25 Temmuz 2019

Bir Ödemiş masalı: Karpuz...

Ege toprağının bereketinde uykuya yatan ve uyku arasında Birgi Çayı'nın suyunu emen çekirdek yaz başında önce toprağı delip iki yeşil yaprağı Ege güneşiyle buluşturmuş; ardından boy atmış, toprağa boylu boyunca uzanmış, uzamış ve uzanmış, uzamış ve uzanmış.

Şu yaz sıcağından Trump'tan da, Reis'den, Putin'den de bana gına geldi. Herhalde size de gelmiştir. En  iyisi hafta sonu yaklaşırken ben size uzuuuuun bir Ödemiş masalı anlatayım da hafta sonuna yüzünüz gülerek girin...

Ödemiş'i bilir misiniz ?

Bilenlerinize ne mutlu. Biz Ödemişliler zaten çok, pek çok mutluyuzdur. Bilmeyenler ise bu yazıdan sonra nasıl olsa gidip görecek ve mutlu olacaklar.

Küçük Menderes'in doğduğu topraklardır. Bozdağ'ın eteklerinde Menderes ırmağının henüz Birgi çayı diye anıldığı topraklar.

Bozdağ'ı bilir misiniz ? Hani Kral Midas'ın hakemliğinde sanat ve müzik tanrısı Apollo ile el değmemiş doğanın vahşi sesi, keçi ayaklı Pan'ın yarıştığı ve tabii Pan'ın kazandığı ve kıskanç Apollo'nun Midas'a eşek kulakları taktığı o dağ.

Dilerseniz okuduğu şiirin veznini çıkaramayan Şehzade Mehmet'in (Siz onu sonra Fatih Sultan Mehmet diye tanıyacaksınız) avuçlarına yumuşak hayıt çubuğu ile vurup cezalandıran Akşemsettin nam Osmanlı bilgesi öğretmenin ders verdiği, Mermeroluk diye anılan, yüz yıllık kestane ağaçlarının gölgesindeki mutluluk pınarını barındıran Bozdağ diye de okuyabilirsiniz.

İşte o Bozdağ'ın, İsviçre göllerini kıskançlıktan çatlatacak Gölcük'ün eteklerindeki, o bitek ovanın başladığı yerdeki Ödemiş'ten söz ediyorum.

Ve bir Ödemiş masalı anlatıyorum.

Buyrun.

*   *   *

Hacı Leylek bütün kışı geçirdiği Afrika'nın ekvator bölgesinde ilkbaharın geldiğini öğrenince arkadaşı leyleklere "Haydi toparlanın, yumurtalarımızı bırakacağımız, yavru leyleklere kavuşacağımız topraklara gidiyoruz" demiş.

Hep birlikte yola çıkmışlar. Tam Mısır diyarının üstüne gelince Hacı Leylek yorulmuş, bereket saçan Nil Irmağının kıyısına inip bir soluklanmış, bir kaç yudum su içmiş. O sırada Nil kıyısındaki tarlalarda yeşil kabuklu, epey kocaman, yuvarlak bir "şey" görmüş. Yerli kuşlara "Bu nedir bu" diye sormuş. Onlar cevap vermişler:

- Bizim senin gibi uzun gagamız yok. Biz yiyemiyoruz. Ama yiyen insanlar keyiften kendilerinden geçiyor. Bak şu kenarda toplamayı unuttukları bir tane var. Kabuğu güneş altında iyice yumuşadı. Gaganla del de bir tadına bak...

Leylek daldırmış gagayı, delmiş yeşil kabuğu, kıpkırmızı bölgeye ulaşmış, yemiş keyiften bayılmış, yine daldırmış gagayı, yine yemiş... Sonunda hepsini yemiş ve yoluna devam etmiş...

Uçmuş, uçmuş, uçmuş, aşağılarda sıcak Ege güneşinde nazlı nazlı uyuyan Ödemiş görünmüş. Hacı Leylek tam da Ahrandı dağının aşağılarında Beşgöz Çeşmesi'nin az ötesindeki Yumurtacı tarlasının üstündeyken Ödemiş'i görünce mutluluktan ağzını açmış, keyifle "gaklamış". Hacı Leylek ağzını açınca ta Mısır'da, Nil kıyısında yediği o tuhaf meyvenin ağzında kalan çekirdeği düşmüş, bereket fışkıran bitek Ege toprağına kavuşmuş...

Hacı Leylek Ödemiş'in Koca Camiinin avlusundaki ağaçta bozulmadan duran yuvasına ulaşmış. Yumurtlamış. Bebek leylekleri beklemeye başlamış.

Ege toprağının bereketinde uykuya yatan ve uyku arasında Birgi Çayı'nın suyunu emen çekirdek ise yaz başında önce toprağı delip iki yeşil yaprağı Ege güneşiyle buluşturmuş; ardından boy atmış, toprağa boylu boyunca uzanmış,  uzamış ve uzanmış, uzamış ve uzanmış...

Sonunda yaz ortasında yuvarlak, küçük çocukların taşıyamayacağı kadar ağır, kocaman, yeşil kabuklu meyveler çıkmış ortaya.

