16 Kasım 2020

Sanat tarihinin dramlarından süzülüp gelen film

Hikâye değişik ve zengin açılımlar içeriyor: zıt ve çelişkili yaşlar, dinler, sosyal konumlar, kültür düzeyleri. Bol insancıl malzeme, bol yaşam dersleri fırsatı, bol dram, hatta melodram... Peki film tüm bunları en iyi biçimde değerlendiriyor ve tüm beklentileri karşılıyor mu?

ONCA YOKSULLUK VARKEN

X X 1/2

(The Life Ahead/ La Vita Davanti a Se)

Yönetmen: Edoardo Ponti
Senaryo: Ugo Chiti, Fabio Natale, Edoardo Ponti
Görüntü: Angus Hudson
Müzik: Gabriel Yared
Oyuncular: Sophia Loren, İbrahima Gueye, Renato Carpentier, Babak Karimi, Massimiliano Rossi, Abril Zamora

İtalyan filmi

Öncelikle, adı çok tartışmalı bir film. Film bir romandan uyarlanmış. Gerçek ismi Roman Kacew olup Kazak bir anne ve Yahudi bir babanın oğlu olarak doğan Romain Gary'nin zaman zaman kullandığı bir takma isim olan Emile Ajar adıyla yazdığı La Vie devant Soi - Önümüzdeki Hayat adlı romanı. Ama bu ad özellikle Anglo-Saxon (Amerikan ve İngiliz) çevrelerde Madame Rosa olmuş. Bizdeyse belki en güzeli olan Onca Yoksulluk Varken... Gelin de işin içinden çıkın...

Ayrıca Romain Gary'nin Fransa'nın en ünlü edebiyat ödülü olan Goncourt'u bir kez gerçek, ikinci kez ise takma adıyla iki kere alan tek yazar olduğunu belirtelim. Bu isim oyunu sayesinde iki kez elbette... Ayrıca onun yakın zamanda Seberg adlı filmde izlediğimiz Jean Seberg'in eşi olduğunu da belirtelim.

Roman 1977'de Fransa'da filme alındı. Efsanevi oyuncu Simone Signoret'nin büyük katkısıyla... Ve film o yıl en iyi yabancı film Oscar ödülünü aldı. Ben filmi zamanında izleyemedim. Ama sonraki bir sahne oyununu izlemişim 2012 yılında... Ve şöyle yazmışım: 

Bizdeki tiyatro çeşitlemesi

"Tiyatro Kare'nin Profilo sahnesinde Emile Ajar'ın La Vie Devant Soi - Onca Yoksulluk Varken'ini izledim. Bilenler bilir; Ajar, Fransız yazar Romain Gary'nın takma adıdır, kimi romanları için bu adı seçmiştir. Ve eşi, ünlü oyuncu Jean Seberg'in gizemli ölümünden yıllar sonra, tabancayla intihar etmiştir. Sanat dünyasının gizli olayları, kederli anıları...

Neyse... Bu romandan uyarlanan film de, özellikle Simone Signoret'nin oyunuyla belleklerimize yerleşmiştir. Tüm bu anılarla gittiğimiz oyun, Paris'te ailesiz küçük çocukları bakıp büyüten eski fahişe, Yahudi Madame Rosa'yla Arap çocuğu Momo'nun ilişkileri üzerine...

Doğrusu ilk yarıda pek tatmin olamadım. Rüçhan Çalışkur kuşkusuz çok iyi oyuncuydu ama emsalsiz Signoret'yi unutturamıyor muydu? Momo'da Rami Çakır da çok iyiydi ama sanki hayalimizdeki (ve romandaki) kıvır kıvır saçlı, cin gözlü Arap veledi değil miydi?

Ama özellikle ikinci yarıda tüm bu kaygılar dağılıyor, itirazlar susuyor. Çünkü roman/oyunun temel bildirisi, dolayısıyla gücü tüm görkemiyle ortaya çıkıyor. O yaşlı Yahudi ile gencecik Arabın dostluğu, elbette dünyayı kurtaracak değil. Ama en azından bu yolda, diyalogun, anlaşmanın ve barışın kurulması yönünde bir umut vermiyor mu?

Bu güzel romanı çeviren Vivet Kanetti, yöneten Nedim Saban ve olgun Momo'yu canlandıran Gökçer Genç de kutladıklarım arasında."

Farklı kaderlerin kesişmesi

Evet, emeği geçen herkesi minnetle analım. Ve şimdi Netflix'de izlediğim bu yeni filme gelelim. Momo asıl adı Muhammet olan, Afrika'nın Senegal ülkesinde doğmuş Müslüman bir çocuktur. Daha üç yaşında ailesiyle birlikte İtalya'ya gelmiştir. (Bu film İtalyan yapımı olduğu için ülke değişmiş, dekor İtalya'nın Bari kenti olmuş). Annesi o yoksulluk içinde ve babanın da bastırmasıyla fahişeliğe başlamış, ama sonunda bırakmak istediği için baba tarafından öldürülmüştür, daha çocuk altı yaşındayken... Ve o da sokakların çocuğu olmuştur. Bir yandan kalabalıklara dalıp ne bulursa alarak kaçmak... Öte yandan, hinoğlu hin bir yasadışı herifin eline düşüp onun uyuşturucu satıcısı olmak...

