23 Şubat 2010

Atatürk’ün Evi ve Fatih Camii

Yok bencileyin ekrandan gazetelerin internet sayfalarına, oradan yine TV ekranlarına dolandıysanız haliniz harap olsa gerek...

Dünü nasıl geçirdiniz ?..
Eğer çalışma dışında kalan zamanınızda Pazar gecesi oynanan Galatasaray – Beşiktaş derbisi üstüne futbol geyiği yaptıysanız ya da gece oynanacak Fenerbahçe – Bursaspor maçı üstüne tahmin yürüterek geçirdiyseniz ne mutlu size...
Yok bencileyin ekrandan gazetelerin internet sayfalarına, oradan yine TV ekranlarına dolandıysanız haliniz harap olsa gerek.
Henüz “Erzincan – Erzurum” kod adlı yargı depreminin ve depremin kendisinden de güçlü artçı depremlerin yorgunluğunu üstümüzden atamadan tepemize “balyoz” indi.
2002 – 2004 dönemi ordu üst kademesinin hemen hepsi gözaltına alındı.
Ayrıntıları tekrarlamaya sanırım gerek yok.
Bu yazı dün geceyarısı yazılıyor ve günün bilançosu belli oldu: 17 General, ki aralarında iki eski kuvvet komutanı, iki 1. Ordu Komutanlığı yapmış dört yıldızlı general; 4 muvazzaf amiral (yani halen görev başında olan, emekli filan olmayan amiral); 27 subay, ki çoğunluğu albay ve 1 astsubay gözaltında.
Bugünün henüz ayrıntısı bilmediğimiz takviminde yeni gözaltılar var mı; gözaltındakilerin sorgusu tamamlanıp, savcılığa sevkedilip, oradaki sorguları da tamamlanıp tutuklanma istemiyle mahkemeye sevkedilecekler mi; sevkedilenlerden tutuklanan olacak mı?
Bilmiyoruz. Yaşayacak ve göreceğiz.
Yani yorucu bir gün bitti ve en az onun kadar yorucu ve heyecanlı olacağı sanılan bir gün, hatta günler bizi bekliyor..
Bu kadar yoğun ve olup bitenlerin bu kadar medya kanalıyla gözler önünde olduğu “dün”ün sonunda sanıyorum herkes kendince bir değerlendirme yaptı; yorumladı ve kişisel yargısını üretti.
Sevindiniz ya da öfkelendiniz; gözaltı operasyonunu destekliyor ya da karşı çıkıyorsunuz; sivil darbe kuşkunuz arttı ya da askeri darbe korkunuz azaldı...
Her ne ise... Ama umarım şaşırmadınız...
Balyoz planı günışığına çıktıktan sonra olup bitenleri eğer belleğinizin derinliklerine itmediyseniz kolayca hatırlayacaksınız. Balyoz planı resmen kabul edildi. Bunun “Geri emniyeti için bir senaryo” olduğu gibi pek de anlamlı olmayan bir açıklama ile yetinildi. Planın mimarı, dönemin 1. Ordu Komutanı, Balbay’ın günlüklerinde “Silahını artık çapraz taşımaya başladığı” söylenen Orgeneral Doğan, T24’e yaptığı açıklamada Balyoz planının ele alındığı toplantının açış konuşmasını kendisinin yaptığını, o sözleri kendisinin söylediğini kabul etti.
Sadece Genelkurmay Başkanı Başbuğ, Balyoz planındaki Fatih Cami'inin bombalanması bölümüne şiddetle karşı çıktı. Dün televizyonlar o şiddetli konuşmayı defalarca ekranlara taşıyıp bildiğimizi bir kez daha hatırlattılar, hatta ezberlettiler.
Başbuğ orada masaya yumrruğunu vurarak konuşuyordu:
- Taarruza kalkacak askerine Allah Allah diye bağırtan bir ordu, hiç milletinin camiini bombalamayı düşünür mü ?
*    *    *
"Dün”ün yorgunluğunda ve karman çormanlığında bu cümle kafama takıldı.
Geçmiş günlere gittim. Epey geçmiş günlere, 55 yıl öncesine. 1955’e... Gençler öğrensin, benim kuşağım hatırlasın diye...
