30 Ağustos 2010

Bir Ekonomi Cahilinden Sorular

Başlıktaki “cahil” tahmin edebileceğiniz gibi benden başkası değil...

Başlıktaki “cahil” tahmin edebileceğiniz gibi benden başkası değil.  Yarım yamalak bilgilerle ekonomi üstüne ahkâm kesmek mümkün değil. İlk paragrafta yakalanırsın, ya dalga geçerler, ya yerin dibine batırırlar.
Bizim T24 tayfasından Vedat Özdan, Bader Aslan, Metin Duyar’ın yazılarını birbirine ekleyerek okuyorum. Yetmiyor, popüler iktisat yazarlığının duayeni Güngör Uras’ı da hatmediyorum. Ama yine de cevapsız sorular kalıyor. 
Benim 5 yaşındaki torun, yaşı gereği  “Neden” çağının tam ortasında. “Neden” soruları bazan bunaltacak ölçüde birbirini izliyor:
- Dede bu ne?
- Dinamo.
- Neden?
Buyrun cevaplayın bakalım...
Bu giriş ardarda sıralayacağım sorularda, torunun konumuna düşmemek için yazıldı.
*    *    *
2000 Aralık – 2001 Şubat krizinde hem Cumhuriyet’te hem NTV’da calışıyordum. Kemal Derviş’in içirdiği acı ilaçları yakından izlemek, yargısına bilgisine güvendiğim iktisatçılardan övgüleri ve yergileri, itirazları, önerileri ve eleştirileri birinci elden dinleme olanağı buldum.
Acı bir ilaçtı, yan etkileri çok güçlü ve sert bir ilaçtı. İlaç içildi ve hasta iyileşti. Ama yan etkileri de toplumu derinden sarstı. Özellikle bankacılık (finans) sisteminde, ihracata dayalı sektörlerde, medyada pek çok iyi yetişmiş genç işsiz kaldı ve uzun süre de iş bulamadı (Belki hâlâ bulamayanlar var).
“Derviş yöntemini” anladık. Sorunu kapitalist sistem içinde ve küresel sermaye ile bütünleşme hedefinden kopmaksızın çözmenin –belki de- başka yolu yoktu.
Eh, o dönemde (Aman göz ardı etmeyin: Bugün de) sorunu kapitalist sistemin dışına taşıyarak çözebilecek bir siyasal güç olmadığından, Türkiye “Derviş yöntemi”ne anlaşılan zorunluydu ve görünen o ki Derviş yöntemi Türkiye’yi sarstı ama batmaktan da kurtardı. Türkiye kapitalizmi iflas bayrağını çekmedi; ülkede katlanılmaz kıtlıklar yaşanmadı, o günlerde tırmanan işsizlik rakamları bir kaç yıl sonra eski değerlere hemen hemen geri döndü.
Peki...
Amerika’da patlak veren ve bütün dünyayı etkisi altına alan bir kriz daha yaşadık. 2007 yazında patladı. Şu “Mortgage krizi” dedikleri, aşağılık finans cambazlarının olmayan değerleri varmış gibi gösterip, parayla para kazanmak isteyenlere satmasından kaynaklanan krizden söz ediyorum.
Ulusötesi bankalar battı; liberal kapitalizmin tabuları kırıldı; devletler büyük finans kurumlarını kurtarmak için kaynaklarını harekete geçirdiler; inanılmaz büyüklükte kaynak aktarımları finans sektörüne aktı ve o kaynakları karşılamak –her zaman olduğu gibi- halka, vergi ödeyen yığınların sırtına yüklendi... 
Bugünlerde  krizin küresel düzeyde ve düzlemde aşılıp aşılmadığı, bitip bitmediği tartışılıyor.
Martgage krizi sırasında  AKP ikinci bir dört yıl için iktidardaydı ve Başbakan kriz için “teğet geçti” gibi iç serinletici açıklamalar yaptı. Ona “Geçti ama deldi de geçti” gibi “teğet”e itiraz eden cevaplar geldi.
Şu oldu, bu oldu ama Türkiye yine kapitalist sistem içinde kalarak, küresel sermaye ile bütünleşme çabalarından vazgeçmeyerek bu krizin üstesinden gelmeye çabaladı. 
Gelin eğri oturup doğru konuşalım. Türkiye bu krizde de iflas etmedi. İç ve dış borçlarını ödemeye devam etti. Böylece devlete borç veren iç ve dış finans kaynaklarını tüketmedi. Çılgın bir yüksek faiz politikası ile dış ve iç kaynak bulmak için ekonomi tahrip edilmedi. Ülkeyi kasıp kavuracak bir kıtlık-yokluk yaşanmadı. Enflasyon patlayıp parayı pul, bizcileyin emeği ile geçinenlerin satın alma güçlerini rezil etmedi. İşsizlik adeta olağan seyrini izledi.
*    *    *
Yukarıdaki paragraflarda çizilen tablo benim gibi bir ekonomi cahilinin gözlemlerinden, ordan burdan duyduklarından yola çıkılarak çizildi.
Yanlışı varsa ekonomi biliminin  ustaları düzeltsin.
Benim sorduğum bu değil.
Ben bu krizi böyle geçiren ve kriz sürüyorsa, kriz koşullarında bu tabloyu yaşayan Türkiye’de bunun nasıl mümkün olduğunu soruyor, sorguluyorum ve cevap bulamıyorum.
Sahi, bu nasıl olabiliyor? Türkiye’de fabrikalara fabrikalar mı ekleniyor? Tarımda beklenmedik ürün hasat patlamaları mı yaşanıyor? Bugüne kadar bilinmeyen yeraltı kaynakları mı bulundu? Yurdun biryerlerinden petrol ya da doğalgaz mı fışkırmaya başladı? Türkiye’nin genç bilginleri teknolojik bir devrime imza mı atıverdiler?
Bildiğim kadarıyla bunların hiç biri olmadı!
Görüp gözlediğim ha bire AVM açılıyor, yenilerinin temelleri atılıyor.  Bodrum’da, Çeşme’de, Alaçatı’da pahalı cafeler, restaurantlar pıtrak gibi çoğalıyor. “İkoncan”ların sayısı arttıkça artıyor.
Ama maddi üretimde krizi az hasarla atlattıracak bir artış filan yok.
Haydi bir daha soralım: Bu nasıl oluyor peki?

