18 Nisan 2021

Bilgehan Uçak: Edebi iddia taşıyan hiçbir kitabın sadece kendine dönük olabileceğini düşünemiyorum

"Yazma hayalini başka bir kitapta görmek diye bir şey var"

Everest Yayınları'nın genç yazarı Bilgehan Uçak ile gerçekçi lirik ve toplumsal eleştirel yaklaşımlar içeren romanı Akşamlar Artık Serin'i konuştuk. Yeni dünyanın eski düzenini, toplum denen bu zindanda ziyan olan bireyin varlık sahasındaki yalnızlığını, bir aşk romanının sadece neden aşktan ibaret olamadığını…

- Yeni romandan söz etmeden önce merak ettiğim bir şey sormak istiyorum? Klişe bir soru gibi gelebilir ama değil, doğru kişiye sorulursa eğer. Bence her yazara sorulmaması gereken bir sorudur da aslında. Yazmak olayına birden başlayanlar böyle sorulara çok eski yanıtlar verirler. Sanki gerçekten de öyleymiş gibi ama bir yazanın yazma alanında ne kadar eski olduğu (bundan kastım kendini adamışlığı) genellikle o kadar eski olmuyor. Bilgehan Uçak yazma eylemini ne zaman başlattı, ilk metnini ona yazdıran duygu neydi?

Şimdi, aslında, bu soruyu sorunca şöyle gerilere gidiyorum. Benim dedem askerlikten istifa edip pilotluğa geçmiş biriydi. Takdir edersin ki pek komik diyebileceğimiz bir insan da değildi. Ama dedem hazırcevaptı ve çok eğlenceli hikâyeleri vardı. Bu hikâyeler aile arasında hep anlatılagelirdi. Ben de, hatırlıyorum, Özdere'deki yazlığımızda oturup Gülcemal Dinçkan Fıkraları diye bir kitap yazmaya karar vermiştim. Tabii ki bu pek uzun sürmedi ama ilk deneyimim oydu. Güzel cümleler okumayı seviyorum, güzel cümleler kurmayı daha da seviyorum. 

- Futbol Mu? Yok Daha Neler ve Operada Mücella Suzan adlı kitaplarınızla tanıyorduk sizi. İki farklı alanda iki farklı türde ve tarzda kitaplardı. Ve şimdi bir romanla yeniden okurla buluştunuz. Roman yazma olayı yazarın kendi içinde başlatıp bitirdiği türler içinde sizden ne kadar zaman aldı? Hangi türde eserler kaleme alırken diğer türlerden daha çok kapanıyorsunuz yazmaya, yani siz yazarken kapananlardan mısınız?

Açıkçası ben kapanıp yazan biri değilim. Kulağa çok hoş geliyor ama benim becerebileceğim bir şey değil o. Operada Mücella Suzan, Bilgi Üniversitesi Kültürel İncelemeler bölümündeki yüksek lisans tezimdi. İki metni aynı anda yazdım. Biri, tez olacak şekliyle; ötekini ise tez sıkıcılığında olmayan bir dille. Tez okumak çok sevimsiz bir şeydir. Kitaplaştığında öyle olsun istemedim. Futbol mu? Yok daha neler! ise gazetede başladığım futbolla doğrudan ilgisi olmayan insanlarla yapılan ve bir bölümü futbol olan söyleşilerdi.

