22 Ağustos 2013

İslam ve demokrasi

Başlık bir dönem, Erbakan’ın Refah’ı koalisyon ortağı olduğunda, ardından Tayyip Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazandığında çok ve uzun tartışıldı.

 

Başlık bir dönem, Erbakan’ın Refah’ı koalisyon ortağı olduğunda, ardından Tayyip Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazandığında çok ve uzun tartışıldı.

“Bunlar takiyye yapıyorlar” yüzeyselliği kol geziyordu. Tayyip Erdoğan’ın “Demokrasi bir tramvaydır. Gideceğimiz durakta ineriz”  incisi tartışmanın derinleşmesinin önünde sahici bir engeldi. İslam elbette Tayyip Erdoğan’ın sınırlı siyasal kültüründen ibaret değildi. Ancak ülkedeki siyasal islamın parlayan yıldızı da oydu. Tartışma onun soruna yaklaşımındaki sığlıkta yürüdü gitti.

Oysa başlıktaki soru ciddi ve özellikle Ortadoğu ve o yüzden de bütün dünya için yakıcı önem taşıyordu ve taşıyor.

Soru çok yalın: İslam ile demokrasi bir arada varolabilir mi ?

Suriye, İran, Irak, Cezayir, Tunus, Mısır sorunun yanıtının arandığı ve çoğu kez olumsuz yanıtlandığı ülkeler. Suidi Arabistan’da, Katar’da, Birleşik Arap Emirliklerinde ise zaten soruyu sormak bile mümkün değil.

“Arap Baharı”nın, özellikle Mısır’daki askeri darbeden sonra “Arap karakışı”na dönüp dönmediği tartışılırken soru derinlemesine ele alınmayı gerektiriyor. Farklı görüşlerin sergilendiği canlı, yapıcı, karşı tarafı bitirici cevaplar aramak yerine islam ve demokrasinin bir arada varolabilmesinin koşulları var mı, yok mu; varsa ne, yoksa neden ekseninde ve derinliğinde yürümesi gereken bir tartışma…

*    *    *

Tartışma ucundan kıyından Türkiye’nin de gündemine geldi.

17 Ağustos’ta “Hizb-u’t Tahrir” adlı küçük, etkisiz, tabansız, radikal  İslamcı, hilafet ve şeriat savunucusu bir grup Cuma namazından çıkınca Fatih Camiinin avlusunda pankart açtı: Kahrolsun demokrasi !..

Önemsiz bulunabilirdi. Her yerde böylesi siyasal sapkınlar çıkar, denebilirdi. Ama o çevreleri iyi tanıyan ve konuyu önemseyen Ahmet Hakan, Hürriyet’te hatırlattı:

“O gruba bakıp marjinal diyebiliriz. Ama iki gün önce Başbakan, demokrasinin sorgulanabileceğini açıkça telaffuz etti. O yüzden konu marjinal değil manidardır” dedi.

Gerçekten de  Mısır darbesine batının sessiz kalmasına çok öfkelenen Tayyip Erdoğan 14 Ağustos’ta Türkmenistan gezisine çıkarken, giderayak bir demeç patlattı:

 “...Böyle giderse demokrasi tüm dünyada sorgulanır ve bu Türkiye için de geçerlidir”

Tayyip Erdoğan’ın incisine “İmama kızıp abdest bozuyor”, “Kahrolsun demokrasi” diye pankart açan Hizb-u’t Tahrircilere de “Bunlar namazdan da vazgeçiyor” deyip dalgamızı geçebiliriz.

Onlara karşı T24 yazarı Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun son yazısı (“Yaşasın Demokrasi”) ne kadar övülse yetmez bir yanıt. İslami kesimden bir yazarın demokrasi üstüne bu kadar net ve dik duruşu o kesimden kaç kişiyi etkiler bilemiyorum. Bildiğim Gergerlioğlu o kesimde sorunu olanca ciddiyeti ve derinliği ile tartışmaya hazır olan az sayıda kişiden biri.

*    *    *

Soru: İslam demokrasiyle bir arada olabilir mi, olamaz mı ?

Buna pratik, günübirlik yaşamdan süzülmüş cevaplar aramak mümkün.

Örneğin Murat Belge 20 Ağustos’ta Taraf’ta bunu denedi.

