07 Haziran 2015

Özellikle kadınlar, gay’ler ve moda düşkünleri için...

Film boyu gösterilen sayısız giysi ve kostüm de modaseverler için ayrı bir şölen

 

SAİNT LAURENT      X  X  X

Yönetmen: Bertrand Bonello
Senaryo: Thomas Bidegain, B. Bonello
Görüntü: Josee Deshaies
Müzik: Bertrand Bonello
Oyuncular:  Gaspard Ulliel, Jeremie Renier, Louis Garrel, Lea Seydoux, Amira Casar, Aymeline Valade, Helmut Berger, Mischa Lescot, Valeria Bruni-Tedeschi, Valerie Donzelli, Jasmine Trinca, Dominique Sanda/ Fransız filmi.

 

 

 

Kimi kişilikler birden moda oluyor. En son da modacı Yves Saint Laurent. Birkaç yıl önce, sinemaseverler hatırlarr, sıra Coco Chanel’deydi; modayı tümüyle yenileyen, kadınlara pantolonu  ve tayörü tanıtan efsanevi kadın Fransız modacısı.

Anlaşılan sıra Saint Laurent’de...Cezayir’de doğmuş, 1936- 2008  arası yaşamış ünlü moda ikonu. Çok genç yaşta işe başlamış, daha 17 yaşında asistanı olduğu Dior’un himayesi altında parlamış, pantolonu alabildiğine gündelik kılması kadar deri ve kürkü de bol kullanmasıyla devrim yapmış sanatçı.1957’de Dior’un ölümüyle onun şirketini devralmış, kısa eteğe (daha 1959’da!) ilk kez cüret etmiş, 1962’de Amerikan sermayesi bularak kendi modaevini açmış. Yine o yıllarda madeni ve şeffaf kumaşları, geometrik biçimleri giysilere katmış bir yaratıcı.

 

Diğer Saint Laurent filmi, yine 2014’de çekilen, Jelil Lespert’in yönetip sanatçıyı Pierre Niney’in yönettiği Yves Saint-Laurent. O filmi görmedik, ama karşımızdaki film, onun tüm bu öyküsünü vermiyor. Çünkü onun 1967- 1976 arasındaki dönemine odaklanmış. Bir de finalde iyice yaşlılık dönemine bir yaklaşım var.

 

Bu uzun (150 dakikalık) film, üstelik geçen yıl Fransa’nın Oscar adayıydı. Oysa kitleye dönük, hele Amerikalı’ların seveceği bir film değil. Dramatik bir yapısı yok, iskeleti zayıf. Ve sonunda onu gereği gibi tanıyamıyoruz.

 

Yine de yabana atılacak bir film değil bu...Çünkü o dönemi tüm ayrıntılarıyla vermede ve atmosfer yaratmada gayet başarılı. Böylece, özellikle başta ve sondaki iddialı defilelerde o mesleği, o hayatı, o dünyayı tüm gerilimiyle yaşıyor, kaygı ve sevinçlerine ortak oluyoruz. Film boyu gösterilen sayısız giysi ve kostüm de modaseverler için ayrı bir şölen. Üstelik yalnız kadınlar için değil; her sahnede kılık değiştiren Yves sayesinde, erkekler için de!...

 

Ayrıca sanatçının özel yaşamına ve bilinen eşcinselliğine de gayet gözüpek ve estetik bir eğilişi var filmin...Olasılıkla daha Cezayir yıllarında başlayan bir esmer/Arap erkeklere düşkünlüğü, karanlık dehlizlerden gece klüplerine pervasızca dolaşması, yalnızlığını cinsellik kadar yumuşak bir yaklaşımda da giderme çabası gibi. Saint Laurent’in eşcinselliği, onun ayrılmaz bir parçası. Öyle olmasaydı, kendisini bir kadın gibi hissetmeseydi, kadınlara onca yakışan tüm o giysileri hayal edebilir, o devrimi yapabilir miydi?

 

Film ayrıca o dönemde ’68 olayları, De Gaulle’un istifası, Vietnam savaşı, çiçek çocukları vb. dünyayı sarsan olaylar sırasında, o takımın sadece moda ve de seksi düşünüp uygulamasını da gösteriyor; alayla karışık bir eleştiriyle birlikte...

 

Oyuncular da bir alem...Başrolde Gaspard Ulliel, fiziğinden kırılgan ve kırıtkan tavırlarına öylesine Saint Laurent olmuş ki, şaşarsınız.. Eşcinselliği böylesine sırtına giyen bir oyuncu uzun zamandır görmemiştim. Büyük aşkı Pierre Berger’de Jeremie Renier, gizemli Jacques’da Louis Garrel, Loulou’da Lea Seydoux, Anne-Marie’de Amira Casar da anılmalı.