Romana gelirsek, okuduğun metin dördüncü kez yazılmışı. Kısaca hikâyesini anlatayım istiyorum ama pek de kısa olmayabilir: Şimdi ben bu romanı beş sene önce bitirip çok sevdiğim birkaç kişiye okuttum. Onların görüşlerinden adlıklarımla aynı romanı bir kez daha yazdım. Sonra roman çeşitli sebeplerden ötürü yayımlanmadı ve ben bu kitabı kaldırdım rafa. Yeni bir roman yazmaya başladım. İki yıl da o sürdü. Bitince, Selim İleri'ye götürdüm. Selim Bey de "ilk roman olarak bu fena değil ama o bıraktığın metni bir daha yaz," dedi. İstemediğimi, uğursuz geldiğini söyledim. "O hikâyeden olacak ama daha fazla uğraşman lazım." Tabii hayır diyemedim ve istemeye istemeye bu romanın başına yeniden oturdum. Romanın bütün mimarisini değiştirdim, yeni karakterler ekledim, birçok bölümü attım. Yazdıkça, romanın içine girdim. Meral'le, Türkan'la, Cemal'le bir hayli zaman geçirdim. Adeta aynı evde hep beraber yaşadık. Romanı bitirdikten sonra en baştan bir kez daha yazdım, üstelik daktiloda! İşte bu metin defalarca yazıldıktan sonra ortaya çıktı.

- Akşamlar Artık Serin geçtiğimiz günlerde matbu eserler arasındaki yerini aldı. Bildiğimiz aşk romanlarından biraz farklı. Burada saplantı ile derinliğin ayrımını görüyoruz. Peki, size sorsak, kitaptaki durumu bu iki kelimeden hangisiyle ifade ederdiniz? Saplantı mı, derinlik mi? Hangisi, niçin?

Saplantı demezdim kesinlikle. Romanda iki gerçek aşk ve ondan daha fazla birliktelik var. Onlara ilişki bile demeye dilim varmıyor. İyi de, bu "gerçek aşk" dediklerim de ne kadar gerçek? Veya bu şekilde nitelendirebileceğimiz bir aşk var mı? Bunları okura bırakmak sanırım daha doğrusu. Şöyle söyleyeyim, ilk bölümle ikinci bölümü arasında romanın dili de değişiyor. Kimileri ikinci bölümü çok daha beğendiğini söyledi, kimileri tam aksini. Her okuma da biricik. Saplantı olarak görenler de olacak, derinlik olarak, hatta başka şekillerde de…

- Kitabın akıllı bilinçle ileriye sürdüğü "gelenek" kavramına dair bir eleştiri var. Bu her toplumda bireylere dayatılan geleneksel bir mutsuzluk halesi bana göre. Eğitim hayatından iş hayatına, aile kurmak istediği insandan yatak odası takımına kadar bireylerin kararlarında hep toplumun etkileri, baskıları olmuştur. Bir ülkede herhangi bir şey toplumsal baskılarla gerçekleşiyorsa orada egemen olan politik yön vericiler ve siyasettir diyebilir miyiz, bu romanla ilgili olarak?

Diyebiliriz ama yeterli olmaz sanırım. "Toplumsal baskılarla gerçekleşiyorsa" dedin, bu baskının varlığı zaten yapılan her şeyin bir ölçüde politik olmasına yol açar. Ama yoksa bu ortam da gene aynı sonucu doğurur. Zaten olmaması diye bir şey de mümkün değil ya neyse… Ama romanın gelenek dediğimiz şeyleri mesele ediyor. Biraz uç bir şey söyleyeceğim ama son analizde Türkan'ın günlüğü kadın özgürlüğünün, kadın mücadelesinin yansımalarından başka bir şey değil. Sadece İstanbul Sözleşmesi dediğinizde veya çeşitli terimleri, isimleri geçirdiğinizde politik bir söylemde bulunmuş olmuyorsunuz. Türkan, çocukluktan bu yana kendisine öğretilen, dayatılan davranışlardan kurtulmaya çalışıyor. Kurtulamayacağını anlayınca da… Sonrasını söylemeyeyim.

- Toplumsal baskılardan söz etmişken Selim'den söz etmek istiyorum. Selim karakteri süresiz bir melankoli içinde bir karaktere benziyor. Bir tutunamayan öte yandan çok çabaladığını da sanan ama aslında direnmeyen, çabalamayan bir karakter. Yanılıyor muyum?  Düzenli bir işi olmadığından düzenli bir hayatı da olmuyor. Toplumsal değerlerin bir baskı aracı olarak kullanıldığı yerlerde Selim gibi bireylerin yaşantılarından ne gibi dersler çıkarmalıyız? Akşamlar Artık Serin bu konuda okuruna tavsiyelerde bulunuyor mu?

