11 Ağustos 2010

13 Eylül Sabahı

“Evet” çıkarsa da bayram etmenin ya da karalar bağlamanın alemi yok, “hayır” çıkarsa da...

Hız kesmeden, dahası şiddetlenerek sürüp giden “Anayasa referandumu” tartışmalarına katılmaya hiç niyetim yok. Ortalıkta yeterince ateşli, inatçı ve kararlı tartışmacılar var. Ben eksik oluvereyim...
Daha önce de değindim, 13 Eylül sabahı sandıktan ister “evet” çıkmış olsun, ister “hayır”, güneş yine doğudan doğacak ve akşam olunca da batıdan  batacak. Bu konuda bana güvenebilirsiniz...  
“Evet” çıkarsa da bayram etmenin ya da karalar bağlamanın alemi yok, “hayır” çıkarsa da... Oylama sonucunda “sistem”de temelli, köklü bir değişiklik olmayacak. Olsa olsa 12 Eylül Anayasa’sının bazı kilit maddelerinde değişiklik olacak... Ya da olmayacak...
Hepsi bu.
Ama iki aydır tartıştığımız, daha bir ay tartışacağımız “Anayasa” konusunun ülkemiz için altın değerinde bir fırsat yarattığını, çok hayırlı bir toplumsal ilgi yoğunlaşmasına yol açarak, çok ama çok yararlı bir düşünsel ortam yarattığını vurgulamak gerek.
Biraz daha açayım.
1924 Anayasasının (O zamanki deyimle Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun) nasıl hazırlandığına yaşayarak tanık olmadım. Sanırım bu satırları okuyanlar içinde de kimse dolaysız tanık olmamıştır. Okuduklarım, o anayasanın sadece TBMM içerisinde tartışıldığını; hatta tartışmanın TBMM içindeki bir avuç milletvekili arasında geçtiğini gösteriyor.
Ama 1961 Anayasasına giden süreci de, Anayasanın kabul edildiği halk oylamasında (=referandumda) olup bitenleri de iyi kötü izledim. 
27 Mayıs darbesinin ardından oluşturulan Kurucu Meclis, ülkenin anlı şanlı hukukçularınca hazırlanan bir anayasa taslağını şöyle böyle tartıştı. Ama bu tartışma da meclis duvarlarının dışına çıkmadı. Yurttaşlar olup biteni tribünden bile seyretmedi desem abartı olmayacak. O yılların gazetelerini tarasanız “Anayasa şöyle olsun... Hayır böyle olsun... Şu madde şöyle olmalıydı... Yok, yok öyle değil böyle olmalıydı” gibisinden dişe dokunur bir tartışma gözlemeyeceksiniz.
Halk oylaması ise Anayasanın özüne ilişkin oy kullanmaktan çok, ama çok uzak bir düzlemde, darbeyle devrilen Demokrat Partiyi hâlâ destekleyenlerle karşı olanlar arasında bir “evet - hayır” çekişmesinden ibaretti. Yüzde 61,7 oyla kabul edildi.
1971’in 12 Mart’ında Türkiye bir darbe daha yaşadı. Biraz “sünnetli” bir darbeydi. Parlamento kapatılmadı. Ama “Dediklerimizi yapmazsanız fena döveriz haaa” tehditleri altında dayatılan bir Hükümete o parlamentoda “evet” dendi; 1961 Anayasasının özgürlüklere ve demokrasiye ve hukuk devletine ilişkin maddeleri insafsızca tırpanlandı. Hükümetin başına getirilen bir Anayasa Profesörü (Nihat Erim) 1961 Anayasası için sözünü esirgemeden “Bu Anayasa ülkemiz için bir lükstür” diyebilmiş ve daha önce de yumurtladığı bir görüşünü eklemişti: “Devleti korumak için bazı özgürlüklerin üstüne şal örtülebilir”. 
