14 Ekim 2017

Tam anlamıyla dağ fare doğurdu!..

Cingöz Recai: Ne mantıklı bir olay çizgisi var, ne izlenebilir bir entrika...

 

CİNGÖZ RECAİ: BİR EFSANENİN DÖNÜŞÜ       X  X

Yönetmen: Onur Ünlü
Senaryo: Pınar Bulut, Kerem Deren
Görüntü:  Vedat Özdemir
Müzik: Hasal ve Işıl Özsut
Oyuncular:  Kenan İmirzalıoğlu, Meryem Uzerli, Haluk Bilginer, Musa Uzunlar, Fatih Artman, Algı Eke, Serkan Keskin, Selim Bayraktar, Ushan Çakır, Meriç Aral, Boran Kuzum, Kenan Ece/ Limon Film yapımı.

 

 

Peyami Safa çok sevdiğim Türk yazarlarının önlerinde gelir. Neredeyse çocuk yaştan beri okumaya başladığım o dönemin popüler yazarlar: Ahmet Hamdi Tanpınar, Refik Halid Karay, Kerime Nadir vb.. Ki onların temel bir özelliği de benim Türkçe bilgi ve zevkimi geliştirmeleri ve bu müthiş dile egemen olmama bulundukları büyük katkıdır.

Peyami Safa (1899- 1961), aralarında Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Fatih-Harbiye, Bir Tereddütün Romanı, Matmazel Noraliya’nın Koltuğu, özellikle de sonuncusu olan (demek ki daha ileri bir yaşta okuduğum) Yalnızız’la beni çok etkilemişti.

Ama Server Bedi takma adıyla yazdığı Cingöz Recai romanlarını pek okumadım. Üstelik bunlar birkaç roman değil, Elmaslar İçinde’den Mişon’un Defilesi’ne, Sultan Aziz’in Mücevlerleri’nden Arsen Lüpen İstanbulda’ya, Şeytani Tuzak’tan Cingöz Kafeste’ye, Zeyrek Cinayeti’nden Esrarlı Köşk’e bir düzineye yakın eserdir.

Ayrıca olasılıkla benim gibi Fransız ‘kibar hırsızı’ Arsen Lüpen’e hayranlığı açıktır: onun adını taşıyan romanının gösterdiği gibi...Nasıl ben daha çocuk yaştan Selami İzzet Sedes’in enfes çevirisiyle yayınlanan o seriyi adeta yutarak okuduysam, sanırım o da aynı şeyi yapmıştı. Bu açıdan, niye bu kahramanla ilgilenmedim, doğrusu anlayamıyorum!...

Tüm bu uzun girişten sonra, bu yeni Cingöz Recai macerasına merakla koştuğumu tahmin edersiniz!...Üstelik işin ardında Onur Ünlü gibi çok takdir ettiğim bir yönetmen var. Üstelik iyi bir kadro var. Ve üstelik film harika Sen Petersburg görüntüleri önünde çekilmiş son derece estetik bir açılışla başlıyor.

Ama bizim kibar hırsızımız Cingöz’ün ‘yıllar sonra yeni bir soygun için ekibiyle sahalara dönmesi’ ve bunun için ‘karanlık bir çeteye dahil olarak bir teknoloji dehasının evini soymaya girişmesi’ ve bu arada “yıllardır aradığı, kin güttüğü Hayalet’e artık nefesi kadar yakınlaşması’ (tüm bunları tanıtım yazılarından aldım), hiç de iyi bir film olamamış. Hatta bayağı kötü olduğu söylenebilir. Öyle ki, ben özeti kendim yapamadım, broşüre baş vurmak zorunda kaldım!...

Çünkü ne mantıklı bir olay çizgisi var, ne izlenebilir bir entrika...Ne bir karakter irdelemesi var, ne gerçek bir gerilim. Konuşmaların çoğunun anlaşılmadığı, ses bandına sinmiş bir cızırtının hep sürdüğü film, olup bitenin izlenmesini daha da zorlaştırıyor. Ve çok iyi kullanılmış iki dekor, Sen Petersburg ve İstanbul harcanıp gidiyor.Tıpkı oyunculuklar gibi...

Ayrıca ciddi görsel seçim hataları var. Kalabalık bir ‘sanat yönetimi’ kadrosuna rağmen...Örneğin bir zengin davetini Unkapanı Manifaturacılar Çarşısı’nda çekmek kimin aklına gelmiş? Aslında mimar olarak bu yapıyı severim, ama otoparkından ana mekanına, o olayın dekoru değil!....