Benim okura bir tavsiyem olamaz. Sorunun ilk kısmına dönersek, Selim kim? Aylak, bohem, maceraperest, serseri, kültürlü… Bunların hepsinden bir parça var ama hiçbiri de değil. Tutunamayan olduğunu sanmıyorum. Gayet sofistike zevkleri var. İyi fotoğraflar çekmek istiyor. Ama bir rekabet duygusu içinde değil. "En iyi fotoğrafçı ben olacağım," demiyor. Gene de en iyi fotoğraflar çekmek istiyor. Başkaları için değil de kendisi için bir şeyler yapmaya çalışan biri diyebiliriz. Peki, bu rahat, tasasız yaşamı sağlayacak para nereden geliyor? Ailesi nerede? Onlardan mı kaldı? Yoksa hâlâ harçlık mı alıyor? Bunları bilerek müphem bıraktım. Benim kafamda bunların yanıtları belli ama dedim ya her okur boşlukları kendisi doldursun istiyorum.

- Kitabın ilk bölümünde, yanlış anımsamıyorsam, Tezer Özlü ve onun bir kitabı Çocukluğun Soğuk Geceleri misafir oyuncu gibiydi. Hem bir kitap önerisi hem o an anlatılan durumu pekiştirmek için sağlam bir öğe olarak göze çarpıyor. Kitabı okuyan yazarlar da dâhil pek çoğumuz için bu sahne "ben bu anı yaşamıştım (de ja vu)" dedirtir. Peki, bu kitabın yazarı olarak siz hiç böyle bir anı yaşamış mıydınız?

Tezer Özlü, büyük bir yazar. Ama kitabı incecik. Diğer kalın ciltlerin arasında kayboluyor. Şimdi Tezer Özlü'yü sevdiğini söyleyen kim? Müjgan. Peki, Sahir Kırtay'ın oyunundan hiçbir şey anlamayan kim? O da Müjgan. Peride Celal'i bırak okumayı adını dahi duymamış. Nasıl oluyor bu? Romanın ilk bölümünde kusursuz bir insan görüyoruz ama sonra bunun illüzyona yakın bir kusursuzluk olduğunu anlıyoruz. Belki de hiç okumadı Tezer Özlü'yü. Sadece evde gördü ya da bir yerde duydu. Aklında kalmış. Ama söylediğinde karşıda kültürlü bir insan olduğuna dair sağlam bir etki uyandıracağını biliyor. Bence yalan söylüyor Müjgan. Tezer Özlü'yü okuduğu falan yok! Hadi, okuduğunu varsayalım. Ama anlamış mı? İçselleştirmiş mi? Bence hayır!

Yazma hayalini başka bir kitapta görmek diye bir şey var tabii. Bana da öyle olur, sanırım başkalarına da olur, "de ja vu" dediğin de sanırım bu. Başkasının güzel cümlelerini imrenerek okuyorum. Sadece, cümleleri değil, kitap adlarını bile! Çocukluğun Soğuk Geceleri, ismin güzelliğine bakar mısın? Şimdi böyle güzel bir adı görünce nasıl iç geçirmeyebilirsin!

- Aşk romanlarının sadece aşk acısından söz ettiğini ya da sadece aşkın etrafında şekillendiğini sanarak yanılırız çoğu zaman. Bir kitapta "karakterlerin iç dünyalarına inmiş yazar" derken de sanırım çoğu okur karakterlerin dünyadan ve gündemden uzak bir içe kapanışının tasvir edildiğini düşünür. Bu bakımdan Akşamlar Artık Serin'in bilmemiz gereken diğer özellikleri nelerdir?

