25 Aralık 2015

Tarihin ilk Japon-Türk ortak-yapımı

Tüm filme egemen bir naiflik, çocuksuluk var iyi çekilmiş olsa da, öz olarak yine inandırıcı değil...

 

ERTUĞRUL      X  X

Yönetmen: Mitsutoshi Tanaka
Senaryo:  Enko Komatsu
Görüntü: Tetsuo Nagata
Müzik: Michiru Oshima
Oyuncular: Kenan Ece, Shioli Kutsuna, Seiyo Uchino, Alican Yücesoy, Uğur Polat, Mehmet Özgür, Tamer Levent, Melis Babadağ, Murat Serezli, Deniz Oral, Naoto Takenaka, Hakkı Haluk  Cömert/ Türk-Japon yapımı.

 

 

Tarihin ilk Türk-Japon ortak-yapımı, kabaca 9000 kilometrenin ayırdığı bu iki dev ülkenin tarih boyunca yaşadığı sınırlı ilişkilerden iki dönüm noktasına eğiliyor.

Öncelikle 1880’li yıllarda, yeni başlayan ilişkiler içinde, onların İstanbul’u ziyaretlerine karşı iade-i ziyaret için 1889 Temmuz’unda 600 kişiyle yola çıkan Ertuğrul gemisinin macerası. Eski korsan filmlerini hatırlatan bol yelkenli bu sempatik gemi, uzun bir yolculuktan sonra Japon kıyılarına varıyor. Ve bir heyet  imparatorluk sarayını ziyarete gidiyor. . 

Bizler bu yolculuk boyunca gemideki yaşama yer yer tanık olsak da, ne teğet geçilen o kıyıları uzaktan bile olsa görüyoruz, ne de ayak basılan yerleri tanıyoruz. Bir küçük eksiklik!...O önemli ziyareti de göremiyoruz.

Dönüşte gemi bir fırtınaya yakalanıyor. Ve Uzak Doğu denizlerinin o kendine özgü ağır hava ve iklim koşullarına göre olmadığı için, tayfaların tüm uğraşına rağmen sonunda batıyor. O kadar yolcudan sadece 70 kadarı karaya çıkabiliyor: çoğu da ağır yaralı olmak üzere... 

Ama anlaşılan Japonlar süper konuksever. Hemen günlük işlerini, hatta tek yaşam kaynakları olan balık tutma zorunluluğunu bile unutup yardıma koşuyorlar. Yardım ekipleri geliyor, birkaç doktor ortaya çıkıyor. Bulunabilen 150 kadar ceset, gemi imamının katıldığı törenle gömülüyor. 

Bu olay teknik açıdan makul biçimde anlatılmış.  O fırtına, ayakta kalma mücadelesi, batış ve kurtarma bölümleri pek aksamıyor.

Ama asıl tuhafı, tüm filme egemen o naiflik, o çocuksuluk. Daha veda sahnelerinde, gidenler ve yakınları sanki olacakları bilir gibi konuşuyorlar; gidip de gelmemek var ya da Allah yardımcınız olsun vb. sözlerle... Sonra askerlerle tayfaların ilişkileri. Sonra Japon balıkçıları ve ailelerinin folklor sınırlarını zorlayan eğlenceleri, dansları. Ve kurtarma sırasında da gözleri yaşartan bir özveri ve hayatını riske atma çabası.

Sonrasında sıra biz Türklere geliyor. 1890 yılından 1985 yılına atlıyoruz. Ve o tarihlerde Saddam Hüseyin’in İran’a saldırmasıyla başlayan o gereksiz ve anlamsız Irak-İran savası sırasında Tahran’a geliyoruz. Panik içindeki başkentten birkaç saatlik süre içinde kaçmak isteyen yabancılar. Ve bunların arasındaki Türkler ve Japonlar.

Ancak Japon hükümeti riskli olduğu için uçak göndermiyor. İş kalıyor Türklere... Bu arada 1890’daki macerada tanığımız Türk genciyle Japon kızına tıpatıp benzeyen bir ikili de var: sanki yeni bir hayatta buluşmuşlar!...

Ve Türk başbakanı Turgut Özal (ona hık demiş burnundan düşmüş denecek kadar benzeyen bir oyuncu var: Deniz Oral!), Japonları da kurtarmaya karar veriyor.

Ama bu bölüm iyi çekilmiş olsa da, öz olarak yine inandırıcı değil. Argo filmini hatırlatan bir kargaşa ortamında, hele panik içindeki havaalanında uçağımızın gelişiyle rahatlayan kalabalık Türkleri, öncelikle Japonları  kurtarmak ve yerlerini onlara vermek için ikna etmeye çalışan ve de bunu başaran Türk gencine inanmak kolay mı?

O ölüm-kalım savaşında kim, hangi halk o denli soylu davranır? Kim uçak varken, komşu da olsa ülkesine dönmek için uzun bir araba yolculuğunu göze alır? Kim, nerede, hangi ulusun bağrında o kadar özveride bulunmaya hazır ve nazırdır?

Ama elbette başka bir şey var. Filmin şu kin ve nefret çağında, dünyanın karmakarışık olduğu ve halkların giderek birbirlerine düşman kesildiği bir ortamda, en azından Türkiye ve Japonya gibi iki dev ülkeyi yakınlaştırmak, halklarını birbirine sempatik göstermek gibi bir misyon yüklendiği gerçeği var.

Bu misyonu ciddiye aldığınız ve onayladığınız ölçüde filmi de önemsemeniz mümkün. Hele bu filmden sonra, en azından ülkemizde Çinlilere kızıp Japon dövmeye kalkan beyinsizler biraz gemlense, bu da bir kazançtır!...

 

Yarın: YILIN FİLMLERİ. Ve de SON EFSANE

 

Yazarın Diğer Yazıları

Yıldız Hanım'ın ardından: Anılar, anekdotlar, pişmanlıklar

Sevgili Yıldız Hanım... Vakit ayırıp o oyunu yazamadım. Çok üzgünüm. Ama sizi tanımış olmanın onurunu hep taşıyacağım

Shakespeare oynayan Toros'lu köylü kadınların hikayesi

Toros açık havasına taşınmış bu Orta Çağ İngiliz saray dramı, sanki bu deplasmandan kazançlı çıkıyor

Bir sinema zirvesi değil; ama bir spor filmi başyapıtı...

Ken Miles yarışın ne menem bir şey olduğunu anlatmak için Henry Ford'u zorla arabaya alıp piste fırladığında adam hüngür hüngür ağlamaya başlayınca... Bizim de ağlayasımız geliyor. Aynı biçimde, Enzo Ferrari sonunda kaybedince, ona bile üzülüyoruz!..