Momo'nun yolu sonunda Madame Rosa'yla kesişir; bir süre onun yanında kalmaya mecbur olunca... Ve giderek bu çok ilginç yaşlı kadın karakterini tanımaya başlarız. Rosa Yahudidir, Auschwitz toplama kampını görüp yaşamış ve nasılsa sağ çıkmıştır. Savaş sonrası yoksulluğu içinde o da fahişeliğe düşmüştür. Ama yaşlanınca bırakmış ve hayli büyük evini genç fahişelere açmıştır; özellikle bakım isteyen küçük çocukları olan birkaçına...

Böylece evde farklı yaşlarda üç çocuk, arada gelen anneleri ve birkaç hayırlı komşuyla hayat sürer. 12 yaşına gelmiş Momo, artık tam yetişkinliğe adım atma çağındadır. Önce sürekli kavga ettiği Rosa'yla araları giderek düzelir, kadının da yavaş yavaş bunamaya doğru giden kaçınılmaz değişimi içinde...

Ve yan karakterler... İyi niyetli, yardımsever doktor Coen; ki o da Yahudidir. Halı tamiriyle hayatını kazanan bilge Hamil bey; ki ayni ölçüde kitaplara da düşkündür. Momo'ya ilk kez hiç duymadığı şeylerden, örneğin Victor Hugo ve Sefiller'den söz eder. Ve Momo giderek dönüşür; ilk kez yaşama sevinci denen şeyi tadar; yeni bisikletiyle giderken veya bir gruba katılarak coşup dans ederken...

Hikâye değişik ve zengin açılımlar içeriyor: zıt ve çelişkili yaşlar, dinler, sosyal konumlar, kültür düzeyleri. Bol insancıl malzeme, bol yaşam dersleri fırsatı, bol dram, hatta melodram... Peki film tüm bunları en iyi biçimde değerlendiriyor ve tüm beklentileri karşılıyor mu?

Belki de karşılamıyor. Ama yine de yabana atılacak bir film değil. İç ve dış mekanların kullanımı, usta Gabriel Yared'in son derece ekonomik ama etkili müziği.

Büyük divanın dönüşü

Ama illa da oyuncular. Özellikle ve öncelikle Sophia Loren. Bugün tam 86 yaşında (1934 doğumlu) olan ve 2009'dan beri film çekmemiş oyuncu niçin bu dönüşü kabul etmiş? Bunda herhalde öncelikle aile faktörü rol oynamış.

Çünkü yönetmen Edoardo Ponti, bir dönemin ünlü yapımcısı Carlo Ponti'nin oğlu. Ki o da bizzat Sophia'nın ilk ve tek eşi idi; yani ana-oğullar. Bir oğlun ricası geri çevrilir mi?

Böylece Sophia ilk çevrimde Simone Signoret'nin yaptığı gibi, filmin baş kozu, merkezi ve adeta ruhu oluyor. Üstelik çok da "dominan" olmayan bir rolle... Böylesi bir starın bu yaştaki "comeback"i başlıbaşına bir olay değil mi?

Evet, yaşlanmış. Hem de iyice... O olağanüstü ölçüleri olan geniş yüz artık yorgun, hatta bezgin duruyor. Ama ne gam!.. O yüzden öylesine canlı, çokluk hüzünlü, bazen trajik ifadeler gelip geçiyor ki... Biraz yüreğiniz burkulsa da ilgiyle izliyorsunuz.

Diğer oyuncular da iyi. Özellikle sayısız aday içinden seçilmiş kapkara küçük İbrahima Gueye o haşin velet rolünde harika oynuyor. Tüm bunlar bu yeniden-çevrimi görülmeye değer kılıyor.

Yazarın Diğer Yazıları

Trajik bir doğumun böldüğü büyük aile

Atilla Dorsay Netflix'te yayınlanan Bir Kadının Parçaları'nı yazdı: Film yoğun melankolisi içinde kolay unutulmaz sahneler içeriyor

Kardeş yönetmenlerden absürd bir komedi denemesi

Netflix'in Türk sinemasına katkısının şimdilik yetersiz kaldığını söyleyebiliriz. Gerek Bir Başkadır dizisi, gerekse Leyla Dokuz Kere filmi çok tartışmalıydı. Bu da öyle oldu

Güzel değiliz, çirkin değiliz, sadece öfkeliyiz!..

Film özellikle kadın seyirci içinmiş gibi gözükebilir. Ama bence bunu aşarak hepimize sesleniyor. Hele bırakın özgürlüğünü, kadınların yaşama hakkını bile güvenceye alamayan günümüz Türkiyesinde... Bu konuda yapacağımız çok şey var. Ve bu filmi görmekle başlayabilirsiniz!..