22 Mayıs 2012

Dersimiz: Dersim

Herhalde farkındasınız, etliye sütlüye bulaşmayan gazetelerde bile son dönemde parça buçuk da olsa...

Herhalde farkındasınız, etliye sütlüye bulaşmayan gazetelerde bile son dönemde parça buçuk da olsa “Dersim gerçekleri” sık sık yer almakta.

1938 cankırımında (=Katliamında), anası babası yok edilip, kendisi toprağından koparılıp bilmediği bir bölgede, bilmediği bir aileye zorla evlatlık verilen, zorla Müslüman yapılan, köle gibi çalıştırılan, zorbaca parmakları kırılan Dersim Ermenisi küçücük bir kız çocuğunun yıllarca kendine bile anlatmaktan korktuğu öyküsünü, bugün 80’inini aşmış haliyle kendi anlatıyor.

Okuyanlar o öyküyle sarsılırken bir başka gazetede (Radikal), bir başka öykü suratımızda şaklıyor. 83 yaşındaki Halazur Nine yok edilen ailesinden kalan toprakların kendisine iadesi için dava açıyor ve bıktırıcı yazışmalardan sonra 1938’de devlet eliyle yok edilen annesinin, babasının, dedesinin, atasının, bacısının, ağasının nüfus kayıtlarında yine devlet eliyle yok edildiğini öğreniyor. Onunla birlikte biz de öğreniyoruz.

Ardından Erzincan – Pülümür arasındaki bir çukurda ailesi yok edilirken annesinin eteğinin altına sığınıp sağ kalmış ama bir yaşam boyu belleğiden çıkmayacak “kan kokusu” ile yaşayan küçücük bir oğlan çocuğunun yürek yakan öyküsünü okuyorsunuz...

Öyküler öyküleri kovalıyor... Art arda okunan öyküler “Dersim gerçeğini” arkadaş sohbetlerine taşıyor. Hiç ummadığınız, siyasetle ilişkisiz, siyasete ilgisiz bir tanıdığınızın, sohbetin bir yerinde, neredeyse durup dururken, “1915 yetimi bir kız çocuğunun Mustafa Kemal’in evlatlığı olup, iyi eğitim görüp, eğitiminin yanı sıra pilotluk eğitimi de görüp, sonra 1938’de Dersim köylerini, Zaza Kürtleri ile Dersim Ermenileri’nin yaşadığı köyleri bombalamasındaki korkunç tragedyayı kavramak, kavransa bile anlatmak...” diye başlayan cümlesi masanın üstüne çöküyor ve orada asılı kalıyor...

*    *    *

Bu günler böyle...

Pekiiiiiii, önceki günler, yıllar niye böyle değildi?

70 milyonu aştığı söylenen bir toplum nasıl oluyordu da çok yakın tarihinin artık tersi iddia bile edilemez hale gelmiş bir gerçeğini, “Dersim gerçeğini” bilmiyor, bilse bile konuşmuyor, konuşsa bile tartışmıyordu?

Taa 70’li yıllardan beri Türk sosyalistleri Kürt arkadaşlarından Kürdistan gerçeği üstüne bilgiler edindiği; daha o yıllarda duvarlara “Kürdara Azadi” yazıldığı halde, hem Türk hem Kürt  sosyalistlerinin, Marksistlerinin gündeminde niye Dersim gerçeği, 1938 cankırımı yer almıyordu ?

Niye Dersim bölgesinden tanıdıklar, arkadaşlar, kulağımıza gelen söylenti kırıntıları üstüne sorduğumuzda sağa sola kuşkuyla ve kaygıyla baktıktan sonra neredeyse fısıltıyla “Yav geçmiş zaman, oldu işte bir şeyler” deyip soruyu geçiştiriyorlardı?

Niye Almanya’nın Dortmund’a yakın bir kasabasında Tunceli ilçesi Mazgirt’ten gelme bir göçmen işçi “Engin bey Dersim katliamı ile Türkiye yüzleşmedikçe, hesaplaşmadıkça demokrasi gelmez Anadolu toprağına, bilesin” deyip hemen ardından, “Orada, memlekette olsaydık ben sana bu lafı edemezdim, bunu da bilesin” diyordu?

*    *    *

Soruların sonu yok. Ben aklımda kalanlardan bir küçük demeti  rastgele aktardım...

Peki soruların cevabı ne?

Bence pek yalın: Devletin gücü!

İttihatçı kadroların önde gelenlerini Cumhuriyet’in kuruluşunda reddedip, tasfiye edip, İttihatçı zihniyeti ve gelenekleri ise neredeyse olduğu gibi miras edinen Kemalist ideolojinin eğitim sisteminin merkezine yerleştirdiği resmi tarihle saklanması, gizlenmesi, örtülmesi olanaksız gibi görünen gerçekleri gizlemeyi, örtmeyi, saklamayı başarmış oluşudur.

Ermeni terör örgütü Asala’nın, Türkiye Cumhuriyeti diplomatlarına yönelik suikastları olmasaydı 1915 gerçeğini öğrenebilecek, en azından sorular sormaya başlayabilecek miydik?

PKK olmasaydı, küçük (toplumun tümüne göre küçük) bir çevre dışında Türkiye toplumu Kürt gerçeği üstüne düşünmek, sorular üretmek zorunda kalacak mıydı?

“PKK’yı da, Asala’yı da Türk milliyetçiliği ve resmi ideoloji yarattı” diyenler haksız mı?

Yalanlarla yaşayan, resmi tarihin yalanlarla kirlendiğini bile bile gerçekmiş gibi davranan, hastalanmış bir toplum olmaktan kurtulabilmemiz için...

Dersimiz : 1915!..

Dersimiz: Dersim!..

Enine boyuna, ayrıntısıyla, tortu döküntü kalmamacasına, son kuşku kırıntısı yok edilene kadar...

Seçim bizim.

*    *    *

Yazının noktasını koymadan bir söz daha: Buraya kadarını okuyup burun kıvıranlar, itiraz eden, “ders çalışmayı” reddedenler için bir seçenek daha var:

İnsanlık dersinden sınıfta kalmak da seçilebilir...

ETİKETLER

aydın engin