28 Aralık 2018

Vicdanlı hukukçularımız ve aydın kadınlarımız için...

Ülkesinde kadınların yasalar önünde erkeklerle aynı haklara sahip olması için büyük savaş vermiş olan bir kadın hukukçunun öyküsü...

 

EŞİTLİK SAVAŞÇISI
X X X
(On The Basis of Sex)

Yönetmen: Mimi Leder
Senaryo: Daniel Stieplamen
Görüntü: Michael Grady
Müzik: Mychael Danna
Oyuncular: Felicity Jones, Armie Hammer, Justin Theroux, Sam Waterston, Kathy Bates, Cailee Spaeny, Chris Malkey, Stephen Root

Amerikan filmi

 

Amerikan sinemasının ustası olduğu bir diğer türe ait ilginç bir film. Bu tür hukuk ve yasalarla vatandaşın ilişkileri olarak özetlenebilir. Elbette bunların uzantısı olan mahkeme ve yargılama bölümlerinin de işin içine katılmasıyla...

Sayılamayacak kadar örneği olan bu türdeki son film, bize gerçekten yaşamış, ülkesinde kadın hakları, özellikle de kadınların yasalar önünde erkeklerle aynı haklara sahip olması için büyük savaşım vermiş olan bir kadın hukukçunun, Ruth Bader Ginburg’un öyküsü.

ABD tarihinde başkana bile meydan okuyabilen Yüksek Yargıç statüsüne erişmiş ikinci kadın olan Ruth’un 1950’lerden başlayıp 70’lere dek gelen hikâyesi bu... 1956 yılında, hukuk bölümüne kız öğrenci almaya ancak 1950’de başlamış olan ünlü Harvard üniversitesine girmeyi başarıp koca sınıftaki sadece sekiz kızdan biri olan Ruth, öte yandan evli ve bir kız annesi. Yakışıklı ve dev boylu kocası Martin ise aynı eğitimi Columbia Üniversitesi’nde alıyor.

Ama Martin birden amansız bir hastalığa yakalanıyor (adını vermek bile istemiyorum!) Ve yaşamak için sadece yüzde 5 şansı kalıyor. Tedavisi sırasında Ruth hem Harvard’ın herhalde dünyanın en ukala hocaları olan hukuk üstatlarıyla boğuşurken, hem de Columbia’ya gidip kocasının derslerini izliyor, notlar alıyor. Ve o zeki, ama asi kızını büyütüyor. İnanılmaz bir çaba!..

Ama bunun ödülünü alıyorlar. Martin iyileşiyor, ikisi de mezun oluyorlar. Ancak bu arada 70’lere gelsek de, temel durum değişmiyor: Koca bir firmada avukatlığa başlayıp yükselirken, Ruth avukat olarak iş bulamıyor; fakülteyi birincilikle bitirmiş olsa da... Ancak öğretmenlikle yetiniyor.

Ne var ki birden çıkıp gelen bir dava, ona bu fırsatı getirecektir. Hem de ülkenin ünlü yargıçları önünde, 20.000 sayfa tutan Amerikan Medeni Kanunu içinde var olan ve sayıları 180’i bulan kadın karşıtı yasaları eleştirmek ve iptal edilmelerine giden yolu açmak üzere!..

Filmin yüksek düzeyde bir sinema yapıtı olduğunu söylemek kolay değil. Tipik hafta sonu filminiz değil bu: Kaçınılmaz olarak çok geveze, aşırı hukuksal ve didaktik...

 Ama bu, kendine özgü erdemlerini de gözden kaçırmayı gerektirmiyor. Hikâyenin gerçek oluşu ve Ruth’un filmde açıkça söylendiği gibi “hem kadın, hem anne, hem de Yahudi olduğu için” iş bulmasının zorlaşması, adına Amerikan Rüyası denen olayın nasıl bir düş olduğunu belirtiyor. Elbette Ruth Ginsburg’un artık tarihsel bir gerçek olan başarısının değerini de aynı ölçüde arttırarak...

İlginç kadın yönetmen Mimi Leder’in sinemaya dönüşünü haberleyen bu film, demek ki özellikle iki tür seyirci için. Biri elbette kadınlar. Düşünen, akıllı, aydın kadınlar. Filmde en azından Amerikan tarihi içinde kadının rolü, yeri ve çağdaş haklarını kazanma serüveni tüm kilometre taşlarıyla veriliyor. Bir belgesel gibi...

Bir de elbette hukukçular. Hukuk sözcüğünün açık biçimde guguk’la özdeşleştiği şu ortamda, olabildiğince avukat, yargıç ve de siyasetçimizin içinde bol bol “Akıl tüm kanunların can damarıdır” türünde cümlelerin uçuştuğu bu filmi görmesini öyle isterdim ki... Onlar için bu film sadece ‘görülebilir’ değil, kaçırılmaz olmalı.


YarIn: AQUAMAN

 

Yazarın Diğer Yazıları

Fatoş Güney'in anıları: Trajik hayatlara görkemli bir bakış

Daha 13 yaşındayken Hürriyet gazetesinde gördüğü bir haber: Yılmaz Güney adlı bir aktörün tartışma sonucu müzisyen Alper ve ağabeyi İlhan'ı haşat etti. Alper onun sık sık gittiği Moda Deniz Kulübü'nde çalan Şerif Yüzbaşıoğlu orkestrasınını bateristi değil mi? Ve Fatoş sormadan edemez: "Kim bu Yılmaz Güney denen serseri?"

Sanat tarihinin dramlarından süzülüp gelen film

Hikâye değişik ve zengin açılımlar içeriyor: zıt ve çelişkili yaşlar, dinler, sosyal konumlar, kültür düzeyleri. Bol insancıl malzeme, bol yaşam dersleri fırsatı, bol dram, hatta melodram... Peki film tüm bunları en iyi biçimde değerlendiriyor ve tüm beklentileri karşılıyor mu?

Trump'a artık "güle güle" derken...

Ne kadar kızıp sövsek de azından devasa kültürüyle hep izlediğimiz o dev ülke, sonunda başındaki o kaçıktan kurtulacak. Ve emin olun, en çok dengesizlerden çeken tüm dünya için bu çok daha iyi olacak.