03 Mayıs 2010

Notlar... Notlar... Notlar...

Hesapladım, düşüp belkemiğini kırdıktan bu güne 53 gün geçmiş...

1. Not: Kişisel
Hesapladım, düşüp bel kemiğini kırdıktan bu güne 53 gün geçmiş. Arada can havliyle, ağrıdan kıvrana kıvrana yazılmış bir kaç Tırmık’ı saymazsanız 53 günlük zorunlu tatil.... Ama galiba bitti.
Belimden iki delik açıp, kırık omurun altını üstünü doldurdular; omurgayı tamir ettiler. Bir çeşit çimentolama. Telefon edip “Abi hayırdır, silikon taktırmışın” diye dalga geçen kopuk takımını boşverin. Betonlandım; beton gibi oldum; “depreme karşı dayanıklı” hale getirildim. Ağrılar da gün be gün azalmakta.
*    *    *
2. Not: 1 Mayıs 2010
1 Mayıs 2010 üstüne söylenmedik, yazılmadık kalmadı. Benim de ille bir şey söylemem, yazı yazmam gerekmiyor.
Ama 1970 sonrası doğanlara iki çift sözüm var:
Siz bebekken, hatta doğmamışken “Türkiye nasıldı” sorusunu  sadece ana babanızdan dinlediklerinizle, okuduğunuz bölük pörçük yazılarla cevaplayabiliyordunuz; yani cevaplayamıyordunuz ya...
Şimdi kendiniz yaşadınız, dolaysız tanık oldunuz. Bu yılın 1 Mayıs’ı size 1970’ler Türkiye’sini gösterdi. Cıvıl cıvıl, kımıl kımıl Türkiye’yi... Dünyayı değiştiribileceğine, daha iyi bir Türkiye ve daha iyi bir dünyanın mümkün olduğuna katıksız inanan ve daha da önemlisi, bunu yapabilecekler arasında kendisinin de yeri olduğuna güvenen kadın ve erkeklerin Türkiye’sini...
*    *    *

