçmişini deşmeye çalışmamış mıydı? Onlar da yoganın altında bir bit yeniği arıyorlardı. Kendilerini uykulu hissetmelerinin, esneme ve gevşeme hareketlerinden sonra çok doğal olduğunu, vücudun ve beynin tam rahatlığının bir göstergesi olduğunu söyledi. Verdiği komutlarda hipnozdan öte bu son rahatlama hareketleri için beyne gönderilen sinyallerden ibaretti.

Karnını eliyle bastırarak ayağa kalktı Nora. "Kendimi hasta hissediyorum fazla kalamayacağım. Teşekkürler" deyip çabuk adımlarla dışarı çıktı. Nefes hareketlerinden dolayı kendini hasta hissetmiş olmalıydı. Başta yaptığı nefes egzersizlerine bir açıklama getirmek istedi. Tüm hepsi, hafif bir baş dönmesi ve egzersizlerden dolayı eklemlerinde ağrı hissediyorlardı. "Ama burada yaptıklarımız, herkesin yapabileceği şeyler" dedi. Kendini suçlu hissetti. Haftanın üç günü badminton oynayan kadınların, yogayı oldukça iddialı bulacaklarını düşünememişti. Bir dahaki pazar günü buluşmak üzere ayrıldılar. Dışarıya çıktığında sabahki güneşli hava, yerini sıkıntılı sıcak bir yağmura bırakmıştı.

Yağmur ağacının altındaki taşın rengi şimdi yağmurdan ıslanmış rengi karanlık griye dönüşmüştü. Elini uzatıp taşa dokunmaktan kendini alamadı. Lousina arabasından el sallayıp başını uzattı. "Yine bu taş ha? Richard'a sor bu okulla ilgili herşeyi o bilir" dedi gülerek.

Niye taşı bu kadar büyütmüştü? Onların bilmek istemediği, geçmişte kalan ölmüş bir inancın kanıtını mı bulmak istiyordu? Bir yabancı olarak buna ne hakkı vardı ki? İnançlarda doğadaki herşey gibi doğup, büyüme ve kaybolma sürecinin bir ürünü değil miydi?

Bu düşünce onu küçük bir kız çocuğuyken şahit olduğu bir yağmur duasını hatırlattı. Beş altı yaşlarında olmalıydı. Çocukluk yıllarını geçirdiği, üzüm bağlarıyla çevrili bir Ege köyünün doğusundaki sıra sıra dizilmiş tepelerin eteklerindeki mezarlığın etrafında tüm köy halkı birikmişti. Ölülerin mezarlığa girmeden bekletildikleri yerde kocaman kazanlarda yemekler pişiyordu. Aşçılardan biri ninesiydi. Beş vakit namazını kaçırmayan, şimdi düşündüğünde hayatındaki yogilerden biri olduğunu düşündüğü sessiz ve bilge kadın. Keşkek kazanının altındaki ateşi harlayıp, elindeki kocaman tahta kaşıkla, keşkek yemeğini karıştırıyordu. Kadın erkek, çoluk çocuk, elleri gökyüzüne doğru açık, mezarlığın etrafında dönmeye başlamışlardı. Bir dua mırıldanmışlar mıydı yoksa sessizce eller kabul etmeye hazır, gözler kapalı manevi bir yolculuğa mı çıkmışlardı hatırlamıyordu. O günden hatırladığı tüm halkın mevleviler gibi bu dönüşü ve sonrasında ise kutsal bir şeye dokunuyormuş gibi sessizlik içinde, koca kazanlarda pişirilen yemekleri yemeleriydi. Arkasından yağmur gelmiş miydi emin değildi ama köyün yaşlılarının özellikle de yaşlı ve bilge kadınlarının rehberliğinde gerçekleştirilen bu ritüel sonraki yıllarda bir daha tekrarlanmamıştı.

Taşı ve ağacı geride bırakırken, okulun emektar bakıcısı Richard'a taşın geçmişine dair hiçbir şey sormamaya karar verdi. Okulun bahçesinden çıkarken bahçe kapısındaki yazıyı farketti "Come again, you will never walk alone" (Yeniden gel. Bir daha asla yalnız yürümeyeceksin.)

İki gün sonra Badminton oynamak için spor salonuna geldiklerinde, Lousiana uzun sırada bir arkadaşıyla oturmuş oynama sırasının kendilerine gelmesini bekliyordu. "Kendimi hasta hissettim" dedi onu gördüğünde, "herkes yogayı çok zor buldu. Vücudumuz alışık değil."

"Çok doğal böyle hissetmeniz. Zamanla alışacaksınız" dedi gülerek. Badminton kortuna doğru ilerlerken içinden bir ses "Senin yoga burada tutmayacak anlaşılan. Sen yogayı karıştırmadan onlarla badminton oynamaya devam et" dedi. Salı ve perşembe günleri badminton oynamalarına rağmen, pazar yogası bir daha gerçekleşmedi.

Yazarın Diğer Yazıları

Terk edilmenin ölümcül ağırlığı

Ne yazık ki başka bir dünya var mıydı, onu bile bilmiyordu. Bildiği sadece içinde bulundukları durumun biçareliğiydi. O yüzden olsa gerek, bir gün kafesin dışından kendilerini seyredenlerden bir çift elin uzanıp onu o kıvrıldığı çaresizlikten koparıp aldığında ve montun içindeki vücudun sıcaklığını hissettiğinde anlamıştı başka bir dünyanın varlığını

Farah'nın global bir dünyada çalışma hüsranı

Farah, trafiğin vızıl vızıl aktığı Şangay'ın en yoğun yollarından birinin yanı başında şimdiden köhneleşmeye yüz tutmuş, bir gökdelende, fare deliği diye tanımlanabilecek apartmanındaki tek pencerenin önünde durup bir an dışarıda akan trafiğe odakladı gözlerini...

Toprağa devinimli kadınlardı

O bilge kadınların öngöremediği, kilden yarattıkları hayatın son bulacağıydı. Haber vermeliydi. Bir şeyler yapılmalıydı. Tüm gücünü cılız bacaklarına vererek geriye bilge kadınların hayatlarına doğru durmaksızın ama onlara hiç ulaşamadan koşmaya başladı...