Bilenlerden biri olduğunu bildiğim bir arkadaşa sordum. Omuz silkti ve duraksamadan cevapladı:  
- Özelleştirme gelirleri, ülke servetlerinin satışından elde edilen kaynaklarla...
Kafam daha da karıştı. Üsteledim:
-Peki ama nereye kadar? Satılacak satıldı; özelleştirilecek özelleştirildi...
Yine omuz silkti, yine acı acı güldü:
- Niye? Sırada enerji santralları, barajlar var. Ondan sonra ormanlar, kıyılar, göller, ırmaklar, dereler var...
- Onlar da bitince...
- Orasını da artık sen düşün...
*    *    *
Ben ekonomi cahiliyim. Ne kadar düşünsem sorunun cevabını bulamam.
Ey Vedat Özdan, ey Bader Aslan, ey  Metin Duyar, -bu yazıyı okuyorsa-  ey Güngör Uras...
Şu cahile verecek bir cevabınız varsa esirgemeyin... 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Gezi iddianamesi: Bir hukuk ayıbı

Onları böyle bir iddianame ile yargılayan bir hukuk düzeni bu ülkenin yüzünün nesi?

İstanbul'un demokratları AKP Reisi'ni yendi...

Bu seçim belediye başkanı seçiminin çok ötesinde bir anlam ve önem taşıyor

Çabalama Reis, çuvalladın

Görünen o ki, seçimi kaybedince başvurulacak yollardan birinin tezgâhı şimdiden hazır ve bu açıkça ifade ediliyor...