Çok ayrıntı sayabilirsiniz, ama ‘kılıktan kılığa girme şampiyonu’nun gösterilen (hem de iki kez!) gardrobunda asılı on kadar ceketi var. Yahu, bende bile birkaç katı bulunur!...

Daha önemli şeylere gelince...Bu Cingöz Recai hiç de öyle cingöz değil...Her soygundan sonra olay yerini bir an önce terkedeceğine (her kendine saygısı olan hırsız böyle yapma gereğini bilir!) ortada dolanıp duruyor. Sanki her seferinde şansını sonuna dek kullanarak, olayı bir tür kumara dönüştürerek...Filmden aklımda kalan tek bir esprisi de yok!

Ayrıca, o son soygunla biten mezat sahnesinde (neyin mezatı olduğunu anlamadım!) Cingöz’ün Rus, Amerikan vb. ‘büyüklere’ meydan okuması. Ve malı götürürken, tüm Türk yetkilileri –polis dahil- yanıbaşında bulması.

Yani şu an başımızda olanların “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur, tüm ötekiler düşmandır” siyasetine çok yakışan bir son..Ama sanat biryana, reel-politik’e de hiç yakışmıyor.     

Filmin Onur Ünlü için ısmarlama bir iş olduğunu, pek benimsemeden giriştiğini sanıyorum. Yine de böyle bir senaryoyu kabul etmemeliydi. Böylesi bir başlangıç, korkarım ki aslında zengin ve ilginç bir malzeme olan bu romanların sinemalaştırılmasını da engelleyecek.

 

Hergün, yeni baştan ölmek...

 

 

ÖLÜM GÜNÜN KUTLU OLSUN     X  X  ½
(Happy Death Day)

Yönetmen: Christopher Landon
Senaryo: Scott Lobdell
Görüntü:  Toby Oliver
Müzik: Toby Oliver
Oyuncular:  Jessica Rothe, İsrael Broussard, Ruby Modine, Rachel Matthews, Charles Aitken

Amerikan filmi.

 

 

Her şey Harold Ramis’in ünlü filmi The Groundhog Day- Bugün Aslında Dündü (1993) ile başladı. Yani şu ana temayı kullanan her şey demek istiyorum: birisinin birgün birden, zaman kavramını altüst eder biçimde, belli bir günü yeniden  ve yeniden yaşaması, bir ‘dejavu’ olayının kahramanı olması. Ve bir bitmez kısırdöngü içinde çıkış yolu araması.

O harika film gerçeküstücü yanı, müthiş karakterleri ve mizah gücüyle ölümsüzleşti. Ardından aynı motifi temel alan gerilim ve aksiyon filmleri geldi: Edge of Tomorrow- Yarının Sınırında, Before I Fall, Get Out- Kapan... Son ikisinin çok yeni, 2017 yapımı olduğunu hatırlatayım.

İşte o yüzden, bu yeni film çok yeni değil, gerçek bir sürpriz içermiyor. Okullu bir genç kız, düşlerinde korkunç biçimde öldürülmesiyle biten sıradan bir gün yaşıyor. Ve tam cinayet anında uyanıyor.

Ama aynı güne: yine o cinayet gününün sabahına...Bu korkunç döngüyü kırmak için de katilinin bir maske ardında gizlenen kimliğini bulması gerekecektir.

Aslında oyalayıcı bir  film. Eğer öbürlerini görmediyseniz...ABD damgalı bir okul hayatı, inandırıcı gençlik portreleri. Özellikle de ana kahramanımız Tree Gelbman’ın genç kızı: aile sorunları olan, annesini yitirmiş, babasından kopuk, kızkardeşiyle hafiften takışan, alabildiğine bencil ve de yüzeysel bir genç insan.

Ama bu yaşam savaşı onu eğitecek ve hayatındaki boşlukları görerek olgunlaşacaktır. Bunlardan ders alacak kadar yaşarsa elbette!....

Özellikle gençler için..Birlikte gidip şamata yaparak izlemek hoş olabilir!...

 

 

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Müthiş bir 'yasak aşk' öyküsü; bir dişil estetik zirvesi

Bence bu son derece kendine özgü bir film. Türünde bir zirve; dişil bir estetiğin görkemli zaferi

Yeniden moda olan Hat sanatıyla aşk arasında...

Dilsiz, bir hikaye anlatmaktan çok, kendisini unutulmuş bir sanata adamışlığı simgeliyor

Ünlü melekler dönüyor ve yolları İstanbul’a düşüyor!

Belli bir akışkanlık içerse de türünde öne çıkamayan bir film