3. Not: Yine 1 Mayıs 2010. Ama bu kez kişisel
İnanması zor, nitekim kendim bile inanmakta zorlanıyorum ama gerçek: Ben hiç bir Mayıs görmedim. 1 Mayıs 1976’da, 77’de, 78’de İstanbul’da, Taksim meydanında bulunmadım. Ya başlamadan, henüz alanda tek tük kişiler varken şöyle bir dolandım ya da bittikten sonra temizlik işçileri ortalığı toplarken Taksim meydanına gidebildim...
O yıllarda yönettiğim gazetede (Politika) çalışanlar bir gün önceden kararlı bir şekilde karşıma dikildiler. Kimi “Müdürüm” dedi, kimi “Şefim”, kimi “Patron”. Sonra da devam ettiler: “Ben yarın 1 Mayıs’a gideceğim. Tamam değil mi” Hiçbiri izin istemiyor, sadece “tebliğ” ediyorlardı.
Suratlarında ise “Kabul etmezsen istifa ederim” kararlılığını okumamak için salak olmak lazımdı.
Sonunda gazete nöbetçi düzeltmen, haberci, yazar, teknik sekreter, santral memuru, kapıdaki güvenlikçi olarak hep ben kaldım. 1 Mayıs’ları teleksten, ajans bültenlerinden ve radyodan izledim.
2010’da şeytanın bacağını kıracağımı umuyordum. Onu da doktor kesin bir dille engelledi. Bana da ekran başına çöküp, arada bir ıslanan gözlerimi kurulamak; bir de 4 yaşındaki torunuma 1 Mayıs Marşı'nı öğretmek kaldı. Velet çabuk öğrendi. Şimdi benden iyi söylüyor.
Ama yer yerinden oynasa bile 2011’in 1 Mayıs’ında Taksim’de olacağım.
(Kendime) Söz !..
*    *    *
4. Not: Barış ve Demokrasi Partisi (BDP)
Dün Anayasa değişikliğinde ikinci tur oylama başladı. Bu turda kürsüye çıkıp firaklı, fiyakalı laflar etmek filan yok. TBMM Başkanlık Divanı'ndan oy zarfı alınıp sandığın başına gidilecek, “Evet” ya da “hayır” denecek. 330 oyu bulamayan değişiklik maddesi düşecek; 12 Eylül Anayasası'nın bize münasip gördüğü eski madde geçerliğini koruyacak...
CHP ve MHP’nin tutumları belli. Baştan ne dedilerse o yolu izlediler; şimdiden belli ki bu tutumları değişmeyecek.
AKP de öyle. Besbelli ki biraz zorlandılar, içlerinde siyasal geçmişinden getirdiği “milliyetçilik” damarı ağır basan milletvekilleri ilk turda “evet” oyunu epey kerhen verdiler. İkinci turda fire olasılığını en sıkı AKP yandaşları bile saklamıyorlar.
Kaldı BDP.
Türkiye partisi olma iddiasını diri tutmaya çalışan, kararlarını kendi yetkili organlarında ürettiğine inanılmasını ve güvenilmesini isteyen BDP’nin ve onun ardılı DTP’nin başlangıçta çizdiği rotayı Kandil ya da İmralı’dan esen rüzgarlara göre değiştiriverdiğine birkaç kez (hatta birçok kez) tanık olduk.
Şu Anayasa değişikliği oylamasında da tanık olduk. Başlangıçta koşulları kabul edilmezse “red oyu” verecekleri açıkladılar. Ben (biz) bu kararı beğenelim ya da beğenmeyelim, diyecek sözümüz olmasa gerek. Bağımsız bir parti, yetkili organlarında bir ilke kararı kabul etmişti.
Uyguladılar mı?.. Hayır uygulamadılar.
İlk turda oylamalardan birine 5 kişilik bir “destek ekibi” ile girdiler ve evet oyu vererek kabulünü sağladılar.
Bu tutumun, genel geçer ve bence saygın olmayan siyasal manevralarla bir açıklaması olabilir.
Ama siyasal ahlak ve ilkeler üstünde yükselmesi beklenen siyasal tercihler açısından bir açıklama mümkün değil.
BDP Anayasa değişikliği oymalarının ikinci turunda nasıl bir yol izleyecek dehşetli merak ediyorum. Bu merakın kişisel bir meraktan ibaret olmadığını; Türkiye’nin demokratikleşmesi için çaba gösteren ve sık sık BDP çevrelerince “barışçı çözüm” için destekleri istenen geniş bir kesimin de dehşetli merak ettiğini biliyorum.
Göreceğiz...
*    *    *
5. Not: Ufuk Uras
Ufuk Uras bağımsız milletvekili olarak Meclis’e girdi. Onu oraya, Meclis’te bir sosyalist milletvekilinin bulunması gereğine inanan çok yaratıcı ve çok çalışkan bir seçmen kitlesi taşıdı.
Aynı seçim bölgesindeki Kürt seçmenler de destek verince Ufuk Uras zor bir seçim yarışında ipi göğüsleyen oldu.
Sevindim. Sevindik... Öğündüm, öğündük... Kıvandım, kıvandık...
Sonra Anayasa Mahkemesi'nin “malum kararı” ile bugünkü BDP’nin ardılı DTP kapatıldı; yetmedi Ahmet Türk’le Aysel Tuğluk’un milletvekillikleri düşürüldü ve sayıları 19’a indirilen Kürt milletvekilleri Meclis’te grup kurma hakkını yitirdiler.
Meclis’te grubun yoksa sesin çıkmaz, çıksa da cılız çıkar.
Ufuk Uras bu nedenle ve sadece bu nedenle BDP’ye katıldı ve Kürt arkadaşlarımızın grup kurmasını sağladı. Bir demokrasi göreviydi ve Ufuk Uras bunu yapmakta duraksamadı. Ama
BDP’ye katılma nedeni de bundan ibaretti.
Ben bunun dolaysız tanıklarından biriyim.
Şimdiiiii...
BDP şu ya da bu nedenle Anayasa değişikliklerine red oyu vermeyi karara bağladı. Olabilir. Ama bu karar Ufuk Uras’ı bağlamasa gerek. Çünkü BDP’nin parti disiplini Ufuk Uras’ı bağlamaz.
Oylamalarda Ufuk Uras’ın tutumunu bilmiyorum. Oylamanın gizli olması bir mazeret olamaz.
Kanımca Ufuk Uras Anayasa oylamalarında oyunu hangi yönde kullandığını ve neden öyle kullandığını seçmenlerine, sosyalist arkadaşlarına açıklamakla yükümlüdür.
Eğer kırık belimle izlemeye çalışırken kaçırmadıysam, ben bugüne kadar bu yönde bir açıklama görmedim, duymadım.
Şimdi ikinci tur oylamaya geçildi. Hâlâ bekleyecek miyiz?
*    *    *
Sonuncu not: Yine kişisel
Bu defa kesin: Haftada beş gün birlikteyiz.
Yeniden hoşbuldum!

Yazarın Diğer Yazıları

Gazetecinin "Biz"i olur mu?

Yüksek ya da alçak(!) ahlâklı bile olsa her gazeteci meslek ilkelerine uymakla yükümlüdür

Üç büyük kentin başsavcılarına dilekçemdir...

Saatlerdir masanın başında yarınki Tırmık'ı kotarmaya çalışıyordum ve sonunda Tırmık değil sizlere sunduğum bir dilekçe yazıyorum

Bir şiire sığındım...

Sadece başlıktan ibaret, "Bugün canım yazı yazmak istemiyor" diyen bir başlık ve geri yanı bomboş bir ekrandan ibaret bir Tırmık yazmayı tasarladım...