 

Ama benim için en büyük sürpriz, yaşlı Saint Laurent’de ünlü Alman oyuncusu Helmut Berger’i bulmak oldu. Tanıması zor halde. Ama ne kompozisyon!...Ayrıca annesini oynayan, bir dönemin saygın oyuncusu Dominique Sanda’yı da tanımadığımı itiraf etmeliyim. Zaman insanları nasıl değiştiriyor!...

 

Böylece filmin özelikle kadınlar, ‘gay’ler ve de moda düşkünleri için olduğunu sanırım anladınız.

 

Meksika kültürüne dayalı animasyon .

 

HAYAT KİTABI  (The Book of Life)  X  X  X

Yönetmen: Jorge G. Gutierrez
Senaryo: J. G. Gutierrez, Douglas Langdale, Gustavo Santaolalla
Sanat yönetimi: Paul Sullivan/ Fox yapımı.

 

Bir canlandırma (animasyon) filmi daha. Yapımcıları arasında Meksikalı ünlü yönetmen Guillermo del Toro’nun da bulunnası, filme olan ilgiyi (ve ilgimizi) elbette arttırıyor. bunun karşılığı da var kuşkusuz...

Bir grup öğrencinin bir müzeyi gezmesi sırasında, kadın rehberin onları farklı biçimde bir Meksika efsanesini anlatmaya sıvanması, bizleri bu ülkenin özgün kültürüyle karşı karşıya getiriyor. Ve görkemli bir masal izliyoruz. 

Böylece küçük Meksika kasabası San Angel’de, güzel Maria’ya aşık olan iki erkek, Manolo ve Joaquin’le tanışıyoruz. Sanatçı Manolo gitarıyla şarkı söylerken, aile geleneği olan matadorluğu da denemek zorunda. Ne var ki boğaların sonunda öldürülmesini kesinkes istemiyor.

Joaquin ise tam bir maço. Ve Maria’nın peşini bırakacak gibi değil. Bu rekabet, öbür alemde de karşılığını buluyor. Ve Unutulanlar Ülkesi’yle Anılarda Yaşayanar Ülkesi’nin başındaki kıral ve kraliçe, kendi aralarında kızın gönlünü kim çalacak diye iddiaya giriyorlar. Ve dünya işlerine el atıyorlar.

Film öncelikle grafiğiye seçkinleşiyor. O yumuşak ve gitgide daha normal insanlara benzeyen Hollywood grafiği yerine, film ekibi daha sert çizgili ve köşeli bir grafiği seçmişler; hafiften karikatürle flört eden...Önce yadırgatsa da bu nitelik, özgünlüğüyle kalbimizi kazanıyor.

Öte yandan, başlarda tümüyle çocuklar için gözüken film, giderek bizim içim de ilginçleşiyor. Kimi bölümler gerçekten gösterişli; boğa güreşi, karnaval, yeşil labirentte takip sahneleri gibi..Arada da iyi kullanılmış birkaç güzel şarkı. Ama kendi adıma boğaların birer canavar olarak gösterilmesine katılamadım. Tıpkı kıralla kraliçe, özellikle de kralda olduğu gibi...,

Asıl filmde Diego Luna, Zoe Saldana, Channing Tatum, Ron Perlman, Christina Applegate, İce Cube gibi ünlülerin sesleri var. Ama bu kopya değil, Türkçe kopyalar gösteriliyor. Bizim sanatçılarımız da işlerini iyi yapmışlar. Şarkılarda bile...

Demek ki aslen küçükler için olsa da, onları götürmek bahanesiye büyüklerin de izleyebileceği bir film...

Yazarın Diğer Yazıları

Yıldız Hanım'ın ardından: Anılar, anekdotlar, pişmanlıklar

Sevgili Yıldız Hanım... Vakit ayırıp o oyunu yazamadım. Çok üzgünüm. Ama sizi tanımış olmanın onurunu hep taşıyacağım

Shakespeare oynayan Toros'lu köylü kadınların hikayesi

Toros açık havasına taşınmış bu Orta Çağ İngiliz saray dramı, sanki bu deplasmandan kazançlı çıkıyor

Bir sinema zirvesi değil; ama bir spor filmi başyapıtı...

Ken Miles yarışın ne menem bir şey olduğunu anlatmak için Henry Ford'u zorla arabaya alıp piste fırladığında adam hüngür hüngür ağlamaya başlayınca... Bizim de ağlayasımız geliyor. Aynı biçimde, Enzo Ferrari sonunda kaybedince, ona bile üzülüyoruz!..