Kimilerine –haklı olarak- 1971 Anayasası dedirtecek kadar köklü değişiklikler yapıldı ama bırakınız yurttaşlar arasında, Meclis’te bile doğru dürüst tartışılmadan kabul edildi, yani süngü zoruyla kabul ettirildi. Yurttaşlar yine tribünde oturmak zorundaydılar. 
Geldik kara ünlü 12 Eylül’e. Ülke yönetme yeti ve yetenekleri, bilgi ve kültür birikimleri paçalarından akan beş generalin tepesinde yer aldığı faşist Cunta, darbeyle ele geçirdiği yönetimi kalıcı kılmak için halkın sırtına bir deli gömleği geçirmeye de kararlıydılar ve 1982 Anayasası ile bu gömlek biçildi ve Ekim 1982’de zorla giydirildi.
1982 Anayasasını, anayasayı “devleti yurttaşlara karşı korumak ve yurttaşların zorunlu oldukları görevleri belirlemek” olarak kavramış ve bununla ünlenmiş bir Hukuk Profesörü (Orhan Aldıkaçtı) ve ekibi hazırladı. Cuntanın seçmece-ellemece yöntemiyle oluşturduğu uysal Danışma Meclisi uzatmadan onayladı; yetmedi son kararı verecek beş generalce de münasip görüldü ve 7 Kasım’da yapılan referandumda yüzde 91,17 “evet” oyu ile kabul edildi. 
Danışma Meclisindeki görüşmelerden referanduma kadar geçen sürede Anayasa taslağını tartışmak fiilen yasaktı. Dahası referanduma giden süreçte Anayasanın reddi yönünde propaganda yapmak, görüş açıklamak da yasaktı. Dahanın da dahası “hayır” anlamına gelen mavi renkle ilgili kelime oyunları yapmak bile yasaktı. “Atatürk’ün mavi gözleri” ya da “Ülkemizi kuşatan o güzel mavi denizler” gibi cümleler bile sıkıyönetim savcılarından davet almaya yetiyordu. 
Yani 1982 Anayasası da yurttaşlar tarafından tartışılmadı; yurttaşların tribünde oturup izlemesine bile olanak verilmedi.
*    *    *
Sözü bağlarsak: Bu ülkede bütün bir cumhuriyet tarihi boyunca tastamam dört Anayasa yapıldı ve dördünde de yurttaş katılımı yoktu. 
Şimdi yapılmak istenen değişikliklerde de yok. Sadece daha öncekilerden farklı olarak bu kez “Sandık başına git ve kabul et” gibi bir dayatma yok. Dileyen kabul edecek, dileyen reddedecek, dileyen boykot edecek...
Ama bu sonucu değiştirmeyecek: Ortada yurttaşların tam katılımı ile kotarılmış bir Anayasa yok.
87 yıldır yok.
Pekiiii... Ü
,
Bir: 87 yıldır dört Anayasa değişikliği öncesinde ve sırasında “İlle ben katılmak istiyorum” diye yırtınan, sesini yükselten bir halktan söz edebilir miyiz?
İki: 13 Eylül sabahı, şu referandum toz dumanı geçtikten sonra bu ülkede yurttaşlara ait bir anayasa için kollar sıvanabilir mi ?
Yerim doldu. Bu iki cevabı yarına kalsın... 


Yazarın Diğer Yazıları

Ve Emre İper ve Işıl Özgentürk ve Ziya Ataman ve...

Şu an mesleği gazetecilik olan, ekmeğini böyle kazanan, evinin kirasını böyle ödeyen, bebeğine sütü ancak böyle alabilen 137 gazeteci hapiste

Gelin, yoğurdu üfleyelim...

Bu ayıplı ceza infaz sistemine son verecek bir yasal düzenleme için AKP'nin anlı şanlı Adalet Bakanı "Meclis tatile girmeden çıkacak" demişti. Anlaşılan Reis'ine danışmadan konuşmuş, erken ötmüş. Meclis tatile girdi

Kelepçemin demiri seni pulluk yapacağız…

Azılı teröristler, Yılmaz Güney, Kadri Gürsel, Osman Kavala, Aydın Engin’e kelepçe vuran zihniyet halâ o sefil ve zalim varlığını koruyor