Ödemişliler toplanmış, dağdan düze inen zeybekler, kasabadaki terziler, berberler, sayacılar, saraçlar, eğerciler, semerciler, havutçular filan Beşgöz Çeşmesi'nin az ilerisindeki Yumurtacı Tarlası'nda  biraraya gelmişler. Dedemin dedesinin dedesi de aralarındaymış; bu masalı bana 467 yaşında iken o anlattı zaten. Daha önce hiç görmedikleri bu yeşil kabuklu, kocaman, yuvarlak "şey" bakmışlar.

- Yenir mi?.. Yenmez mi?.. Yenirse nasıl yenir, neresi yenir?.. Ya zehirliyse?..

Karar verememişler. Sonra içlerinden biri akıl etmiş, aralarına karışmış Deli Rıza'ya katıksız Ödemiş ağzı ile seslenmiş:

- Ülen Rıza ge buruya. Bak bakem bu yeşil gabuklu şey neymiş, yinir mi, yinmez mi, yiyen ölü mü, ölme mi ?

Deli Rıza, adı üstünde deli, korku ona yabancı. Eline tutuşturulan bıçakla yeşil kabuklu, yuvarlak  "şey"i kesmiş, içindeki kara çekirdekli kıpkızıl bölümden kocaman bir dilim çıkarıp yemeye başlamış. Yakıcı Ege güneşinin altında gözleri mutluluktan baygın, sesi fısıltı gibi konuşmuş:

- Kaaaaarr... Buuuuuzz...

O gün, o saat adı konmuş: Karpuz...

Ardından Ödemiş'i örnek alan tekmil Küçük Menderes ovası, onun ardından Büyük Menderes, Dalaman, Gediz, Bakır Çayı ovaları da karpuz ekip, Ege sıcağından karpuz yiyip hayatın tadını doya doya çıkarmaya başlamışlar.

*   *   *

Bitmedi. Masal bu kolay bitmez.

Bir kaç yıl sonra kısmeti açık, kaderi zengin bir Diyarbakırlı Kürt askerlik için Ödemiş'e gelmiş. Gelir gelmez karpuzla tanıştırmışlar. Diyarbakır'ın Kürdü ne bilsin karpuzu; sormuş:

- Hevaller ha bu ikram ettiğiniz nedir, cennet meyvesi filan mıdır?

- Yok Keko, bu karpuzdur, demişler. Hacı Leylek tohumunu getirdi, biz ektik, adını Deli Rıza koydu, Tekmil Ege bizden öğrendi, bayram etti...

Diyarbakırlı asker gencin adı bilinmiyor. Kimileri bizim Şeyhmuz Diken'in dedesinin dedesinin dedesi olduğunu ileri sürüyor, kimileri bizim Nurcan Baysal'ın ata dedelerinden biri olduğunu söylüyor.

Bu konu henüz bilimsel açıklığa kavuşmadı ama şu kesin: Keko askerliğini tamam edip, tezkeresini alıp Kürdistan'a dönerken çıkınının içine bir kaç karpuz çekirdeği de koymuş. Diyarbakır'a varınca Dicle kıyısındaki bir tarlaya tohumları ekmiş.

Mübarek Dicle suyunu emen, cömert Diyarbakır güneşinde boy atan karpuz bir azmış, bir azmış ki, sormayın. Devenin iki yanına birer Diyarbakır karpuzu asmışlar, devenin ağırlıktan bacakları titremiş.

Ancak Keko'nun dili Karpuz'a dönmemiş, "Bu nedir" diyenlere mecburen bir cevap uydurmuş, "Zebeş" demiş. Dünyanın kadim dillerinden Ödemişçe'nin karpuzu böylece Kürt illerinde Zebeş olmuş.

Diyarbakır'a Kirmanşah kuşağı, Şiraz gülsuyu, Horasan halısı getiren Acem tüccarlar da karpuzu tanımış, dönüşte yanlarında çekirdeklerini götürmüşler, Acem illeri de karpuzla tanışmış, adını da  Ödemişçe'yi kendi dillerine uydurarak harbuz demişler.

Sonrasında Ödemiş'in karpuzu Balkanlara uzanmış. Priştine'de, Prizren'de, İşkodra'da, Voyvodina'da, Burgaz'da, Pirlepe'de, Üsküp'te, Filibe'de, Drama'da, Vardar ovasında karpuz tarlaları  her yanı kaplamış. Ama bütün Balkan dillerinde, Sırpça'da, Bulgarca'da, Makedonca'da, Grekçe'de, Arnavutça'da, Pomakça'da, Boşnakça'da karpuz hep aslına uygun kalmış, karpuz olarak adlandırılmış...

*   *   *

Bu uzuuuuunn masal da burada bitmiş.

Gökten üç karpuz düştü.

Biri bana, biri bu Tırmık'ı okuyana, biri de şu yaz sıcağında dili damağı kuruyana...

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Dört kadın, bir umut

Orada barış, demokrasi, adalet, özgürlük ortak paydasında buluşan, buluşabilen, o dili konuşan, konuşabilen dört kadın vardı

Tatil bitti, aşırı sıcak günler kapıda

"Aşırı sıcak günler kapıda " dediysem meteoroloji raporundan söz etmiyorum. En kestirme deyimiyle "Suriye sıcağı"ndan söz ediyorum

Bayram şekeri niyetine: Mizah...

"Bugünlük bu kadar" dedim ama, acele etmişim. Kara mizahla başlayan bu yazı kara mizahla bitecekmiş...