Söyleşinin başında konuştuğumuz bir şeyi yineleyeyim. Akşamlar Artık Serin'in tamamen suya sabuna tirit bir aşk romanı olduğunu düşünelim. O zaman bir soru daha sormamız gerekecek: Neden böyle bir roman yazılmış? Yani, nasıl bir ortam vardı ki yazarlar özenle hiçbir şeye temas etmek istemiyorlardı? E bu da başlı başına siyasi bir tavır değil mi? Romanın içinde çeşitli gizler var. Sahir Kırtay mesela, onu çözmeden roman tam anlaşılamaz. Sahir Kırtay'ın kim olduğunu değil tabii, neyi temsil ettiğini. Çok belirgin bir yol ayrımı orası. Sahir Kırtay, romanın en politik kişisi gibi gözüküyor. Öyle de. Solcu bir piyes yazarı. Ama Türkan'ın kadın hakları mücadelesinde bence önemli bir yeri, kayda değer bir başkaldırısı var. Meydan okuyor. Elinden gelen bütün imkânlarla yapıyor bunu. Okurlar nasıl bulur bilmem ama ben bunu düşünerek yazdım. 70'te Fransa'da büyük bir olay yaşandı. Filmi de var, romanı da, hatta şarkısı da. Ölesiye Sevmek, Mourir d'aimer. Gabriella Russier'den Türkan'a bir yol gidiyor bence. O bir aşk hikâyesi miydi sadece?

- Bu romanınız kitap bittiğinde bana başka bir kitapla devam edecekmiş gibi bir his verdi. Hani bir dönem filmi izlersiniz biter de "peki sonra" dedirtir ya izleyiciye, işte öyle bir his. Bu roman burada bitti mi diyeceğiz şimdi, yoksa?

Bu roman burada bitti. En azından şimdilik bitti. Belki ilerde devam ettiririm ama sanmıyorum. Ama başka şeyler yazıyorum. Yeni hikâyeler, yeni karakterler, yeni dünyalar…

- Muhtevası ne olursa olsun içinde toplumsal dertler barındırmayan romanların edebi olarak da bir kalıcılığı, niteliği olmaz diye düşünüyorum. Bu kitapta bu dertleri barındırıyor. Bireyin kendini iyi ya da kötü hissetmesi, kendine bir yol çizerken bu dertlerin gölgesinde yürümesi başlı başına bir mesele çünkü bence. Siz bu romanı kaleme alırken bunların ölçütünü neye göre belirlediniz? Bu içerikleri içinde barındırmayan kitaplar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bir kere, edebi iddia taşıyan hiçbir kitabın sadece kendine dönük olabileceğini düşünemiyorum. İşte az önce konuştuk. Ama her yazar "toplumsal dertleri" başka türlü anlayabilir ve başka türlü aktarabilir. Dediğine katılıyorum, kendi yolunu bulma çabası, o arayış, evet başlı başına bir mesele. Ama Cemal'in anlaşılamayan ihtirasında da bu meselenin çok başka bir yönü yok mu? Cemal'le Türkan'ın çocuğu var mı? Varsa, nerede? Yoksa niye yok? Türkan'ın kendi arzularına göre var olabilmesinde? Meral'in her şeyi bastırmış yaşayışında? Mesela, Meral'in bir tek sefer sevişirken kendi isteklerini söyleyebildiğini, zevk alabildiğin sanmıyorum. Bunu aklından geçirebileceğini de. Ama Türkan öyle değil. İyi de, nereye kadar öyle değil? Bir noktada ikisi de buluşuyor. Bence bunlar da Selim'in yolunu arayışı kadar politik. Ahmet Haşim'in şiirlerinde politika yok gibi gözükür. Yok mu? Böyle bakarsan, bence var. O yüzden burada sana tam katılamıyorum. Ama bunu derken, her kitabın politik bir yönü vardır demek de istemiyorum, ben edebi olma iddiası taşıyan metinlerden ve yazarlarından söz ediyorum.

