27 Temmuz 2018

Salah Birsel'den sinemaya: Pek de olmamış!..

Umarım ki Güreli bir yeni film için on yıl daha beklemez!..


DÖRT KÖŞELİ ÜÇGEN    X  X

Yönetim ve müzik: Mehmet Güreli
Senaryo:  Görkem Yeltan
Görüntü: Ahmet Sesigürgil
Oyuncular: Mustafa Dinç, Ülkü Duru, İştar Gökseven, Kaan Çakır, Emre Altuğ, Mehmet Esen, Sezgi Mengi, Alper Saldıran, Şencan Güyerlüz, Gökçen Genç

Yeditepe Film yapımı

 

Sevgili dostumuz Mehmet Güreli her yaptığı yüreğime dokunmuş bir sanatçıdır. Tüm albümlerini (altı adet var!) alıp severek dinlediğim bir besteci ve müzisyen; iyi bir yazar; bir sinema hastası.

O Cumhuriyet’de Metin Celal’in yazdığı gibi “Bir kent ozanıdır. Öncesindeki Bülent Ortaçgil ve Fikret Kızılok  gibi”. (25 Temmuz)

İlk uzun filmi, bir Peyami Safa uyarlaması olan Gölge’yi ise (2008) çok sevmiş ve şöyle yazmıştım:

“Bu her şeyiyle barok ve biçimci film, sonuç olarak iddiasını kazanıyor bence. Özellikle kara-film tutkunlarının görmesi gerek. Çünkü bizim sinemamızda iyi bir kara-film görmek için yine yıllarca bekleyebilirler!”

Sanatçımız ikinci filmi için tam on yıl beklemiş. Ve bu kez bir Salah Birsel anlatısını uyarlamış. Bu onun için daha heyecan verici olmalı. Ayni ölçüde, bizim için de... Çünkü eşsiz şiir, hikaye ve deneme ustası Salah Birsel onun dayısı. Ve ondan çok etkilendiğini de söylemiş, yazmış.

Ama tüm iyi niyetlerime ve de ilgili kişilere olan sevgi/saygıma karşın bu filmi sevmedim, sevemedim. Kitabı okumadım, hiç bilmiyorum. Ama uyarlayan Görkem Yeltan da çok sevdiğim bir kişilik. O da Güreli gibi çok yönlü: yazar, eleştirmen, oyuncu. Güreli’nin ilk filminde başrolü yüklenmiş. Buna karşılık, onun ilginç yönetmenlik denemesi Yemekteydik ve Karar Verdim filmindeyse Güreli başrolü almıştı.

Peki, ne anlatıyor bu film? Birsel’in metninde “gözlemci” adını verdiği bir adamın öyküsünü. Çalıştığı tütün fabrikasında işi-gücü etrafını gözlemlemek olan ve izlenimlerini hiç sakınmadan ulu-orta anlatan birisi.

O, yazarının üslubuyla kendisini şöyle anlatır: “Ben bir gözlemciyim, uluslararası bir gözlemci. Gece uyurken bile gözlemcilik görevimi elden bırakmam. Gazinoda oturanlar, işportacılar, memurlar, müdürler, satın alma kurulu üyeleri, şoförler, karaborsacılar, önemli derneklerin genel yazmanları, orospular, hırsızlar, aydınlar hep benim gözlemim altındadır.
İşimin günün yirmi dört saatinde etrafı kolaçan etmek olması beni ister istemez kimi gerçeklere varmaya, gerçeklerin üçüncü yanını, dördüncü yanını, beşinci, on beşinci, otuz beşinci yanını görmeğe götürüyordu.

Benim bu görevimi çokları anlamamıştır. Gözlem gücümü depodaki işlere açık tutuşumun, tütünlerin havalandırılması gerektiğini şeflerime haber verişimin özel bir anlamı olduğuna kulak asmayanlar ”Ulan, şuna açıkça bekçiyim desene” diye bana çıkışmışlardır.”

Evet, işte konu bu... Bunun tam bir fantezi, uçuk bir metin, simgesel ve gerçek-üstücü bir öykü olduğu kuşkusuz. Buradan yola çıkarak bir film yapmak, diyelim ki bir Kafka romanını veya bir James Joyce metnini sinemalaştırmaktan kolay olabilir miydi?

Kuşkusuz ki olamazdı. Nitekim olmamış. Yani o deha gerektiren iş olmamış, film yerine oturmamış. Bu haliyle karşımızda belirli bir hikâyesi olmayan, inandırıcı ana temaları belirmeyen, hayli amatörce oynanmış ve 88 dakikalık süresine karşın sıkıcı gözüken bir film var.

Hani o sevmediğim ‘sanat filmi’ deyimi vardır ya....Film sanki bunun bir örneği. Üstelik en olumsuz biçimiyle...Çünkü seyircinin, sıradan ya da sinefil, kendisini filme adamak için nedeni yok gibi duruyor.

Aslında kimi ilginç şeyler yok değil. Örneğin Gözlemci’nin suyun üzerinde yürüdüğü (daha doğrusu yürür gibi gözüktüğü) sahne harika. Ama öyle kısa sürüyor ki... Benzer biçimde, tümüyle siyah-beyaz olan filmin içindeki tek renkli bölüm olan rüya sahneleri de etkileyici.

Ayrıca başroldeki Mustafa Dinç’in bu nankör roldeki çabasını da ‘takdire şayan’ bulduğumu belirtmeliyim.

Ama filmi anlattığım nedenlerden dolayı başarılı bulmadım. Umarım ki Güreli bir yeni film için on yıl daha beklemez!..


Yarın: MİSSİON IMPOSSIBLE: YANSIMALAR

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Shakespeare oynayan Toros'lu köylü kadınların hikayesi

Toros açık havasına taşınmış bu Orta Çağ İngiliz saray dramı, sanki bu deplasmandan kazançlı çıkıyor

Bir sinema zirvesi değil; ama bir spor filmi başyapıtı...

Ken Miles yarışın ne menem bir şey olduğunu anlatmak için Henry Ford'u zorla arabaya alıp piste fırladığında adam hüngür hüngür ağlamaya başlayınca... Bizim de ağlayasımız geliyor. Aynı biçimde, Enzo Ferrari sonunda kaybedince, ona bile üzülüyoruz!..

Gürcistan’da yoksulluk, cinsellik ve bale üzerine

Denetimli anlatımı, sağlam dramatik yapısı ve müzik/dans yanıyla da ilgi çeken, görülmesi gerekli bir film