6 Eylül 1955’de Ankara Radyosu 13 haber bülteninde Selanik’te, Atatürk’ün doğduğu ve müze olarak ziyaret edilen evine bomba konduğunu haber verdi. O günlerin 20 bin tirajlı, öğleden sonra ve sadece İstanbul’da yayımlanan İstanbul Ekspres gazetesi tam 290 bin bastı ve gazete afişleşmiş birinci sayfasıyla Kıbrıs Türktür Derneği üyeleri tarafından bütün İstanbul’da dağıtıldı.
Ardından İstanbul’daki Rumlara, Ermenilere, Yahudilere ait işyerleri ve evler gözüdönmüş kalabalıklar tarafından yağmalandı. Yağma ve azınlıklara yönelen terör 7 Eylül’de de sürdü ve devlet ancak 7 Eylül akşamına doğru müdahale etti.
Olay Cumhuriyet tarihine – elbet kara bir leke olarak - “6-7 Eylül olayları” başlığıyla yazıldı...
Buraya kadarı özet bir hatırlatmaydı.
Şimdi çok kilit önemde bir kaç not:
Bir: Atatürk’ün evine bombayı koyan Oktay Engin adlı bir MİT görevlisiydi. Bu kanıtlandı. Oktay Engin MİT tarafından Selanik Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fükeltesi'ne öğrenci olarak yollanmıştı.
Bu görünen göreviydi. Esas görevi ise Atatürk’ün evine bomba koyup, Türkiye’de azınlıklara yönelik saldırının pimini çekmekti. Görevini başarıyla yaptı. Bürokrasideki görevine devam etti.
1992 Şubat’ın da Nevşehir valiliğine getirilecek kadar da yükseldi.
İki: 6-7 Eylül, mübadele ve zorunlu tehcir yoluyla Anadolu’nun Türkleştirilmesi operasyonunun bir sonraki aşaması  olan “Sermayenin ve sermayedar sınıfın Türkleştirilmesi” operasyonunda  Varlık Vergisi'nin eksik bıraktığını tamamlama operasyonu olarak planlanmış ve bir devlet politikası olarak uygulamaya konmuştu.
Üç: 6-7 Eylül bütünüyle bir “özel harp operasyonu” idi. O zamanki adıyla Seferberlik Tetkik Dairesi'nde (daha sonra Özel Harp Dairesi, bugün ise şu kozmik odaları ile ünlü Özel Kuvvetler Komutanlığı'nda) planlanmıştı. O günlerde Seferberlik Tetkik Dairesi’nde görevli, 1988-1990 arasında Milli Güvenlik Kurulu Sekreterliği'ne getirilmiş olan  General Sabri Yirmibeşoğlu bunu açıkça şöyle anlattı:
- 6-7 Eylül de bir Özel Harp Dairesi işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı.
Şimdi sorulmaz mı?

Bütün ideolojik çizgisini Atatürkçülük üstüne kuran, Atatürkçülüğü varlık sebebi olarak benimseyen TSK açısından cami bombalatmak ile Atatürk’ün evini bombalatmak arasında çok büyük bir fark var mıdır?
6-7 Eylül için yukarıdaki sözleri eden general ve benzerleri Balyoz planı için ne diyeceklerdir?
Şöyle mi diyecekler:
- Balyoz planı da bir Özel Harp dairesi işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Ancak amacına ulaşamadı !..

Yazarın Diğer Yazıları

Hangi anayasa, hangi mahkeme, hangi adalet?

AYM "içeri tıkılması"ndan tastamam 615 gün sonra yargıç karşısına çıkabilecek olan Osman Kavala'nın hak ihlaline uğramadığına karar verdi

Bir ikinci Afrodit doğursun analar

Bugünün Türkiye'sinde, Türkiye'nin kalbi İstanbul'da "Buna mı fit olacağız" diye soruluyorsa cevap pek kısa: Evet, buna fit olacağız

Yüksek yargı ne kadar yüksek?

Ölçüp biçip iptal kararı vermesi gereken yüksek yargıçlar 15 günde gerekçe yazamadılar