- Yazarken sizi besleyen eylemler arasında müziğin bir yeri var mı? Akşamlar Artık Serin'i yazarken neler dinlediniz, kendiniz neler mırıldandınız? Yazarların yazarken metni kontrol etme dertleri bazen beslenme sorunları çıkarabiliyor ortaya. Sizi böylesi sorunlarla karşılaştırdı mı romanınız?

Valla ne yalan söyleyeyim, benim beslenmemde hiç sorun çıkmaz! Ben iştahı yerinde, iki metrelik biriyim! Birkaç kadeh fazla içebilirim ancak o kadar olur. Müzik dinleme işi tuhaf. Ben oturuyorum yazının başına ve bir şarkı arıyorum. Kimi zaman daha oturmadan şarkı aklımda oluyor. O zaman çok verimli yazıyorum. Ama aynı şarkıyı defalarca dinliyorum. Zaten bir noktada duymuyor oluyorum onu. 8-10 saat boyunca aynı şarkıyı çalıyorum.

- "Bu olmuş" dedirten her kitap yazarına şunu sormamızı sağlar: Yeni bir roman var mı ufukta? Peki, o yeni kitap neler barındıracak içinde?

Bu romanın yazılış öyküsünü anlatırken bahsettiğim roman bitmiş halde bekliyor. Bugünlerde onu yeniden yazıyorum. İster istemez her yeniden yazışta insan bazı yerlerini değiştiriyor, bazı bölümleri tümüyle atıyor. Yeni roman, adını daha bulamadım, buna hiç benzemiyor. Bir de, seyahatname yazıyorum. Yani, farklı türlere girmeye devam edeceğim ama roman mutlaka hep olacak.

- Son olarak bana vakit ayırdığınız ve beni yanıtladığınız için teşekkür eder ve bir gün yine söyleşmeyi dilerim. İyi ki kitaplar var.

Ben çok teşekkür ederim.


Ayfer Feriha Nujen; yazar, sosyolog ve mühendistir. İlk şiirleri 14 yaşından itibaren Taflan, Berfin Bahar, Varlık, Sincan İstasyonu, Üç Nokta, Kaçak Yayın, Deliler Teknesi, Az Edebiyat, Yokluk, Forum Edebiyat, Evvel Fanzin, Amargi gibi dergi ve edebiyat sitelerinde yayımlandı. Pek çok alanda ve türde çalışmalar yaptı. Halen T24'te haftalık yazılar yazmaktadır.

Bedenim Mezarımdır Benim, Yüzü Avuçlarında Solgun Bir Gül, Aşkın 7. Harikası Tac Mahal, Ay İle Güneş Arasında, Duasız Ölüler,  Şairin Kara Kutusu/ Nilgün Marmara, Kırağı/Seyhan Erözçelik Şiirine Bodoslama, Öteki Cins Şair, Ey Arş, Sıkıştır! (Sayılı gün Sonsuz Aşk, yakında yayınlanacak son romanıdır.) yayımlanmış bazı kitaplarıdır. Yazmayı ve çeviriler yapmayı sürdürmektedir. İstanbul şehri dışında İstanbul'a bağlı bir kasabada yaşamını sürdürmektedir.

Yazarın Diğer Yazıları

Kemal Varol: Susmanın da kendine has bir estetiği olduğunu göstermek istedim

"Özgürlük duygusu verir mi bilemem ama her dönüş bir hafifleme de verir bir bakıma"

Emek Erez: Her bireyin kültürlenme biçimi farklıdır, bu da bir metin hakkında çoklu bir düşünme sisteminin yolunu açar

"Eleştirmen için bir metin üzerine düşünmek onu başka bir şekilde hayata geçirmek, Foucault'nun deyimiyle "ikincil" bir dil yaratmak, dolayısıyla varolan bir metinden kendi metnine ulaşmak söz konusudur. Metnin çatlaklarından sızanı yakalamak, ona kendi fikirsel çerçevenden bakarak başka bir yaşam alanı açmak olarak da düşünülebilir bu"