Önce İslam ile demokrasi arasında bir uyumsuzluk, bir karşıtlık olmadığını savunanları sorguladı:

“…Bunu yapanlar ayetlerden, oldukça bağlam-dışı birkaç cümle seçiyor, ayrıca da icma diyor, meşveret diyor, bunlarla soruya cevap vermiş oluyorlar. Oysa bugün ‘demokrasi’ dediğimizde, karşımızda uçsuz bucaksız bir umman var; teorisiyle, pratiğiyle, kurumlarıyla, geçmişiyle, geleceğiyle bir umman. Sorun da son analizde pratik bir sorun: ‘Teoride İslâm bunlarla bağdaşabilir mi?’ değil, öncelikle. Bağdaştığı bir örnek var mı? Tarihte görülmüş mü? Bu soruların cevabı olumsuz. Deneyler var, çabalar var, ama ‘Buyurun, işte örnek burada’ denecek bir şey yok...”

Murat Belge haklı. Ama yine de soru cevapsız. Tamam, soru “İslam’da icma var, meşveret var” cevaplarındaki kolaycılıkla cevaplanamaz. Ama pratikte başarılı bir örnek olmayışı “Demek ki bir arada olamazlar” yargısına da ebelik etmek için yeterli değil.

*    *    *

Yaşam boyu hapis cezasına çarptırılmış bir önceki diktatör Mübarek’i serbest bıraktıracak kadar pervasızlaşmış General Sisi’nin halkına karşı cankırımlar uyguladığını, bunu yapmasaydı bile darbe yaparak demokrasiye karşı en ağır suçu işlemiş biri olduğunu hiç unutmadan, “seçilmiş” Mursi’nin seçilişini de sorgulamak gerekmiyor mu ?

Sayıları yuvarlayarak söyleyelim: Seçimlere Mısırlı seçmenleri yarısı katıldı ve Mursi bunların yarısının oyunu alabildi. Yani Mursi seçme hakkına sahip Mısır halkının dört birinin oyları ile seçildi ve Mısır’ı yönetme hakkı kazandı.

Bu bir gerçek ve bu gerçek Mısır’la sınırlı değil. Dünyanın başına bela olan George Bush ve ekibi de  benzetilebilir oranlarla  iktidara uzanmıştı.

Bu gerçek, temsili demokrasi denen ve demokrasiye halkın katılımını dört yılda bir “vekiller seçmek”ten ibaret gören demokrasi tanımını sorgulamak için yeterli. Bu bağlamda bir yandan “Demokrasi rejimlerin en iyisi değil, en az kötüsüdür”  özlü sözünü hatırlatarak demokrasiyi savunmak ya da bu olumsuzluk da içeren teselliyle yetinmeyi reddedip katılımcı demokrasi, doğrudan demokrasi gibi iletişim devrimi sonrasında hiç de ütopik olmayan yöntemleri öne çıkararak uygulanan demokrasiyi eleştirmek mümkün.

Ama –en azından bu yazı çerçevesinde- tartıştığımız, demokrasinin aksadığı, olumsuza da hizmet edebildiği noktaları sergilemek değil. Yazının başından beri yinelediğimiz yalın soruya cevap aramak:

İslam demokrasi ile bağdaşır, bir arada olabilir mi ?

Yer kalmadı. Yani tartışma yarın da sürecek…

 

Yazarın Diğer Yazıları

Gelin, yoğurdu üfleyelim...

Bu ayıplı ceza infaz sistemine son verecek bir yasal düzenleme için AKP'nin anlı şanlı Adalet Bakanı "Meclis tatile girmeden çıkacak" demişti. Anlaşılan Reis'ine danışmadan konuşmuş, erken ötmüş. Meclis tatile girdi

Kelepçemin demiri seni pulluk yapacağız…

Azılı teröristler, Yılmaz Güney, Kadri Gürsel, Osman Kavala, Aydın Engin’e kelepçe vuran zihniyet halâ o sefil ve zalim varlığını koruyor

Üç yıl önce dün…

15 Temmuz darbe girişimi AKP Reisi ve takımı ve kol kola girdiği siyasal güçler için sahiden de “Allah’ın bir lütfu” oldu